Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

STRATEJİSİZLİĞİN STRATEJİSİ: AKP’NİN KÜRESEL POLİTİKADA AKIL YETMEZLİĞİ

STRATEJİSİZLİĞİN STRATEJİSİ: AKP’NİN KÜRESEL POLİTİKADA AKIL YETMEZLİĞİ

İmdat DEMİR

Stratejik Derinlikten Stratejik Çöküşe: AKP’nin Dış Politika Felaketi (2002–2025)

AKP’nin iktidara gelişi, Türkiye için dış politikada bir kırılma anı değil, kırılmanın kendisi olmuştur. Pozitivist yorumların sandığı gibi bir “rasyonelleşme” değil; aksine devlet aklının yerini cemaatçi manevraların, tarihsel reflekslerin yerine duygusal ezberlerin, diplomatik ilişkilerin yerine imaj mühendisliğinin aldığı bir çöküş süreci yaşanmıştır. AKP’nin dış politikası; Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” maskesiyle başlayıp, Erdoğan’ın kişiselleştirdiği ve giderek nevrotikleşen otoriterliğinde son bulan bir stratejisizlik fırtınasıdır.

Baykan Sezer’in devlet sosyolojisi perspektifinden bakıldığında, AKP dönemindeki dış politika, Türkiye’nin Batı karşısındaki tarihsel aşağılık kompleksinin İslamcı-milliyetçi bir örtüyle kapatılmasından başka bir şey değildir. Sezer’in “devletin ideolojik bakiyesiyle çatışan cemaat yapıları, devletin dış dünyayla kurduğu rasyonel bağı koparır” tespiti, tam da bu dönemin trajedisini tarif eder: Türkiye, dış politikada devlet refleksiyle değil, cemaat hissiyatıyla hareket etmiştir.

Siyaset bilimi açısından AKP’nin dış politikası bir rejim türü olarak “plebisiter otokrasi”nin dışa vurumudur. Dış politika, halkın duygusal mobilizasyonuna dayalı bir içerik kazanmış; seçim dönemlerinde kriz üreten bir içeriğe bürünmüştür. Bu bağlamda dış politika, “seçim mühendisliği”nin bir enstrümanına dönüşmüş; Suriye, Libya, Doğu Akdeniz gibi sahalarda alınan riskler, dış politik başarılardan çok iç politik ajitasyonun malzemesi yapılmıştır. Erdoğan yönetimi, diplomatik ilişkileri rasyonel çıkar üzerinden değil, seçmen psikolojisine göre inşa etmeye kalkmış; bu da Türkiye’yi kısa vadeli zafer illüzyonları uğruna uzun vadeli stratejik yalnızlığa itmiştir.

Uluslararası ilişkiler disiplini açısından bakıldığında AKP yönetimi, Türkiye’yi ne merkez ülke yapabilmiş ne de bölgesel denge kurucu bir aktör hâline getirebilmiştir. Arap Baharı’nın ilk yıllarında Müslüman Kardeşler üzerinden yürütülen yayılmacı girişimler, kısa sürede ters tepmiş; Türkiye, Mısır, BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelerle diplomatik krizlere sürüklenmiştir. Ortadoğu’nun iç savaşlarına taraf olarak katılan Ankara, hiçbir denklemde belirleyici olamamış; “oyun kurucu” masalından “oyunun dışında bırakılan” bir aktör hâline gelmiştir. ABD ile yaşanan S-400 ve F-35 krizleri, Türkiye’yi NATO içinde güvensiz bir müttefike dönüştürürken; Rusya ile kurulan “ilişki” ise eşit bir ittifaktan çok, bağımlı bir müşterilik ilişkisini andırmaktadır.

Diplomasi disiplini açısından, AKP döneminde Türkiye’de dış ilişkiler bir profesyonellik alanı olmaktan çıkmış, Saray merkezli irade gösterisinin, sadakat ödüllerinin ve sosyal medya gösterilerinin alanına dönüşmüştür. Tecrübeli büyükelçiler ve dışişleri kadroları tasfiye edilirken, siyasi sadakat üzerinden görevlendirilen isimler Türkiye’yi uluslararası alanda saygınlıktan çok acziyetle temsil etmişlerdir. Bu bağlamda diplomasi, ciddiyetini değil, araçsallığını yitirmiştir. Türkiye, krizden beslenen bir dış politika diliyle, sorun çözmek değil sorun çıkarmak üzerinden meşruiyet devşiren bir aktöre dönüşmüştür.

Uluslararası hukuk düzleminde AKP yönetimi, Türkiye’yi çoklu bir meşruiyet krizine sürüklemiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının sistematik şekilde uygulanmaması, uluslararası taahhütlerin keyfi biçimde yorumlanması, Suriye ve Libya’daki askeri faaliyetlerin hukuki zeminden yoksun olması, Türkiye’nin dış politikadaki hukuki imajını silikleştirmiştir. Bu durum sadece Batı ile değil, İslam dünyasında da bir güven bunalımı yaratmış, Türkiye’nin sözünün bağlayıcılığı zedelenmiştir. Hukuku bir enstrüman değil, retorik süsü olarak kullanan AKP zihniyeti, dış politikada da bir “hukuk-ötesi” realite üretmeye çalışmış, bu da yalnızlık ve izolasyonu derinleştirmiştir.

Siyaset sosyolojisi bağlamında AKP’nin dış politikası, Türk toplumunun zihinsel bölünmüşlüğünü yeniden üretmiş ve milliyetçilik ile ümmetçiliği aynı sahte bütünlük içinde iç içe geçirmiştir. AKP, bir yandan Osmanlıcılık ve İslamcılığı içeriye satarken, dışarıda NATO üyesi, IMF’ye bağlı, Batılı sistemle entegrasyon arayan bir çizgi izlemiştir. Bu çelişki, Türkiye’yi sadece dış dünyada güvenilmez yapmamış, içeride de gerçek bir toplumsal uzlaşının önüne geçmiştir. Dış politikada kullanılan “yedi düvele karşı mücadele” söylemi, Türk toplumunu kolektif bir paranoya içinde seferber etmeye yönelik psikopolitik bir mühendisliktir.

Politik psikoloji açısından Erdoğan merkezli dış politika, bir liderin kişilik yapısıyla ülke kaderinin iç içe geçtiği bir otoriter tekilleşme pratiğidir. Erdoğan’ın kişisel öfkeleri, aşağılanmışlık duygusu ve hegemonik temsil takıntısı, dış politik kararların çoğunu belirlemiştir. Esad’a duyulan düşmanlık, Mısır’daki Sisi karşıtlığı, Macron ya da Biden ile yaşanan gerilimler; kurumsal çıkarların değil, liderin içsel gerilimlerinin yansımalarıdır. Bu nedenle Türkiye’nin dış politikası, uluslararası ilişkilerin değil, bir kişinin iç dünyasının patolojik ve psikopolitik dışavurumudur.

İletişim ve medya düzleminde ise AKP, dış politikayı halkla ilişkiler şovuna dönüştürmüştür. Libya’daki operasyon, Karabağ savaşı, Suriye müdahaleleri; hepsi içerideki seçmeni coşturmak, dış düşman algısını beslemek ve otoriterliği pekiştirmek için kullanılmıştır. Devletin çıkarı ile liderin imajı arasındaki sınır ortadan kalkmış; diplomasi, ekranlara taşınan bir savaş tiyatrosuna dönüşmüştür. AKP’nin dış politikası artık bir ilişki değil, bir gösteridir.

Ekonomik politik düzlemde AKP’nin dış politikası, Türkiye’yi borçlanma, bağımlılık ve sermaye kaçışı sarmalına sokmuştur. Batı sermayesinden uzaklaşma, Arap sermayesine muhtaçlık, Çin’e ve Rusya’ya stratejik tavizler karşılığında kredi arayışı; dış politikanın ekonomik bedelini büyütmüştür. Türkiye, jeopolitik risk primi yüksek, yatırım yapılabilirlikten uzak bir ülkeye dönüşmüştür. AKP’nin politikası yalnızca diplomatik yalnızlık değil, ekonomik çaresizlik üretmiştir.

AKP’nin 2002–2025 arasındaki dış politikası; krizlerden, çelişkilerden, kişisel fantezilerden, tarihsel illüzyonlardan ve stratejisizlikten örülmüş başarısız bir deneyimdir. Baykan Sezer’in bağımlılık analizinin de işaret ettiği gibi, Türkiye bu dönemde bağımsız bir dış politika üretememiş; sadece ekseni Batı’dan Doğu’ya kayan yeni bir bağımlılık haritasına savrulmuştur. “Stratejik derinlik”in ardında hiçbir gerçek strateji yoktur. Geriye kalan ise, Türkiye’nin küresel itibarının çöküşüdür. Ve bu çöküşün faturasını sadece dış politika değil, bütün bir toplum ödeyecektir.

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişi, Türkiye’nin iç ve dış politikasında büyük bir dönüşümün miladı oldu. Ancak bu dönüşüm, çoğunlukla pozitivist analizlerin sandığı gibi bir “rasyonelleşme” veya “bölgesel liderlik stratejisi” olarak değil, daha ziyade tarihsel bir kopuş, ideolojik karmaşa ve devlet aklının aşındırılması üzerinden yaşandı. 2025 itibariyle geriye dönüp bakıldığında AKP’nin dış politikası; ideolojik zikzaklarla, pragmatist savrulmalarla, popülist söylemlerle ve uluslararası meşruiyet krizleriyle örülü bir başarısızlıklar zinciri olarak değerlendirilebilir.

Bu dış politika, Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kurgusuyla başlasa da Erdoğan’ın otoriterleşmesiyle birlikte kişisel karizmaya, imaj mühendisliğine ve uluslararası krizleri içerideki toplumsal mühendislik projeleriyle senkronize etmeye dayanan bir propaganda aracına dönüştü.

