‘şiir’ Kategorisi için Arşiv

çiçeğin tevfik hali

Cuma, 07 Mayıs 2010

geçti bir bulut
-ak düşmüş çınardan-
yolları nasırlaşmış
bir akşam vakti
imbikten anıları kutsuyor belleğim
bir ana(dolu) kadını
ansızın düşüyor
çocuğunun kucağına
büyüyor
göğüs tahtası
daha kaldırmıyor
bir beyaz yakalının
ağır tortulu
(boş)lanmışlıklarını
dünya
çiçeği burnunda elleri
solduran katiller bilmecesi
değil midir ki
rahmet yağmurları
çözülerek geliyor
bu kez çığ gibi
göçüyoruz
muştuların gölgesinden
güllerin ülkesine

İmdat DEMİR

* apsomati

Salı, 02 Haziran 2009

çocuklar
bir safta
ve sadelikle
çıkarlar
mahşere
o çocuklar
biz değiliz artık
kocaman bir
kara bulut gibi
alnımızda
durur
geçip giden
günlerin lekeleri

*Ateş kıvılcımı

İmdat DEMİR

ateşten merdiven

Çarşamba, 18 Şubat 2009

geceyi alarak boşluğuma
giderayak o kuytuda
çeyrek öfke ile aynalar kavrulur
tozdur pıhtılaşan ardında sallanan
zerrecikler yokken
eğilip şafaktan kırıldığımız yer
bu gecede
ordayım
ateşten toplar
kırmızı inciler aralamayı unutalı çok zaman oldu
şarkılarla yazılmayan
uzak ülke ninnileri
bir daha söylenmez oldular
sıradüzen içinde buharlaşan inatlarım
geçmiş
bir asyalının sabır taşında
yağan bir yağmur tanesi
kuralsız cümleler
esrik bir şiirin ilk hüzün harfleri
içimden geçen sahillerin çakıl taşları
bir öykünün işaretçileri gibi atılıyor
bir çocuğun eliyle
düşülen her öze
kardelenler geçiyor
bu aralıkta kafam geçiyor
herşey geçiyor
geçenlere
inat
geçiyorum
hayatın kadınından
dehşetengiz
tadında
kelimelere dökülen yağmurdan
seni avuçlamalı
şakağıma bağışlanan kederin
ince dizleri kıvrılırsa düşer
cehennemin yalın izleri
benliğin girdabında yol işaretleri
sana çıkmayan o ateşten merdiven
inmelidir sabaha bir daha
kınalar geceye çemen
ruhum geriyor ruhumu
matruşka bebek
açsam bir yüzünü saklar kendini
içe doğru patlayan bir sağanak yağız
dışa yağsa
kimse duramaz
bir ateş böceği bu yangına
yağmalı
cennetin tarlalarına
toprağın seven okşayan yüzeyine
işlemeli derinlerine
yağmur yağdığı kadar
akşama düşen kederim
içinden yalnızlık geçen şehrin
seni bağışlayan elleriyle
bir bir sökülen
günlüğümde uzayan bir cumartesidir.
sonrası mı?
parantez içinde
gece…
sarılıp uyudum işte

İmdat DEMİR

pusulamdaki göl I

Salı, 09 Eylül 2008

Sahne: 1

-iç ve/ya dış mekân-
şakağında uyuşmuş intihar izleri
gibi duran sıcak mı sıcak
yakarhayat
masalıyla çoğalan enfiye bir yaprak
boynu
ölümü çağıltan ince bir ırmak
düş ya da gerçek
K harfinin iki bacağı gerçek
düş ise arasında abanıyorolmak
insan düşen gerçek
ölüm iki bacağı olan gerçek

sahne: II

-açık ve kapalı mekan-
tül perde düşer benliğiyle arasına
kaybolur (o) zaman çekilir dünyasına
iki üçlü bıçağı öfke ile bilenir
kanlanır sahici yaşamakla çiçekleri
ve köz vakitli sözleri
ince bir dil kıvrımında sallanır
bilir o zaman sahidenyaşıyorolmak
çıyanlardan tabutlar süslemektir

sahne: III

-yok mekânı-
genç bir kız geleceğini
-geleceksizliğini-
ıslak diliyle arar
arar arar arar
ve şair
kocaman bir elif’le
kendini
parçala(mış)tır

imdat DEMİR

pusulamdaki göl II

Salı, 09 Eylül 2008

-çocuklar doğayı tazeleyen
                             anayı arar-

bir telaştı tepemizde ebemkuşağı inanılmazdı
salaş kulübemizde bir sansarı doyurandı
kurdela takılı sarmaş dolaş kemiklerimiz
dehşetengiz havasından yanaşılmazdı gövdemiz
akardı saçaklarımız göğüsuçlarımıza
kesik bir rüzgarla göğün kalbine saplanırdı
ve içimizdeki geceyi ateşleyen mart sesleri
dilimizin ovuklarına aniden yağardı
alırdı karanfil gibi ölümü döken nisan yağmurları
esrarengiz yüzlerdeki maskeli isyanı
karanlığımızla geceyi aydınlık kılmanın keyfini
ayakuçlarımıza değen güneşle sürerdik

