Eylül 2008 için Arşiv

pusulamdaki göl I

Salı, 09 Eylül 2008

Sahne: 1

-iç ve/ya dış mekân-
şakağında uyuşmuş intihar izleri
gibi duran sıcak mı sıcak
yakarhayat
masalıyla çoğalan enfiye bir yaprak
boynu
ölümü çağıltan ince bir ırmak
düş ya da gerçek
K harfinin iki bacağı gerçek
düş ise arasında abanıyorolmak
insan düşen gerçek
ölüm iki bacağı olan gerçek

sahne: II

-açık ve kapalı mekan-
tül perde düşer benliğiyle arasına
kaybolur (o) zaman çekilir dünyasına
iki üçlü bıçağı öfke ile bilenir
kanlanır sahici yaşamakla çiçekleri
ve köz vakitli sözleri
ince bir dil kıvrımında sallanır
bilir o zaman sahidenyaşıyorolmak
çıyanlardan tabutlar süslemektir

sahne: III

-yok mekânı-
genç bir kız geleceğini
-geleceksizliğini-
ıslak diliyle arar
arar arar arar
ve şair
kocaman bir elif’le
kendini
parçala(mış)tır

imdat DEMİR

pusulamdaki göl II

Salı, 09 Eylül 2008

-çocuklar doğayı tazeleyen
                             anayı arar-

bir telaştı tepemizde ebemkuşağı inanılmazdı
salaş kulübemizde bir sansarı doyurandı
kurdela takılı sarmaş dolaş kemiklerimiz
dehşetengiz havasından yanaşılmazdı gövdemiz
akardı saçaklarımız göğüsuçlarımıza
kesik bir rüzgarla göğün kalbine saplanırdı
ve içimizdeki geceyi ateşleyen mart sesleri
dilimizin ovuklarına aniden yağardı
alırdı karanfil gibi ölümü döken nisan yağmurları
esrarengiz yüzlerdeki maskeli isyanı
karanlığımızla geceyi aydınlık kılmanın keyfini
ayakuçlarımıza değen güneşle sürerdik

İmdat DEMİR

ben ateşe odunla geldim

Salı, 09 Eylül 2008

İçimdeki kavurucu fırtınanın adıyla başlamak söze geçse de içimden buna izin vermeyeceğim. Ama korkunç bir fırtına var içimde.. Beynimde zonkları şehirde sokakları parçalayan bir fırtına. Dağlara kaçmak geliyor içimden. Peşimi bırakmayacak bu şehir. Şehri sevmez oldum. Bana yağdıkça bunalıyorum. Ben bulut olup ağlamak isterdim oysa uzaklara.. Herkesin olmadığı uzaklara. Uzaklara o kadar özlem duyuyorum ki bilemezsin. Herkessiz uzaklara. Alıp başımı ellerimin üzerine çıldırmışçasına koşmak istiyorum uzaklara. Ben biliyorum aslında bilmenin en acı olanını… Bilmek insanın kendi uzağına kendini sürüklemesidir. Kendi kaçışına sığınmak istemesidir. Sığınaklar sonbahar yağmurları içimde.. Esrikliğimi üşüten metal yağmurları. Metalın hüznü olur mu.. Şehir de var.. Bu yüzden hangi uzağıma kaçsam bilmiyorum.. Bir söz, belki bir gülüş inficar etmiş bir kıpırdanış, yıkacak beni içime, o en sevdiğim uzağıma. Hasretini biriktirdiğim kuytu köşeme.. Kim yaralanır kim paralanır içimde ve bilinmezce bir dille konuşmak uzandığımda hayat bahçemde.. ve gece bir dostun haykırışına yakalanmak isterdim. Bir sürü yapay cennetlerle çevirdiğim yüzeyimi patlatmak isterdim. İçinden boşalacak uzaklarımı, sedef bir kakmak içinde sarmalayıp sana vermek isterdim. Uzağımdaki kuytuda, kim olduğunu artık düşünmediğim ama bir şekilde vermek istediğim sana. Yersizliğimi katıp kendine düz ovada belki dağları dikerdin eğer bu fırtınayı duyabilsen. Sesi kelimesiz fırtınalar topluyorum an be an yersizliğime…çünkü fena yağmak istiyorum. Bulut olup ağlamak sana; vandal yüreğime inat. Seni yersizliğimde çoğaltmak uzaklığımda yaşamak istiyorum. Bu ateşi çalmak gibidir yeryüzünden.. Hava kararacaktır. Göz uzağı örten perde, uykularıma sen gelince. Uykularına bağışlanmak istemem. Uzaklarına sürgün yaşamayı çerçeveletip asmak istiyorum kuytu yersizliğime. Bir Yahudi bir ben bir de sen olmalısın bu uzak yerde. Bu yer ilk düşüp dizlerimizi incittiğimiz yerdir. Bunu bilmek acı verse de biliyorum dizlerimden önce uzakların kanadığını. Bana sormazlar, bu sonbahar İstanbul’unun haytalığını. Haytalık ki gece dinmeyen bir sancı. Umutların uzaklığını en çok seviyorum uzaklarda. Senin çok yakın hissettiğin uzaklarda. Uzak belki de tek çare.. bu metalik buhurdan kaçmak için. Kaçalım uzaklara kaçalım.. Çimler olsun sarı ve bir insanlık öyküsü varsın yazılmazsın arkamızdan. Öyküler değil midir bizi ayartan baharı sarartan. Baharda kıştan kalma aşklar açar yaza, ve yaz yazdırır sonbaharda beyaz kefeni aşklara. Oysa sonbahar uzaklara göçmenin mevsimi değil midir. Göçmen mevsimleri bırakıp gitmek uzaklara. Bir kelebeğin kanadı bile bu yolculuğa yetiyorsa sonbahar sonbahardır. Biz sonbaharız. Uzaklıklara açan sonbahar… değil midir aynalarda bırakıp tılsımları, yalnızca uzak açan ve kendine kaçanların ayları.