Baykan Sezer’in ifadesiyle söylersek: Devletin dış politikası, cemaatleşmiş bir siyasi yapının “devleti içten fethetmesiyle” birlikte kendi tarihsel ve sosyolojik kodlarından kopartıldı; yerine “medeniyet fantezileri”, mezhepçi ayrımcılık ve emperyalizmin taşeronluğu geçti.

.

AKP’nin Politik Psikolojisi: İdeolojisizlik mi, Takıntılı İdeolojiler mi?

2002 Yılında iktidara gelen AKP, başlangıçta Batı ile uyumlu, AB reformlarıyla örtüşen bir dış politika profili çizse de bu imaj kısa sürede dağılmış ve yerini istikrarsızlıkla örülü, nevrotik, içe kapanık ama aynı zamanda yayılmacı, duygusal ama aynı zamanda çıkarcı, rasyonel olmaktan uzak ama sürekli “stratejik” olduğunu iddia eden bir çelişkiler yumağına bırakmıştır. Baykan Sezer’in uyarısıyla söylersek: Türkiye’nin dış politikası, bir medeniyet projesi olmaktan çıkmış; Batı’nın politik aparatına dönüşmüş muhafazakâr taşranın “tarih fetişizmi” ile emperyal ajandalar arasında mekik dokuduğu bir ara yüz halini almıştır.

.

Stratejik Derinlikten Diplomatik Çıkmazlara

Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” tezi, aslında yüzeysel bir entelektüel kurguydu. Osmanlı hinterlandını bir etki alanı olarak gören bu tez, Türkiye’nin tarihsel rolünü yeniden canlandırma iddiasını taşıyordu ama bu iddia modern diplomasinin gerçekleriyle çelişiyordu. Nitekim Suriye’de yaşanan iç savaş, bu romantik fantezinin nasıl bir diplomatik felakete dönüşebileceğini göstermiştir: Türkiye, Esad rejiminin birkaç ayda düşeceği yanılgısına kapılmış; milyonlarca mülteciyi ülkesine alarak sosyolojik ve demografik yapısını istikrarsızlaştırmış; El Kaide ve türevleriyle flört ederken Batı nezdinde güvenilmezleşmiş; sonrasında ise Rusya, İran ve ABD arasında sıkışarak “aktif tarafsızlık” gibi içi boş kavramlarla durumu idare etmeye çalışmıştır.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında Türkiye’nin bu süreçte attığı adımların büyük bölümü, müdahale hakkı, mülteci hukuku ve sınır ötesi operasyonlar bağlamında tartışmalıdır. Özellikle BM normlarıyla çelişen “güvenli bölge” politikaları, Türkiye’yi hukuki meşruiyetin dışına itmiş, bu da dış politikada yalnızlaşmanın hukuki temelini oluşturmuştur.

.

Siyaset Psikolojisi: Ümmetçilikle Milliyetçilik Arasında Nevroz

AKP’nin dış politikası psikopolitik düzlemde bir “kişilik bölünmesi” örneği sergilemektedir. Jung’un gölge arketipinden yola çıkarsak, AKP, Cumhuriyet’in laik-Batıcı mirasını bastırırken, bilinçaltında bir tür “ümmetçi özlem” biriktirmiş ve bu gölge, özellikle Suriye, Mısır, Libya ve Katar gibi alanlarda dışavurumcu bir hal almıştır. Fakat bu gölgeyle yüzleşemediği ve onu taşıyacak diplomatik kapasiteye sahip olmadığı için krizler sürekli derinleşmiştir. Milliyetçi-muhafazakâr tabana mesaj vermek adına kullanılan “dış güçler” retoriği, aslında uluslararası sistemdeki başarısızlıkların psikolojik telafisinden başka bir şey değildir.

Bir gün Müslüman Kardeşler savunuculuğu yapan Türkiye, ertesi gün Körfez sermayesinin peşinden koşarken bu çelişkili davranışların iç politikaya uyarlanışı, halkın dış politika süreçlerini bir “hamaset tiyatrosu” gibi izlemesine neden olmuştur. Oysa diplomasi, teatral değil, stratejik bir zemindir.

.

Hamasi Dış Politikanın İç Politikaya Pazarlanışı

AKP’nin dış politikası, içerideki iktidar konsolidasyonunun bir aracı olarak kullanılmıştır. Siyaset sosyolojisi açısından bu, klasik “dış düşman yaratma” taktiğidir. Her kriz, Erdoğan’ın iç kamuoyuna “dik durduk, eğilmedik” mesajıyla servis edilmiş; her başarısızlık “emperyalist komplolarla” açıklanmıştır. Bu iletişim stratejisi, Baudrillard’ın deyimiyle bir “simülasyon evreni” yaratmıştır: Gerçeklikten kopuk, ama medyada sürekli tekrarlandığı için “hakikat gibi” kabul edilen diplomatik masallar…

Bu süreçte medya araçsallaştırılmış, dış politika kararları muhalefetin eleştirisine kapatılmış, bürokratik mekanizmalar tasfiye edilmiş ve “tek adam”ın sezgilerine dayanan bir dış politika pratiği yerleşmiştir. Bu, Weber’in “karizmatik otorite” tahlilinin Türkiye’ye dış politika üzerinden yeniden yazılması anlamına gelir.

.

Ekonomik Politika: Diplomatik Çöküşün Faturası

Uluslararası ekonomik ilişkiler düzleminde Türkiye, AKP döneminde kredibilitesini yitirmiştir. Arap Baharı sonrası Körfez sermayesine dayalı sıcak para girişiyle yürüyen sistem, 2018’den itibaren çöküşe geçmiş; swap anlaşmalarıyla makyajlanan cari açıklar, uluslararası finans çevrelerinde Türkiye’yi riskli ülke statüsüne sokmuştur.

Türkiye’nin içine sürüklendiği ekonomik kriz, yüzeyde döviz kuru, enflasyon ya da faiz politikaları gibi teknik meseleler olarak sunulsa da özünde çok daha derin ve yapısal bir siyasal deformasyonun ürünüdür. Sorun, ne “faiz lobileri”yle açıklanabilir ne de “dış mihrak” masallarıyla perdeleyebilir. Asıl mesele, iktidarın ekonomiyi bir ideolojik rehin haline getirmesi, kurumsal yapıyı dağıtması ve devlet aklını kişisel sadakate indirgeyen otoriter bir zihniyetin ülkeyi esir almasıdır. Bu, ekonomik bir arıza değil; siyasal aklın iflasıdır.

Siyaset bilimi ve siyaset sosyolojisi açısından bakıldığında Türkiye, artık Weberyen anlamda “rasyonel-yasal” bir otorite biçimiyle değil, “karizmatik kişilik kültü” temelinde yönetilmektedir. Bu yönetim tarzı, modern ekonominin gerektirdiği öngörülebilirliği, hukukiliği ve kurumsallığı ortadan kaldırmakla kalmamış; yerini tamamen keyfi kararların belirlediği, tek merkezli bir ekonomik komaya bırakmıştır. Uluslararası ilişkiler düzleminde yatırımcının ve sermaye çevrelerinin ülkeye olan güveni, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve verilerin şeffaflığı ile doğrudan ilişkilidir. Ancak Türkiye’de TÜİK’in istatistikleri manipüle edilmekte, Merkez Bankası ise tek kişinin iradesine bağlı olarak “politik faiz aygıtı”na dönüşmüş durumdadır.

Baykan Sezer’in yapısal yaklaşımlarıyla okunduğunda, Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz; emperyalizmin baskısından çok, yerli bir zihinsel yapısızlık, devlet-toplum ilişkisindeki anakronik çarpıklık ve Batı karşıtı popülizmle maskelenmiş politik cehaletin ürünüdür. Siyasal iktidar, ekonomiyi teknik bir alan olmaktan çıkarıp, bir “siyasal sadakat testi”ne çevirmiştir. Liyakat yerine biat esas alındığında, ekonomi biliminin doğası gereği ihtiyaç duyduğu uzmanlık, yerini manipülasyona, belirsizliğe ve kriz üretmeye bırakır. İşte bugün yaşanan tam olarak budur.

Ekonomik politik düzlemde, Erdoğanizmin benimsediği “faiz sebep, enflasyon sonuç” tezi, iktisat tarihi açısından sadece saçma değil, aynı zamanda halkı kandırmaya yönelik bir propaganda aracıdır. Bu söylemle toplumu uyuşturmak mümkün olabilir ama piyasaları kandırmak mümkün değildir. Yabancı sermaye hukuki güvence ararken, bu sistemde ona sunulan şey, keyfi vergiler, ani kararlar ve öngörülemezliktir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki ekonomik kriz sadece bir iktisadi bunalım değil; siyasal sistemin çürümüşlüğünün dışavurumudur. Bugünkü tablo, yalnızca yanlış politikaların değil, otoriter yönetim modelinin, kurumların yok edilmesinin ve siyasal hırsların yansımasıdır. Ve bu kriz, yalnızca bugünü değil, geleceği de rehin almaktadır. Türkiye, ekonomik felaketten çıkmak istiyorsa; önce siyasal otoritenin sınırlandırılması, hukuk devletinin yeniden tesisi ve kurumsal bağımsızlığın sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde “dış güç” yalanlarıyla kendi yıkımımızı kutsar, halkı yoksulluğa mahkûm eden bu düzeni devam ettiririz.

AB ile yaşanan gerilimler, gümrük birliğinin güncellenmesini engellemiş; ABD ile yaşanan S-400 krizi, savunma sanayiinin bağımlılığını artırmış; Çin ile yapılan “yol haritasız” yakınlaşma ise Türkiye’yi küresel ticaret savaşlarının pasif figürü haline getirmiştir. Bu tablo, Baykan Sezer’in işaret ettiği “yarı çevre ülke” konumunun AKP döneminde nasıl daha da pekiştirildiğini gözler önüne serer.

.