İmdat DEMİR

kalbi umuda prangalayan öfke ve üşüyen istanbul

Salı, 09 Eylül 2008

peltek peltek ular kendini
şehrin eteklerine soyunan dilim
tırmıklanmış dolunayın küf kokan yüzüne

mızraptır tenimde bir ayışığı melodisi
ve atlıyı yere çarpan kalbi umuda
prangalayan çağrı:

/unut gitsin
iç(in)e ait ne varsa
ki bir ayet gelsin
boşluğa boşluğa
daha boşluğa…/

unuttum
kanatlarında gecenin
saklambaç oynayan çocukları
ve tozlu çizmeleriyle orıent kavisler çizen
çobanyıldızını
ve bir parça üşüdüğünü istanbul

/soğukluğunla sarıl
hüznünle çoğalt
ibadetinle boğ beni/

ayet geldi
ve  g e c e  d a ğ ı l d ı …

imdat DEMİR

17 Ağustos 1999

Salı, 09 Eylül 2008

yeraltındaki haylaz çocuk
ansızın örttü üstümüze geceyi

imdat DEMİR

sarhoş ve tango

Salı, 09 Eylül 2008

I.

yitirdik
kağıt gemilerimizi
daha ilk provasında
safirden bir oyunun
oynadık
huzursuz geleceği
taş yaratığın uluyan trampetinde

II.

enfiye bir şiir
ikiye böldü
titrek bir elin ıskalayışını

III.

.

.

.

IV.

alnımızın harın imgeleri
birer birer içti
kulelerinden şehri

imdat DEMİR

yanaşık düzmecede Charlot

Salı, 09 Eylül 2008

kendi tercihi değildi
burada olmak
olmamışların gri düzeninde
-nice annelere çocukları boğdurulmaktadır-
sümükten gözyaşları hapşırmakta
apoletli soytarılar
yeşil iki yüzlü
kutsanmış
yalan çalar bir yeminle
sadece
ay sonunu beklemektedir
doğduğu yere
kalmamıştır
-bir metelik boyu saygısı-
karavanadan karnı doyurmaktan
içi kalmamıştır
-geçmiş-
ama pişkindir
geğirmektedir
insan yoktur
sadece
emir eri
her gün yalandan yağlanan
yanaşık düzmecede
bir Charlot vardır
jilet kaydını asar yüzüne
apoletli soytarıların
analarına
Charlot
can yağmurları
boşaltmaktadır
-gevşemiştir-
içtima vakti
kara bulut gibi
çökse de üstüne
kepi belinde
yedisinden yetmişine
saygı
sayıklamaktadır
şafak
güneşin doğuşu
-değildir-
yanıltıcı bir seraptır
her sabah
içi boş
beyinlerden yankılanan
teneke sesleri
ölüm naraları
nesebi
gayrisahihlere
inat Charlot’ya
güneyde hayat vermiş
- ve bu iş bitmişir-

İmdat DEMİR

şimdinin cinnetin’e

Salı, 09 Eylül 2008

bir ceviz kabuğunda
yağmurlu günleri gördü
ağladı elleri arasında
yüzü çatladı
kimsesi kalmadı sanmıştı
içinden bir ateş düştü
inancının ortasında
yaktığı kendi değildi
inceden bir armoni
buharlaşan rüzgar
aldı onu
yanaklarından kopardı
önüne eğdi
sesini fırtınaya çaldı
sararak gerçeğin şüphesiyle
ayağa kalktı
yarda zeytin taneleri
üşüyen kırmızı anlara
kendini adayan kızlar
topraklar
hiç olmadığı kadar
gül kusar
sepetinde Glock
diğer ucunda ölüm
benliği acılarla duvar
geçit vermeyen boşluklar
soru işaretleri
umursanır mı
yolunda yolcular
nizamiye
kırkında
aklar düştü şiirine
o da bildi bunu
kim seni getirebilir ki artık
o uzak ülkenin baharından
ya da kışından
şimdinin cinnetine

imdat DEMİR