kalbi umuda prangalayan öfke ve üşüyen istanbul

Salı, 09 Eylül 2008

peltek peltek ular kendini
şehrin eteklerine soyunan dilim
tırmıklanmış dolunayın küf kokan yüzüne

mızraptır tenimde bir ayışığı melodisi
ve atlıyı yere çarpan kalbi umuda
prangalayan çağrı:

/unut gitsin
iç(in)e ait ne varsa
ki bir ayet gelsin
boşluğa boşluğa
daha boşluğa…/

unuttum
kanatlarında gecenin
saklambaç oynayan çocukları
ve tozlu çizmeleriyle orıent kavisler çizen
çobanyıldızını
ve bir parça üşüdüğünü istanbul

/soğukluğunla sarıl
hüznünle çoğalt
ibadetinle boğ beni/

ayet geldi
ve  g e c e  d a ğ ı l d ı …

imdat DEMİR

17 Ağustos 1999

Salı, 09 Eylül 2008

yeraltındaki haylaz çocuk
ansızın örttü üstümüze geceyi

imdat DEMİR

sarhoş ve tango

Salı, 09 Eylül 2008

I.

yitirdik
kağıt gemilerimizi
daha ilk provasında
safirden bir oyunun
oynadık
huzursuz geleceği
taş yaratığın uluyan trampetinde

II.

enfiye bir şiir
ikiye böldü
titrek bir elin ıskalayışını

III.

.

.

.

IV.

alnımızın harın imgeleri
birer birer içti
kulelerinden şehri

imdat DEMİR

yanaşık düzmecede Charlot

Salı, 09 Eylül 2008

kendi tercihi değildi
burada olmak
olmamışların gri düzeninde
-nice annelere çocukları boğdurulmaktadır-
sümükten gözyaşları hapşırmakta
apoletli soytarılar
yeşil iki yüzlü
kutsanmış
yalan çalar bir yeminle
sadece
ay sonunu beklemektedir
doğduğu yere
kalmamıştır
-bir metelik boyu saygısı-
karavanadan karnı doyurmaktan
içi kalmamıştır
-geçmiş-
ama pişkindir
geğirmektedir
insan yoktur
sadece
emir eri
her gün yalandan yağlanan
yanaşık düzmecede
bir Charlot vardır
jilet kaydını asar yüzüne
apoletli soytarıların
analarına
Charlot
can yağmurları
boşaltmaktadır
-gevşemiştir-
içtima vakti
kara bulut gibi
çökse de üstüne
kepi belinde
yedisinden yetmişine
saygı
sayıklamaktadır
şafak
güneşin doğuşu
-değildir-
yanıltıcı bir seraptır
her sabah
içi boş
beyinlerden yankılanan
teneke sesleri
ölüm naraları
nesebi
gayrisahihlere
inat Charlot’ya
güneyde hayat vermiş
- ve bu iş bitmişir-

İmdat DEMİR

şimdinin cinnetin’e

Salı, 09 Eylül 2008

bir ceviz kabuğunda
yağmurlu günleri gördü
ağladı elleri arasında
yüzü çatladı
kimsesi kalmadı sanmıştı
içinden bir ateş düştü
inancının ortasında
yaktığı kendi değildi
inceden bir armoni
buharlaşan rüzgar
aldı onu
yanaklarından kopardı
önüne eğdi
sesini fırtınaya çaldı
sararak gerçeğin şüphesiyle
ayağa kalktı
yarda zeytin taneleri
üşüyen kırmızı anlara
kendini adayan kızlar
topraklar
hiç olmadığı kadar
gül kusar
sepetinde Glock
diğer ucunda ölüm
benliği acılarla duvar
geçit vermeyen boşluklar
soru işaretleri
umursanır mı
yolunda yolcular
nizamiye
kırkında
aklar düştü şiirine
o da bildi bunu
kim seni getirebilir ki artık
o uzak ülkenin baharından
ya da kışından
şimdinin cinnetine

imdat DEMİR

göğün gözyaşları

Salı, 09 Eylül 2008

akdeniz ağlıyor
ve sen
gözyaşlarından
bakıyorsun ona
yansıyan o değil
içindeki kederindir belki
ne dersin
akdenizli sevgili
geçerdi
parmaklarım usulca
başakların eylüle solan yüzünde
dersen başka aşklar
hiç olmadığı kadar
içinde kederindir
gözlerine
değen göğün gözyaşları
mülayim dalgalar kıyılarımda
atlıkarıncalar

imdat DEMİR

makam-ı siyah

Salı, 09 Eylül 2008

çocuklardan
içe doğru
ellerimde bu teller
ekimde rüzgar
bahçesinde keman çalar
seni kuşanmış yağmurlar
aklıma yağar
kalem tutar beynim sorular
bire doğru pir çıkar
gece aydınlıktır birazdan
gün çalar
sonra yakut bir kelam
bir peygamber gelir
sabaha ışıklar
yola taşlar serzenişler
yolculuklar intizar
İstanbul karanlık odalarda İstanbul
bir çocuk mu
babayla
baba çocukla bir
bir bir’ine doğru
kelimeden esir gece yontar
belki uçurumdan bir rüzgar
belki  de intihar
kendi bir’ine doğru
o iki hece
sen

imdat DEMİR