Stratejisizliğin İnatla Savunulması: AKP Dış Politikasının Yıkıcı Mirası

AKP’nin 2002–2025 dönemi dış politikası, kelimenin tam anlamıyla bir strateji illüzyonudur. “Stratejik Derinlik” adı altında pazarlanan kuramsal söylem, kısa sürede “stratejik yalnızlığa” ve ardından açık bir bölgesel ve küresel itibarsızlığa dönüşmüştür. Bugün artık geriye kalan, sadece diplomatik enkazdır. Bu süreçte Türkiye, uluslararası ilişkilerde güven vermeyen, tutarsız, duygusal ve tepkisel bir aktöre dönüşmüş; geleneksel dış politika birikimi siyasal inatlara ve iç politikaya kurban edilmiştir.

AKP’nin dış politikadaki temel sorunu, ideolojik inkonsistens yani tutarsızlıktır. Ne bir Batı karşıtlığı tutarlıdır ne de bir İslam dünyası liderliği iddiası. Bir gün “Avrupa Birliği hedefi” övülürken ertesi gün “Batı çöktü, Asya yükseliyor” denmektedir. Ne Atlantikçi ne Avrasyacı ne de bölgeselci bir çizgi vardır; sadece günü kurtaran, iç kamuoyunu konsolide etmeye yönelik bir dış politika şovu yürütülmektedir. Yani aslında bir dış politikadan değil, bir dış politika performansından söz ediyoruz.

AKP, uluslararası ilişkileri tarihsel bir rövanş alanı olarak görmüş, Lozan’ın intikamını almak isteyen bir duygusal bilinçaltıyla hareket etmiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’yi rasyonel devlet aklından koparıp, psikopolitik bir figür haline getirmiştir. Diplomasi, diyalog ve öngörü değil; sert çıkışlar, meydan okumalar ve “dünya beşten büyüktür” gibi hamasi söylemlerle yürütülmeye çalışılmıştır. Oysa dış politika, sahne değil masadır. Ve AKP, bu masada sürekli blöf yapan, ama hiçbir zaman eli güçlü olmayan bir aktör görüntüsü çizmiş ve ülkenin diploması kapasitesini heba etmiştir.

Türkiye’nin dış politikası, bir devlet aklıyla değil, lider merkezli bir kişiselleştirme mantığıyla yürütülmüştür. Erdoğan’ın duygusal dalgalanmaları, dış politikanın pusulası olmuştur. Birleşik Arap Emirlikleri’ne dün “terör finansörü” derken bugün sarmaş dolaş fotoğraflar verilmektedir. Mısır’la diplomatik ilişkiler yıllarca askıya alınmış, sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden tesis edilmiştir. Bu zikzaklı rota, sadece itibar kaybettirmemiş; aynı zamanda Türkiye’nin güvenilmez bir ortak olarak görülmesine neden olmuştur.

AKP’nin dış politikası ayrıca iç politikaya bağımlıdır. Seçim dönemlerinde milliyetçi refleksleri harekete geçirecek krizler yaratılmış, dış politika bir iç politika aparatı olarak işlevselleştirilmiştir. Suriye politikası bunun en açık örneğidir. Başta “Esad giderse her şey çözülür” denilerek müdahaleci bir siyaset izlenmiş, sonrasında ise Esad rejimiyle masaya oturmanın yolları aranmıştır. Türkiye milyonlarca göçmeni sınırlarına alarak hem insani hem de stratejik bir tuzağa düşmüştür. Bugün gelinen nokta: Yalnızlık, güvensizlik ve sınır güvenliğinde zaaf.

Ayrıca Türkiye’nin geleneksel olarak sahip olduğu kurumsal diplomatik sermaye de bu dönemde aşındırılmıştır. Dışişleri Bakanlığı, liyakatli diplomatların yerine sadakat esaslı atamaların yapıldığı bir yapıya evrilmiş, kurumun tarihsel birikimi ideolojik amatör kadrolarla törpülenmiştir. Sonuç? Türkiye’nin dış temsilcilikleri, politikacılardan oluşan ajanslara dönmüş; istikrar, süreklilik ve akılcılık yerini imaj ve gösteriye bırakmıştır.

Sonuç olarak AKP dış politikası ne stratejik ne de derin olmuştur. Tam tersine; yüzeysel, savrulgan, duygusal ve içe dönük bir kriz rejimi olarak inşa edilmiştir. Türkiye bugün bölgede yalnızsa, bu yalnızlık “değerli” değil; bedeli ağır bir yalnızlıktır. O bedel, ekonomik izolasyondur, itibar kaybıdır, güvenlik riskidir. Gerçek strateji, akıl ve tutarlılıkla olur. AKP’nin dış politikasında ise yalnızca inat ve kibirle yönetilen bir stratejisizlik vardır.

.

Kobani’de Kaybedilen Fırsat: Stratejik Aptallığın Bedeli

Suriye İç Savaşı, modern Ortadoğu’nun en dramatik kırılma anlarından biri oldu. Ancak bu savaşın en kritik dönemeçlerinden biri, 2014 yılında IŞİD’in Kobani kuşatmasıyla yaşandı. Bu yalnızca bir şehir savaşından ibaret değildi; bu, Türkiye’nin tarihsel ve jeopolitik bir sınavıydı. Ve ne yazık ki Türkiye bu sınavı büyük bir stratejik akılsızlık, hatta daha doğrusu kör siyasal kibir nedeniyle sınıfta kalarak geçti. O gün Kobani’de doğru karar alınsaydı, bugün ne Suriye’nin kuzeyi ABD üssü dolu bir garnizona dönerdi, ne YPG diye bir askeri yapı oluşurdu, ne de Türkiye iç savaş artığı bir hendek felaketine sürüklenirdi.

Kobani meselesi, Türkiye için altın bir fırsattı. Kürtlerle tarihsel bir güven ilişkisi kurmak, IŞİD’e karşı askeri üstünlüğü sağlamak, bölgesel denklemde söz sahibi olmak ve ABD’nin Suriye’ye bu kadar pervasızca yerleşmesini engellemek mümkündü. Ancak bunun yerine tercih edilen şey, tarihsel paranoya, iç politika korkuları ve AKP’nin “ben bilirim” kibri oldu. Salih Müslim bizzat Ankara’ya geldi, yardım istedi. Ne oldu? Kapılar kapandı. Çünkü o dönemin Ankara’sı, her zaman olduğu gibi Kürt kelimesini duyduğu an refleksle gardını alan bir devlet değil, ideolojik parti devleti olmuştu.

Türkiye, Kobani’de Kürtlere yardım etmiş olsaydı, sadece bir bölgeyi değil, tüm Suriye’nin kuzeyini stratejik olarak kendi yumuşak nüfuzuna alabilirdi. Bu yardım karşılıksız da olmazdı. PYD üzerindeki etkinliğini kurumsallaştırabilir, olası bir özerklik talebini makul bir diplomatik çerçeveye çekebilirdi. Tampon bölge fiilen kurulmuş olurdu. Ama ne yaptı Ankara? “Kobani düştü düşecek” diyerek alkış tuttu. Oysa Kobani düşmedi. Ama Türkiye o gün orada kendi ahlaki üstünlüğünü, jeopolitik etkinliğini ve Kürt halkının güvenini yerle bir etti.

Bu stratejik miyopluk, doğrudan PKK-YPG entegrasyonunu besledi. Türkiye’nin sırt çevirdiği Kürtler, silahı elinde tutanla –yani ABD’yle– ortaklık kurdu. Bu ortaklık yıllar içinde kurumsallaştı, ABD Suriye’nin kuzeyine üsler kurdu, YPG’ye tırlar dolusu silah gönderdi. Türkiye ise bu gelişmeleri sadece ajanslardan okuyan pasif bir gözlemciye dönüştü. Ardından, içeride hendek terörü patladı. Binlerce insanımızı kaybettik. Bunların hepsi, Kobani’de alınmayan bir kararın zincirleme sonucu olarak önümüze geldi.

Dahası var: Türkiye sonrasında El Bab’a operasyon yaptı ama hava desteğinden yoksun, Rusya ve ABD’nin iznine muhtaç bir şekilde. Kendi sınırının hemen dibinde, kendi askerine hava desteği veremeyen bir ülke pozisyonuna düştü. Onlarca asker, “stratejik derinlik” masalının kurbanı olarak hayatını kaybetti. Halbuki Kobani’deki insani, askeri ve diplomatik refleks yerinde olsaydı, Türkiye bugün sadece güvenli bir sınır hattına değil, çok daha etkili bir dış politika gücüne sahip olabilirdi.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Bu kadar açık bir fırsat neden değerlendirilmedi? Cevap basit: AKP’nin egosu aklından büyüktü. Dış politika; vizyon, sabır, empati ve rasyonalite gerektirir. AKP ise dış politikayı, iç politikaya endeksli bir seçim malzemesi olarak gördü. Dış düşman yarat, içeride oyları konsolide et. O gün Kobani’ye el uzatmak demek, HDP’ye yarar algısı yaratır korkusuyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti dış politikada şizofrenik iç hesaplara teslim edildi.

Sonuç? Bir yanda iç savaş artıklarının travması, diğer yanda ABD güdümünde özerkleşen bir Kuzey Suriye ve asla gerçekleşemeyen bir “güvenli bölge” hayali. Türkiye’nin Kobani’de kaybettiği şey yalnızca bir diplomatik fırsat değil; bir kuşağın geleceğidir. O gün alınmayan o karar, bugün yaşadığımız onlarca kararın acı ve kanlı sebebidir.

.

Stratejik Derinliğin Sığlığı: Mezhepçi Hayallerin Çöküşü

Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adını verdiği dış politika doktrini, ilk bakışta entelektüel bir ufuk, tarihsel bir vizyon, Türkiye’yi küresel güç haline taşıyacak bir yol haritası gibi sunuldu. Lakin gerçek, bu parıltılı retoriğin altında saklanan çürük temelleri kısa sürede açığa çıkardı. Bu doktrin, teoride bir strateji, pratikte ise mezhepçi yayılmacılığın kılıfı olarak işlev gördü. Nihayetinde “komşularla sıfır sorun” sloganıyla yola çıkan Türkiye, komşularla çok cepheli krizler ve yalnızlıklar içinde kıvranan bir ülkeye dönüştü.

Davutoğlu’nun dış politika vizyonu, Osmanlı nostaljisini modern diplomasiye yamamaya çalışan tarihsel bir romantizmin ürünüdür. Ancak ne dünya hâlâ 16. yüzyıldaydı, ne de Türkiye bir imparatorluktu. Dış politika, tarih kitaplarından değil, reel çıkarlar, güç dengeleri ve rasyonel hesaplarla yürütülür. Fakat Davutoğlu, dış politikayı tarihsel bir intikam alanına çevirerek, Türkiye’yi bölgesel istikrarın taşıyıcısı değil, gerilimin üreticisi haline getirdi. Suriye, Irak, Mısır, İsrail, İran, Ermenistan, Yunanistan – liste uzayıp gidiyor. Türkiye’nin çevresinde diplomatik ilişkisinin “normal” sayılabileceği neredeyse tek bir ülke bırakılmadı.

Bu çöküşün en belirgin boyutu ise mezhepçi dış politika anlayışıyla ortaya çıktı. Davutoğlu’nun liderliğindeki dış politikada, Sünni kimlik merkezli ittifaklar kurma arzusu, Türkiye’nin tarafsızlığını yitirmesine, hatta bazı bölgesel çatışmalarda doğrudan taraf olmasına yol açtı. Şii unsurlar – İran, Irak’taki Şiiler, Lübnan’daki Hizbullah çizgisi – sistematik olarak dışlandı. Bu ise sadece diplomatik izolasyon yaratmakla kalmadı, Türkiye’yi bölge içindeki mezhep savaşlarının parçası haline getirdi. Türkiye, birleştirici değil, ayrıştırıcı bir aktöre dönüştü.

İşin trajikomik yanı şu ki; bu mezhepçi politikalar “lider ülke Türkiye” sloganlarıyla meşrulaştırılmaya çalışıldı. Oysa sonuç tam tersiydi: Türkiye, Arap isyanları sürecinde Esad karşıtlığında Sünni gruplara destek vererek kısa vadeli bir nüfuz hesabı yaptı, ancak uzun vadede hem Esad’la ilişkileri hem de İran’la stratejik dengeyi tamamen kaybetti. Üstelik desteklenen grupların bir kısmı daha sonra radikalleşti, bir kısmı ise Türkiye’nin denetiminden tamamen çıktı. Bugün hâlâ bu yanlış müdahaleciliğin bedeli Suriye’nin kuzeyinde, İdlib’de, Tel Rıfat’ta ödenmeye devam ediyor.

Davutoğlu’nun ideolojik dış politika yaklaşımı, Baykan Sezer’in yıllar önce uyardığı gibi, Türkiye’yi bölgesel bağımlılık ilişkilerine gömülen, kendi dış politikasında özgür manevra kabiliyetini kaybeden bir aktöre dönüştürdü. Bu mezhepçi hevesler, Türkiye’yi ne bölgesel güç yaptı ne de küresel aktör. Aksine, ılımlı İslam’ın demokratik modeli olarak görülen Türkiye, dış basında ve diplomaside “sorunlu aktör”, “öngörülemez ortak” gibi tanımlarla anılmaya başlandı. Ne Arap dünyasında liderlik kazanıldı ne Batı ile ilişkiler geliştirilebildi. Elimizde kalan, yalnızlaşmış, kırılgan ve güvensiz bir dış politika mirası oldu.

Daha da kötüsü, bu vizyon yalnızca dış politikada değil, iç siyasette de kutuplaşmayı besleyen bir zemin yarattı. Mezhepçi refleksler sadece dışarıya değil, içerideki toplumsal dengelere de sirayet etti. Türkiye’de Sünni kimlik üzerinden şekillenen siyasi dil, Alevilere, laiklere ve muhaliflere yönelik dışlayıcı bir atmosferin normalleştirilmesine neden oldu. Dış politika vizyonu, içeride bir kültürel mühendislik aracına dönüştürüldü.

 “Stratejik Derinlik” adı verilen bu politik çukur, derinlikten yoksun, popülist romantizmle yoğrulmuş, tehlikeli bir yüzeysellikten ibaretti. Davutoğlu dönemi dış politikası, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca inşa ettiği diplomatik itibarını kısa sürede harap etti. Bu süreçte dış politika, devletin kurumsal aklından koparılarak kişisel bir ideolojik ajandaya dönüştürüldü. Ve bu ajandanın bedelini sadece diplomasi değil; Türkiye halkı, ekonomisi, güvenliği ve toplumsal bütünlüğü ödemeye devam ediyor.

Bugün yapılması gereken ilk şey, bu mezhepçi, tarihçi, müdahaleci anlayışla açık ve net bir hesaplaşmadır. Çünkü dış politika, kişisel hayallerin değil; ulusun çıkarlarının sahnesidir. Ve o sahnede, derinlik değil, ancak sağlam zeminle durulabilir.

.

Çözümsüzlüğün İradesi: Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan Politikalarının İflası

AKP’nin 2002’de iktidara gelişi, dış politikada “yeni bir sayfa” vaadiyle kurgulandı. Sözde “komşularla sıfır sorun”, “yumuşak güç”, “proaktif diplomasi” gibi kavramlar, başlangıçta Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini normalleştirme, AB ile üyelik sürecini canlandırma ve Ortadoğu ile daha derin entegrasyon kurma hamleleriyle eşleşti. Ancak 2025’e gelindiğinde Kıbrıs meselesi hâlâ çözülmemiş, Ege’deki gerilim neredeyse her yıl bir çatışma eşiğine gelmiş, Lozan ruhu yerle yeksan edilmiş, Türkiye uluslararası alanda yalnızlaşmış ve Doğu Akdeniz’deki enerji diplomasisi fiyasko ile sonuçlanmıştır.

Yazının bu seksiyonu Türkiye’nin 2002–2025 döneminde Kıbrıs ve Yunanistan politikalarını Baykan Sezer’in bağımlılık kuramı perspektifi, uluslararası ilişkiler disiplini, diplomasi, siyaset bilimi, politik psikoloji ve ekonomik-politik analizler ışığında tartışacaktır.

.

Kıbrıs: Annan Planı’ndan Statükonun Mezarlığına

2004 Annan Planı, AKP’nin dış politikada “normalleşme” söyleminin mihenk taşıydı. AKP, AB’nin desteğini alarak Kıbrıs’ta çözüm üreteceğini iddia etti. Ancak bu plan, Türkiye’nin tarihsel pozisyonunu geri plana iten, Rum tarafına tüm stratejik üstünlüğü veren, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) bir tür özür nesnesine dönüştüren bir “teslimiyet planı” idi. Türkiye, kendi iç kamuoyuna “barış hamlesi” olarak sunduğu bu planla aslında Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğini meşrulaştırdı ve kendi elini bağladı.

Burada Baykan Sezer’in vurguladığı yapısal çelişki devreye girer: Türkiye, Batı ile entegrasyon adına tarihsel-askeri kazanımlarını gözden çıkarabilecek kadar bağımlı bir dış politika zihniyetine sahiptir. Annan Planı’nın AKP tarafından desteklenmesi, Batı’nın gözünde “uyumlu İslamcılık” vitrini sunma arzusuydu. Ancak Güney Kıbrıs planı reddederken Türkiye ve KKTC “evet” dedi. Sonuç? Güney Kıbrıs AB üyesi oldu, Kuzey izolasyona mahkûm edildi, Türkiye ise Gümrük Birliği üyesi olarak kendi limanlarını Rumlara açmaya zorlandı.

Bu politik çelişki, AKP’nin dış politikasındaki sistemik bir zaafı da ifşa etti: Bir devletin dış politikası, liderinin kişisel fantezilerine ya da Batı merkezli “onay alma” saplantısına indirgenirse, milli menfaatler değil, dışarının rızası esas alınır. Kıbrıs’ta yaşanan tam da buydu. Erdoğan hükümeti, Batı’nın takdirini kazanma adına bir ulusal davayı feda etti. Üstelik bunu, kendi seçmen tabanının milli reflekslerini geçici medya illüzyonlarıyla uyuşturarak yaptı.

.

Ege Sorunu ve Yunanistan: Milliyetçilik Tiyatrosu, Diplomasi Felci

2002’den itibaren Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’de gerilim eksik olmadı. Kardak krizi gibi açık silahlı çatışma riskleri, NAVTEX savaşları, hava sahası ihlalleri ve sondaj gemileri üzerinden yürütülen jeopolitik müzakereler, diplomatik temasların yerini medya üzerinden yürütülen retorik savaşlara bıraktı. AKP ise bu alanda ne tutarlı bir diplomasi üretti ne de Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de oluşturduğu cepheleşmeye stratejik bir karşılık geliştirebildi.

Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’la birlikte AB’nin jeopolitik şemsiyesi altına girmesi, Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır, Fransa, ABD gibi aktörlerle ittifak kurması, Türkiye’yi adeta yalnızlaştırdı. Libya Mutabakatı gibi geçici çözümlerle bu yalnızlık bastırılmaya çalışıldı. Ancak gerçekte, Türkiye’nin çevresi bir anti-Türkiye bloğuyla örülüyordu. Diplomasi, bu süreçte bir enstrüman olmaktan çıkıp sadece iç politikaya oynanan bir milliyetçilik şovuna dönüştü.

AKP’nin Yunanistan politikasının temel psikopolitik açmazı, kendi iç kamuoyuna “dik durduk” imajı vermeye çalışırken, uluslararası alanda itibar kaybetmeye razı olmasıdır. Erdoğan yönetimi için dış politika, artık karşılıklı çıkar üretme alanı değil; içeride “milli beka” fetişizmi üzerinden konsolidasyon aracı haline geldi. Örneğin, Ayasofya’nın ibadete açılması, Lozan’ı hedef alan açıklamalar ya da “bir gece ansızın gelebiliriz” retoriği, Yunanistan’la değil, aslında seçmenle yürütülen bir psikolojik operasyondur.

.

Diplomasi Yerine Mizansen: Uluslararası Hukukun Erozyonu

Yunanistan’ın Doğu Ege adalarını silahlandırması, karasuları, kıta sahanlığı ve hava sahası gibi konularda Türkiye’nin itirazları, uluslararası hukuk çerçevesinde güçlü tezlere dayansa da AKP iktidarı bu hukuki argümanları etkin diplomasiyle birleştiremedi. Bunun yerine, her seferinde medya üzerinden ajitasyon, sert söylem ve tehdit politikası izlendi. Böylece Türkiye, haklı olduğu davalarda bile uluslararası kamuoyunda “agresif devlet” konumuna itildi.

Baykan Sezer’in teorik çerçevesi burada yeniden hayati hale gelir: Türkiye, bağımlı bir ülke olarak uluslararası hukuk zemininde değil, büyük güçlerin onayladığı pozisyonlar üzerinden kendi meşruiyetini inşa etmeye çalıştı. ABD, AB ya da Rusya hangi pozisyonda duruyorsa, Türkiye onun etrafında savrulmak zorunda kaldı. Bu, yalnızca bir güçsüzlük değil, aynı zamanda diplomatik strateji yoksunluğudur.

.

Ekonomi ve Enerji Bağlamı: Diplomasinin İflası

Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, Türkiye açısından önemli bir ekonomik ve jeostratejik fırsat oluşturabilirdi. Ancak Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail ve AB ile yaptığı anlaşmalar sayesinde Türkiye’yi bu tablonun dışına itti. AKP yönetimi ise Mavi Vatan gibi kavramları propagandif düzeyde köpürterek bir deniz stratejisi varmış gibi davrandı. Gerçekte ise enerji diplomasisi tamamen iflas etti. Türkiye’nin yürüttüğü sondaj faaliyetleri, siyasi ve ekonomik maliyeti artırdı; yatırımcıları kaçırdı, AB yaptırımlarını tetikledi.

AKP dış politikası burada da ekonomik rasyonalite yerine siyasal gösteri ekonomisine teslim oldu. Bayrak gösterildi, haritalar çizildi, gemi isimleriyle mitoslar yaratıldı; ama uluslararası arenada bir karış deniz hakkı dahi diplomatik zaferle sonuçlanmadı. Bu, diplomasi biliminin değil, politik fantezinin trajedisidir.

.

Psikopolitika ve Liderlik Kültü: Erdoğan’ın Savaşçı Narsizmi

AKP’nin Yunanistan ve Kıbrıs politikalarının lider odaklı karakteri, politik psikolojinin en temel uyarılarına kulak tıkamış bir haldedir. Erdoğan’ın dış politikada yürüttüğü “düşman üretme” stratejisi, Jung’un “gölge” arketipiyle birleşerek her dış aktörü içsel tehdit haline getirmiştir. Yunanistan, artık sadece bir Ege devleti değil; Erdoğan mitosunun iç politik düşmanlaştırma ritüelinin baş aktörüdür.

Bu narsistik liderlik modeli, uluslararası ilişkilerde istikrar değil, daima çatışma, daima kriz ve daima “zafer duygusu” arar. Ancak bu zaferler kâğıt üzerindedir; haritada ise yalnızlık, izalosyon ve itibarsızlıktan başka bir şey yoktur. AKP, Türkiye’yi diplomatik başarı değil, psikopolitik fetişizmle yönettiği bir dış politika mezarlığına dönüştürmüştür.

.

Coğrafyanın Laneti, Aklın Terkedilişi

2025’e gelindiğinde, Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan politikası, strateji değil refleks, diplomasi değil travma, hukuk değil ajitasyon, kazanım değil izolasyon üretmiştir. Ne Annan Planı sonrası Kıbrıs meselesi çözülmüş, ne Doğu Akdeniz’de enerji denkleminde bir pay alınmış, ne de Ege’de istikrarlı bir ilişki kurulabilmiştir. AKP’nin dış politikası, aslında Türkiye’nin coğrafi kaderini yönetmek değil; onu daha da ağırlaştırmak, daha da kırılganlaştırmak işlevi görmüştür.

Baykan Sezer’in belirttiği gibi, bağımlı devletlerin dış politikası, ulusal çıkar üretme değil, sistemin merkezine yaranma davranışlarıyla şekillenir. AKP’nin Kıbrıs ve Yunanistan politikası, tam da bu patolojik tablonun 21. yüzyıldaki en çarpıcı tezahürüdür: Ulusal davalar, liderin popülist şahsiyet kültüne; diplomasi ise iç politik psikodramalara kurban edilmiştir.

.

Ortadoğu’da Yanlış Bahar: Türkiye’nin Devrim İhracı ve Stratejik İflası

2011’de başlayan Arap isyanları, bölgenin yüz yıl sonra yeniden yazılan kader anlarıydı. Ancak bu süreci doğru okumak ile romantik bir tarihsel fanteziye kapılmak arasında kalın bir çizgi vardı. Türkiye’nin, daha doğrusu AKP iktidarının yaptığı şey, bu çizgiyi tümüyle yok sayarak isyanları bir “Osmanlı’nın rövanşı” olarak görmekti. Ne yazık ki bu yorum, tarihsiz, sınıfsız ve mezhepsel körlüklerle dolu bir politik idealizmin, ülkeyi büyük bir stratejik felakete sürüklemesinin önünü açtı.

AKP rejimi, Arap isyanlarını bir tür “Sünni uyanış” olarak kodladı. Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’deki halk hareketleri, demokrasi arayışından ziyade Müslüman Kardeşler benzeri siyasal İslamcı yapıların iktidara yürümesi olarak okundu. Türkiye, bu sürecin hem ideolojik sponsoru hem de ahlaki sözcüsü gibi davranmaya başladı. Oysa her ülkenin isyanı, kendi tarihsel bağlamı, sosyoekonomik yapısı ve yerel dinamikleri içinde özgündü. AKP bu farkları görmezden gelip her yere tek tip bir İhvan gözlüğüyle bakınca, kaçınılmaz olarak sahte devrimci coşkusunun altında ezildi.

.

Stratejik Derinlik Değil, Stratejik Serap: Erdoğan’ın Mısır Hezimeti

Erdoğan’ın 2011 sonrası Mısır politikasında sergilediği tutum, dış politikanın nasıl bir kişisel fanteziye, nasıl bir ideolojik körlüğe ve nasıl bir politik psikoz haline dönüştürülebileceğinin ibretlik örneğidir. Muhammed Mursi’nin seçim zaferini, Mısır’ın iç dinamiklerinden, ordu-sistem ilişkilerinden, elit yapısından, sınıfsal dengelerinden ve halkın tarihsel korkularından tamamen kopuk şekilde “İslamcı baharın nihai zaferi” olarak okuyan Erdoğan, kendi travmatik tarihsel arzularını Mursi’nin üzerine projekte etti. Onu adeta bir bölgesel kuklaya çevirdi. Ne var ki, tarih sosyal medya algısıyla yazılmıyor.

Erdoğan, Mursi’ye sanki Mısır’ı değil, Ümraniye Belediyesi’ni yönetiyormuş gibi talimatlar yağdırdı: “Dik dur eğilme, halk seninle!” retoriğiyle Kahire sokaklarını Ankara meydanlarına çevirdiğini sandı. Oysa Mısır ordusu, 1952’den beri yalnızca iktidarın değil, devletin kendisiydi. Mursi’ye aşılanan bu absürt cesaret, onun hem orduyla çatışmasına hem de laik kesimle restleşmesine yol açtı. Neticede, Mursi Erdoğan’ın “delikanlılık ithali”yle siyasi intihara sürüklendi; Sisi, darbesini yaptı, Erdoğan ise feci biçimde yalnızlaştı.

Bu dış politika manevrası, aslında bir diplomasi değil, bir ideolojik saplantının uluslararası düzleme taşınmasıydı. Erdoğan için Mısır, İhvan üzerinden İslam coğrafyasına liderlik fantezisinin laboratuvarıydı. Ancak bu fantezi, bölgesel güç dengelerini, ABD’nin, İsrail’in, Körfez’in çıkarlarını hiçe sayan bir akılsızlıkla yürütüldü. Sonuç mu? Türkiye, Arap dünyasında en itibarsız ülkeye dönüştü. Kahire’de adı anılmayan bir lider, Riyad’da itibarsız bir aktör, Doğu Akdeniz’de yalnız bir figür oldu.

Bugün Erdoğan’ın Mısır politikası, “Stratejik Derinlik”in değil, stratejik serabın, lider egosunun ve diplomatik cehaletin neticesidir. Mısır’da darbeyi değil, Erdoğan’ın kibirli fantezisini konuşmalıyız. Çünkü asıl darbe, dış politikaya yapılmış olandır: rasyonaliteye, dengeye, çok taraflılığa ve diplomatik hafızaya indirilen ağır bir darbe. Erdoğan Mısır’da bir müttefik değil, kendi gölgesini kovaladı. Ve sonunda o gölgenin karanlığında boğuldu.

Mursi yönetimi devrildiğinde, Türkiye o kadar taraf olmuştu ki, diplomatça davranmak bir yana, iç işlerine karışma suçlamalarına zemin hazırlayacak açıklamalara imza atıldı. Ankara, Kahire’de olanı bir darbe değil “kişisel hakaret” gibi algıladı. Sonuç: Türkiye’nin Mısır gibi kritik bir bölgesel güçle ilişkileri tamamen koparken, Arap dünyasında da “mezhepçi tarafgirliğin” simgesi haline gelmesi kaçınılmaz oldu.

Libya ise bir başka fiyaskoydu. Önce NATO müdahalesine destek verildi – ki bu karar başlı başına emperyal güçlere boyun eğmenin örneğiydi. Kaddafi’nin devrilmesinden sonra, bu kez Türkiye Trablus’a asker göndererek iç savaşın taraflarından biri haline geldi. Burada da izlenen politika çelişkiliydi: Hem Batı’nın müdahalesine onay verildi hem de sonrasında bu güçlerin siyasi tasarımlarına karşı çıkıldı. Wallerstein’in dünya sistemi analizine göre, Türkiye bu dönemde klasik anlamda merkez ülkelerin taşeronu gibi davranmış, ardından da taşeronluğun yan etkileriyle yüzleşmiştir: Saygınlığını kaybetmek, araçsallaştırılmak ve çıkarları başka güçlerce tanımlanmak.

Bu süreçte Türkiye’nin dış politikası, stratejik derinlik değil stratejik dağınıklık sergilemiştir. Ne bir uzun vadeli plan ne de realist bir çıkar hesabı vardır. Tam aksine, dış politika iç siyasetin bir uzantısı haline getirilmiş; Erdoğan’ın kişisel ajandası, Türkiye’nin ulusal çıkarlarının önüne geçirilmiştir. Devrim ihracı, dış politikayı bir “dava” meselesine dönüştürmüş, diplomasinin yerini hamasi nutuklar almıştır. Bugün hâlâ Türkiye’nin bölgedeki itibarı, bu ideolojik körlüklerin ve dış politikada yapılan bu sığ romantizmin bedelini ödemektedir.

Ayrıca, AKP’nin bu süreçte emperyalist güçlerle iş birliği yapmayan bir direnişçi aktör olduğu iddiası, gerçekle örtüşmemektedir. Türkiye, NATO’nun Libya’ya müdahalesinde Batı’nın yanında yer aldı; Suriye’de ABD ile koordinasyon içinde hareket etti; IŞİD’e karşı koalisyona katıldı. Ancak tüm bu adımlar, bağımsız bir dış politika yürütülüyormuş gibi sunuldu. Gerçekte ise Türkiye, merkez güçlerin belirlediği gündemin peşinden sürüklenen tepkisel bir taşeron oldu. Bu ikircikli duruş, hem Batı’nın gözünde güvenilirliği yok etti hem de bölge halklarının gözünde inandırıcılığını sildi.

Sonuç olarak 2011 Arap isyanları, Türkiye için bir fırsat değil, stratejik illüzyonların mezarlığı oldu. AKP, dış politikayı tarihsel misyon fantezileri, mezhepçi hezeyanlar ve iç politikaya yönelik güç mühendisliğiyle yürütmeye çalıştı. Ancak ne bölge halklarının ne de küresel güçlerin bu hayallere prim vereceği yoktu. Bugün, AKP iktidarının hâlâ süren yalnızlığı, diplomatik sıkışmışlığı ve bölgesel etkisizliği, Arap Baharı döneminde yapılan hataların doğrudan sonucudur.

Türkiye’nin Ortadoğu’ya “model ülke” olarak sunulmasından, “sorunlu ve güvenilmez ortak” haline gelmesine giden bu yolda, en büyük kaybeden Türk dış politikası değil, akıl, denge ve diplomasi olmuştur. Ve bu kaybın telafisi, sadece politikayla değil; tarihsel bir özeleştiriyle mümkündür.

.

Suriye Krizi: İç Savaşın Etrafında Dönen ‘Dış’ Politik Yıkım

AKP iktidarının Suriye politikası, çağdaş Türk dış politikasının en büyük stratejik ve etik iflasıdır. 2011 Arap isyanlarının yarattığı dalgaya kapılan Ankara, Suriye’de Esad rejiminin birkaç ay içinde çökeceğini öngörerek, bölgesel liderlik fantezileri eşliğinde iç savaşa adeta koşa koşa müdahil oldu. Ancak bu müdahale ne bir diplomasi başarısıydı ne de rasyonel bir jeopolitik hamleydi. Bu; mezhepçi, ideolojik ve neo-Osmanlıcı heveslerin dış politikaya tahakküm kurduğu, gerçeklikten kopmuş, tek taraflı bir kumardı.

AKP rejimi, Suriye politikasını bir “Sünni hilal” kurma hayaline bağladı. Bu hilalin merkezinde Türkiye’nin yer aldığı, Katar’dan Trablus’a, Şam’dan Gazze’ye uzanan bir eksen tasarlandı. Bu modelin dayandığı temel, mezhebi angajmandı. Sünni İslamcılığı bölgesel bir hegemonya aracı olarak kullanan bu yaklaşım, Suriye’deki Alevi-Nusayri, Hristiyan, Dürzi, Kürt ve laik Arap unsurların tümünü dışladı. Böylece Türkiye’nin “Suriye halkının dostu” gibi sunulan söylemi, aslında açık bir mezhepçi tarafgirlik ve tek tipçilik projesine dönüştü.

Suriye’de kurdurulmak istenen yeni rejim, sahada faaliyet gösteren cihatçı yapılar eliyle şekillendirildi. Ankara, bir yandan Esad’a karşı “özgürlükçü muhalefet” algısı yaratmaya çalışırken, diğer yandan El Nusra, Ahrar’uş Şam ve hatta IŞİD gibi örgütlerin büyümesine göz yumdu, lojistik ve sınır hareketliliği sağladı. Bu, yalnızca dış politikanın çöküşü değil; aynı zamanda uluslararası hukukun açık bir ihlaliydi. BM Şartı, Cenevre Konvansiyonları ve terörizme karşı küresel mutabakat, Türkiye’nin bu pozisyonunu açıkça gayrimeşru kıldı.

Politik psikoloji açısından, Suriye politikası Erdoğan rejiminin kişiselleşmiş dış politika anlayışının çarpıcı bir örneğidir. Esad’a karşı geliştirilen öfke söylemi, rasyonel değerlendirmelerin önüne geçmiştir. “Katil Esed” dili, diplomatik ilişkilerin değil, iç kamuoyuna dönük siyasal ajitasyonun ürünüdür. Erdoğan için Esad rejiminin yıkılması, yalnızca bölgesel dengeyle ilgili değil; kendi liderliğini “ümmetin kurtarıcısı” olarak kodladığı mitolojik anlatının da bir parçasıydı. Ne var ki, bu travmatik liderlik kurgusu, dış politikayı içeriye endekslemiş ve uluslararası yalnızlaşmayı derinleştirmiştir.

Nitekim Türkiye, aynı anda hem ABD hem de Rusya ile çatıştı. ABD, YPG’yi sahada IŞİD’e karşı en etkili güç olarak desteklerken (IŞİD, ABD merkezli emperyal düzenin bir sistematiğidir); Türkiye bu yapıya düşmanlık güderek sahada yalnızlaştı. Aynı şekilde, Rusya’nın 2015’te savaşa doğrudan müdahil olması, Türkiye’nin oyun alanını tamamen daralttı. 2015’te düşürülen Rus uçağı hadisesi, bu stratejik körlüğün zirvesiydi. Ankara, küresel güçlerle kavgalı; bölgeyle uyumsuz ve iç politikada kutuplaştırıcı bir dış politika yürütmeye başladı.

Baykan Sezer’in devletlerarası ilişkilerdeki bağımlılık ilişkilerine dair eleştirisi, bu tabloda daha da anlam kazanır. Türkiye, bir yandan NATO’nun taşeronluğunu yaparken, diğer yandan kendi emperyal fantezilerini İslamcılık üzerinden dayatmaya çalıştı. Ne merkez ülke oldu ne de çevreden çıkabildi. Netice: Hem uluslararası arenada prestij kaybı hem içeride milliyetçi-muhafazakâr ajandayı meşrulaştıran ama demokrasiyi tahrip eden bir otoriter inşa.

Ekonomik boyut da bu felaketin bir parçasıdır. Savaşın tetiklediği mülteci akını, Türkiye’yi sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda büyük bir krizle karşı karşıya bıraktı. Milyonlarca mülteciyi kayıt dışı sistemlere mahkûm eden Ankara, Avrupa’ya karşı bu kitleyi bir “pazarlık kozu” olarak kullanmaya başladı. Bu da diplomatik düzeyde etik dışı ve manipülatif bir araca dönüştü. İletişim stratejileri ise gerçeği gizlemeye odaklandı; kamuoyu dezenformasyonla yönlendirildi, devlet medyası savaşın nedenlerini tartışmak yerine hamaset pompaladı.

Sonuç olarak AKP’nin Suriye politikası, tarihsel, hukuki, diplomatik ve insani açıdan bir devlet aklı yoksunluğu örneğidir. Mezhepçilik, kişiselleşmiş liderlik, irrasyonel hedefler ve ideolojik körlükle şekillenen bu dış politika; Türkiye’yi sadece bölgesel izolasyona değil, iç politikada da bir krizler rejimi haline getirmiştir. Esad uzun süre düşmedi ama Türkiye çok şey kaybetti: itibarı, istikrarı, sınır güvenliği ve en önemlisi, dış politikada rasyonel aklı.

.

Suriye Sonrası Kurulan Rejim ve Türkiye’nin Tek Tipçilik Telkinleri: İdeolojik Hezeyanın Çok Boyutlu Eleştirisi

2011’de başlayan Arap isyanlarının ardından Suriye, yalnızca bir iç savaşın değil, aynı zamanda bölgesel aktörlerin ideolojik projeksiyonlarının çatıştığı bir satranç tahtasına dönüştü. Esad rejiminin yıkılmasıyla oluşan boşlukta, Türkiye’nin Suriye’de desteklediği Sünni merkezli yapı; demokratikleşmeyi değil, mezhepçi bir tahakküm modelini hedeflemiştir. Bu yapı, etnik ve mezhebi çeşitliliği yok sayan, toplumsal çoğulculuğu dışlayan, şiddeti siyasal iletişimin parçası haline getiren ve Türkiye’nin dayatmalarıyla şekillenen bir tek tipçi rejim hayalinin ürünüdür. Bu seksiyon, söz konusu modelin çok boyutlu ve çok disiplinli eleştirisini ortaya koymayı hedeflemektedir.

Türkiye’nin telkin ettiği yönetim modelinde “devletin bekası” söylemiyle meşrulaştırılan tekçi yapı, siyaset biliminin temel kabulü olan temsil ve meşruiyet ilkeleriyle taban tabana zıttır. Çoğulcu temsiliyet yerine, “makbul Sünni vatandaş” tanımı üzerinden kurgulanan siyasal yapı, Suriye’deki Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar, Dürziler gibi grupları potansiyel tehdit olarak sınıflandırmıştır. Bu yaklaşım, klasik Weberyen devlet tanımını tersine çevirerek, meşru şiddet tekelini etnik ve mezhebi temizlik aracı haline getirmiştir.

Diplomasi sanatı uzlaşı, denge ve karşılıklı tanıma üzerine kuruludur. Oysa Türkiye’nin Suriye’deki muhalefete verdiği destek, diplomasinin dilini şiddetin diliyle ikame etmiştir. Müzakereci çözüm yolları yerine rejim değişikliğine dayalı maksimalist talepler, Türkiye’yi arabulucu değil, taraf yapmıştır. Bu pozisyon, Türkiye’nin geçmişte sahip olduğu arabulucu ve güvenilir aktör rolünü tamamen ortadan kaldırmıştır.

Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikası, uluslararası hukukun birçok normunu ihlal etmiştir. Özellikle BM Antlaşması’nın 2. maddesi, devletlerin iç işlerine karışma yasağını içerir. Cihatçı unsurlara verilen lojistik ve istihbarat destekleri, Türkiye’yi fiilen silahlı gruplarla iş birliği yapan bir aktöre dönüştürmüş; bu da savaş suçlarına dolaylı ortaklık anlamına gelmiştir. Türkiye’nin, Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal eden eylemleri, sadece bir dış politika hatası değil, aynı zamanda uluslararası suçtur.

Suriye’deki tek tipçi model, sosyolojik olarak bir “kültürel soykırım” girişimidir. Siyasal kimliği yalnızca Sünnilik üzerinden tanımlamak, diğer kimlikleri kamusal alandan dışlama ve potansiyel terörist ilan etme sonucunu doğurmuştur. Türkiye’nin telkin ettiği bu model, Şam’da Baasçılığın baskıcı yanlarını taklit ederken, daha dar ve selefi bir ideolojik çerçeveyle harmanlanmıştır. Siyasal İslamcı milliyetçilik, Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de toplumsal bölünmeyi derinleştirip krize sokmuştur.

Türkiye’nin Suriye politikası, Erdoğan’ın liderlik takıntısıyla şekillenmiştir. Esad’a yönelik kişisel öfke, dış politikayı duygusal tepkiselliğin esiri haline getirmiştir. Neo-klasik realizmin lider odaklı dış politika analizleri de bu süreci, Erdoğan’ın Esad’a yönelik kişiselleşmiş düşmanlığıyla açıklar. Politik psikolojide “liderin narsistik savunma mekanizmaları” olarak tanımlanan bu durum, makro düzeyde ülkenin çıkarlarının önüne geçmiş; diplomasi, bir kişinin öfke terapisine dönüşmüştür. Türkiye kamuoyuna Suriye politikası bir “fetih hikayesi” gibi sunulmuş, lider kültü üzerinden toplumsal hipnoz yaratılmıştır.

Türkiye’nin Suriye politikasında iletişim stratejisi; hakikat sonrası (post-truth) dönemin tipik bir tezahürüdür. Gerçekler yerine ideolojik kurguların dolaşıma sokulduğu medya düzeninde, cihatçılar “muhalif savaşçılar”, katliamlar “özgürlük mücadelesi”, sürgün edilen azınlıklar ise “insani kayıplar” olarak sunulmuştur. Bu, Gramsci’nin hegemonya kavramıyla örtüşen bir şekilde, rızanın zorla değil, anlatı yoluyla inşa edilmesini ifade eder. Ancak bu anlatı çökmüştür; çünkü hakikat, nihayetinde kendini dayatır.

Suriye politikası, Türkiye ekonomisi üzerinde devasa bir yıkım yaratmıştır. 4 milyondan fazla mülteci, ucuz işgücü olarak sistematik biçimde istismar edilmiş; emek piyasasında güvencesizlik artmıştır. Aynı zamanda, askeri harcamalar, silahlanma ve sınır ötesi operasyonlar için yapılan bütçe transferleri, sosyal devlet harcamalarını törpülemiştir. Kamu kaynakları, mezhepçi yayılmacılığın finansmanına tahsis edilmiştir. Bu da neoliberal savaş devletinin inşası anlamına gelmektedir.

Baykan Sezer’in yapısal determinizmi, Türkiye’nin bu politikalarının emperyal sistemdeki yarı-sömürge konumuyla doğrudan bağlantılı olduğunu gösterir. Türkiye, Suriye politikasında özne olmaktan çok, Batı sisteminin taşeronluğunu üstlenmiştir. Bu taşeronluk, emperyal vizyonun bir parçası olarak Suriye’deki rejim inşasına da yansımıştır. Ayrıca Frankfurt Okulu’nun eleştirel kuramları, bu süreci ideolojinin egemenliğinde akıl ve etikten kopmuş bir rasyonalitenin zaferi olarak tanımlar.

Suriye’de Esad sonrası kurulan yapıya Türkiye’nin verdiği destek, yalnızca bir dış politika tercihi değildir. Bu, Türkiye’nin kendi içindeki otoriterleşme sürecinin dışa yansıması, kendi tek tipçi rejim modelini ihraç etme çabasıdır. Ancak bu çaba, insan hakları ihlalleri, mezhepçilik, savaş suçları ve diplomatik yalnızlıkla sonuçlanmıştır. Türkiye’nin Suriye politikası, stratejik derinlik değil, ideolojik sığlıkla büyük bir çukur üretmiştir. Bugün geldiğimiz noktada, bu politikanın artık savunulacak hiçbir tarafı kalmamıştır.

Bir devlet, başka bir devlete yalnızca askeri değil, ideolojik saldırıda da bulunuyorsa ve bu saldırı etnik/mezhebi temizlikle sonuçlanıyorsa; orada sadece dış politika değil, insanlık suçu vardır. Türkiye, Suriye’de aynaya bakmıştır; gördüğü şey, kendi içindeki tekçi, otoriter, tahammülsüz ve mezhepçi devlet tahayyülünden başkası değildir.

.

Atlantik’in Kararsız Çocuğu: Türkiye’nin Batı ile Krizi, Rusya ile Teslimiyeti

21. Yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken, Türkiye’nin dış politika serüveni ne Avrupalı bir istikrar hikâyesi ne de Avrasyacı bir yükselişin destanı olarak anılacaktır. Aksine, AKP iktidarının yönettiği bu dönem, jeopolitik savrulmanın, ideolojik zigzagların ve stratejik bağımlılıkların özetidir. Türkiye, bir türlü karar veremeyen, hangi medeniyet dairesine ait olduğunu kestiremeyen, Batı’ya küsüp Doğu’ya yanaşan; ama orada da kendi kimliğini bulan değil, yeni bir bağımlılık ilişkisine razı olan kararsız bir çocuk gibi davranmıştır.

“Batı” ile yaşanan kriz, AKP’nin dış politikada iddia ettiği “çok yönlülüğün” değil; içerideki otoriter dönüşümün, dışarıya yansıyan krizlerle maskelenmesinin ürünüdür. Özellikle 2005’te başlatılan AB müzakereleri, birkaç yıl içinde sadece bir vitrinden ibaret kaldı. İlk başta yargı reformları, ifade özgürlüğü ve demokratikleşme adımlarıyla Brüksel’in gözü boyandı; fakat bu evre, kısa sürede otoriter restorasyonun ön sözü haline geldi. 2013 Gezi Direnişi ile Türkiye’nin Batı’da algılanışı değişti: “Model ortak” etiketi hızla “dengesiz ve kontrolsüz müttefik”e dönüştü.

Gezi protestoları, yalnızca iç politik bir kriz değil; Batı’nın Türkiye’ye dair demokratik umutlarının da fiilen bittiği noktadır. Sonrasında 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ve ilan edilen OHAL ile Ankara, tüm demokratik kurumları askıya alırken; dış politikada da “dış komplolar” retoriğine sarılarak Batı karşıtı bir ajandayı meşrulaştırmaya çalıştı. Bu dönemde Türkiye, artık NATO’nun “liberal demokrat” ayağından çok, “otoriter sapması” haline geldi. Erdoğan rejimi, Batı’nın “normatif gücü”nden rahatsızdı. Çünkü normlar, hesap sorar; hukukun üstünlüğü, sansüre karşı çıkar; çoğulculuk, tek adamlığı tehdit eder.

İşte tam bu kriz anlarında AKP iktidarının sığ stratejik aklı devreye girdi: Batı’yla yaşanan her gerilim sonrası yüzünü Doğu’ya, özellikle Rusya’ya çevirmek. Fakat bu bir medeniyet tercihi ya da çok kutuplu dünya vizyonu değildi; sadece yeni bir sığınak arayışıydı. Türkiye, Batı ile çatıştıkça Rusya ile “flört”e başladı; ancak bu flört, eşitler arası bir stratejik yakınlaşmadan ziyade, Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığını artıran asimetrik bir ilişkinin inşasıydı.

Bu çarpık yakınlaşmanın en sembolik örneği 2017 yılında Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerinin alınmasıdır. Bu hamle, NATO müttefiklerini şoke etmiş, Washington’la ciddi bir diplomatik kriz doğurmuş ve Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasıyla sonuçlanmıştır. Fakat daha önemlisi, bu gelişme Türkiye’nin Batı’dan kopmakla kalmayıp, stratejik öngörüsüzlüğünü güvenlik alanına da taşıdığını göstermiştir. S-400’ler hâlâ aktif şekilde kullanılmamakta, milyonlarca dolar çöpe gitmiş, ancak Moskova Erdoğan rejimi üzerinde elini güçlendirmiştir.

.

Batı’nın İkiyüzlülüğü, Türkiye’nin Körlüğü: Çürümüş Bir Stratejik Ortaklık Üzerine Polemik

Batı’nın Türkiye’ye karşı yıllardır sürdürdüğü sözde müttefiklik politikası, aslında diplomatik bir müsamere, güvenlik maskesi altında yürütülen post-kolonyal tahakküm oyunundan ibarettir. Hava ve füze savunma sistemleri meselesi bu tiyatronun en çıplak halidir. Türkiye yıllarca “ittifak hukuku”na sadık kalıp NATO’dan sistem talep etti, ama karşılaştığı şey yalnızca oyalama, aşağılanma ve stratejik sabotajdı. Hukukun değil çıkarların kutsandığı bu Batılı düzen, Türkiye’yi tam anlamıyla çaresizliğe sürükledi. Ne Almanya’dan ne ABD’den ne de başka bir NATO ülkesinden işleyen bir savunma sistemi alabildi. Çünkü Batı için Türkiye, eşit bir müttefik değil ne zaman hizaya gelirse okşanacak ne zaman itaatsizlik ederse cezalandırılacak bir “taşeron”du.

Peki Türkiye bu tablo karşısında ne yaptı? Rasyonel bir güvenlik doktrini mi geliştirdi? Hayır. Aksine, yıllarca hor görüldüğü Batı’ya karşı çocukça bir öfke refleksiyle Rusya’ya yanaştı. 2017’de S-400’leri almak gibi stratejik akıldan uzak, duygusal bir kararla kendi güvenliğini pazarlık nesnesi haline getirdi. Üstelik milyonlarca dolar ödeyip aldığı sistemleri kullanamıyor, çünkü kullanırsa NATO’dan daha da dışlanacak. Kullanmazsa, Rusya karşısında sürekli bir şantaj tehdidi altında yaşayacak. Yani hem Batı’nın oyuncağı olmayı bırakabildi hem de Rusya’nın kuklası olmaktan kurtulamadı.

F-35 programından atılmak, aslında bir sonuç değil, bir ifşa süreciydi: Türkiye’nin Batı ile ilişkisi eşitlik temelinde değil, itaate dayalıydı. Fakat esas rezalet, bu kopuşun Türkiye’yi bağımsızlaştırmaması; aksine daha da savrulmuş, vizyonsuz ve dışa bağımlı hale getirmesidir. Savunma sanayi hamleleri, tüm bu stratejik körlüğün üzerini örtecek bir makyajdan ibaret kalma riski var.

Sonuç olarak, Batı kendi ahlaki ve hukuki çöküşünü Türkiye’yi oyalayarak maskelemeye çalıştı; Türkiye ise bu aşağılanmayı dış politikada duygusal hamlelerle yanıtlayarak kendi aklını berhava etti. Ortada iki büyük başarısızlık var: Biri küresel düzenin ahlaksızlığı, diğeri yerel rejimin akılsızlığıdır. Ve her iki taraf da birbirine bakarak kendi çürümüşlüğünü meşrulaştırıyor.

.

Türkiye bu sorunlar karşısında ne yapabilirdi?

Türkiye’nin çözüm olarak yapması gerekenler, ne Batı’nın uydusu olmaktan ibaret bir dış politikaya sığınmak, ne de Batı’dan hüsrana uğrayınca Rusya veya Çin gibi otoriter bloklara savrulmak olmalıydı. Gerçek bir çözüm, ilkesel, öngörülü ve bağımsız bir stratejik aklın inşasında yatıyordu. Peki Türkiye ne yapabilirdi?

Türkiye, Batı’ya veya Doğu’ya tam angaje olmak yerine, kendi eksenini inşa eden bir dış politika mimarisi geliştirmeliydi. Ne NATO’dan körü körüne kopmalıydı ne de ona göbekten bağlı kalmalıydı. Stratejik çok yönlülük (multi-vector diplomacy), büyük devlet olmanın temelidir. Bağlantısızlık politikası gibi görünen ama aslında egemenlik temelli bir denge siyaseti yürütülebilirdi.

1980’lerden itibaren dışa bağımlı askeri yapılanmayı sorgulayıp, 2000’lerde değil, çok daha önce kendi füze, radar, elektronik harp sistemlerini geliştirme vizyonunu kurumsallaştırmalıydı. Bugünkü savunma sanayi hamleleri önemli ama geç kalınmış ve siyasallaştırılmıştır. Gerçek bir teknolojik bağımsızlık, parti propagandasından değil, bilimsel ve uzun vadeli planlamadan geçerdi.

Karar alma süreçleri kişiselleştirilmemeli, kurumlar arası denge ve denetimle işler hale getirilmeli, dış politika kurumsal akılla yönetilmeliydi. Bugün olduğu gibi bir kişinin duygularına veya iktidarının bekasına göre savrulan değil, halkın ve devletin uzun vadeli çıkarlarına göre işleyen bir dış politika oluşturulabilirdi.

Türkiye, Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanlar’da “büyük güçlerin ajandası”na eklemlenmek yerine, bölge ülkeleriyle çatışmaları değil iş birliklerini temel alan, kendi önerisini ortaya koyan bir barış mimarisi geliştirebilirdi. Bölgeyi vekalet savaşlarının değil, ortak güvenliğin ve kalkınmanın alanı haline getirmeye çabalayabilirdi.

Kendi içinde hukukun üstünlüğünü, özgürlükleri ve kurumsal istikrarı tesis etmeden, dışarıda hiçbir ülke size güven duymaz. İçeride otoriterleşen bir rejimin dışarıda itibarlı olma şansı yoktur. Türkiye, güvenlikçi paranoyalara saplanmak yerine demokratik ve hukuki meşruiyetini güçlendirerek çok daha sağlam bir diplomatik konum kazanabilirdi.

Türkiye ne Batı’ya körü körüne bel bağlamalıydı ne de Batı’dan dışlanınca panikleyip Rusya’ya sarılmalıydı. Gerçek çözüm, dış politikayı bir “restleşme oyunu” olmaktan çıkarıp, derin devlet aklıyla ve toplumsal meşruiyetle yeniden kurmaktı. Bugün elimizde kalan şey, ne Batı’dan saygı gören bir Türkiye, ne Doğu’da güven veren bir ortak: Sadece güvensiz, kırılgan ve savruk bir ülke. Çözüm, bunu tersine çevirecek cesaretli bir akıldır.

.

Diplomaside Kumpas ve İtibar Suikastı

9 Mart 2020’de Moskova’da yaşanan diplomatik skandal, yalnızca bir protokol krizi değil, aynı zamanda Türkiye’nin dış politikada içine düştüğü vahim güçsüzlüğün acı bir göstergesidir. Erdoğan’ın Putin tarafından kameralar önünde dakikalarca ayakta bekletilmesi, sıradan bir protokol “aksaklığı” olarak geçiştirilemeyecek kadar ağır ve bilinçli bir diplomatik nezaketsizliktir. Rusya bu sahneyi dünyaya servis ederek Türkiye’ye açıkça “haddini bil” mesajı vermiştir.

Bu olay, iki ülke arasındaki “eşit düzeyli ortaklık” söyleminin içinin ne kadar boş olduğunu gözler önüne sermiştir. Ankara’nın Rusya karşısında sergilediği edilgen ve tepkisiz tutum, Türkiye’nin yalnızca sembolik değil, stratejik düzeyde de irade zafiyeti yaşadığını göstermektedir.

Olay sonrası yapılan “Putin herkesi bekletir” türü savunmalar, meselenin ciddiyetini anlamaktan uzak, teslimiyetçi ve küçük düşürücü bir diplomatik aklı yansıtmaktadır. Oysa uluslararası ilişkilerde semboller, en az sözler ve anlaşmalar kadar güçlüdür. Erdoğan’ın bekletilmesi, Türkiye’nin dış politikadaki yalnızlığının ve çaresizliğinin canlı bir sembolü haline gelmiştir. Bu tablo, Türkiye’nin büyük güçlerle kurduğu ilişkilerde ne denli kırılgan ve istikrarsız bir zeminde durduğunu sert biçimde ortaya koymaktadır.

AKP iktidarının “stratejik derinlik” vizyonu, burada tam anlamıyla çöküşe uğramıştır. Çünkü derinlik, sabır ve diplomasi gerektirir; AKP ise iç siyasete odaklı popülist reflekslerle dış politikayı şekillendirmeye çalışmıştır. Erdoğan yönetimi için dış politika, seçmen konsolidasyonunun bir aracı, “millî beka” söyleminin dış cephesidir. Bu yüzden Batı’ya karşı geliştirilen her kriz, içeride milliyetçi histeriyi artırmak için araçsallaştırılmıştır. Yani dış politika artık devlet aklının değil, iç politik ajitasyonun sahasıdır.

Bu noktada Baykan Sezer’in uyarıları daha da anlam kazanır. Sezer’e göre Türkiye, hiçbir zaman bir medeniyetin taşıyıcısı olamamış; sistem dışı bir özne değil, sistemin periferik müttefiki olarak kalmıştır. AKP’nin iddialı söylemleri — “dünyaya yön veren Türkiye”, “bağımsız dış politika”, “yeni dünya düzeni” — aslında bu marjinal pozisyonun üzerini örten makyajlardır. Gerçekte ise Türkiye, Batı’ya bağımlılığını çözmeden Doğu’ya yönelmiş; fakat orada da bağımlılığın başka bir türünü yeniden üretmiştir.

Rusya-Türkiye ilişkilerinde yaşanan enerji bağımlılığı, bu savrulmanın ekonomik boyutunu da gözler önüne serer. Akkuyu Nükleer Santrali, Türk Akımı doğalgaz boru hattı gibi projelerle Türkiye, Rusya’nın ekonomik etkisine daha da açılmıştır. Üstelik bu projelerin tamamında Türkiye, eşit bir taraf değil; taşeron ve müşteri konumundadır. Hangi demokratik ülke, kendi topraklarında inşa edilen nükleer santral üzerinde hiçbir mühendislik, teknik ve idari denetim hakkına sahip olmadan bu projeye evet der? Sözde millî menfaatler için yapılan bu anlaşmalar, tam bağımlılığın diplomatik kılıfla pazarlanmasından başka bir şey değildir.

Sadece ekonomi değil, dış politikanın iletişim düzlemi de bu savrulmadan nasibini almıştır. Türkiye, Erdoğan rejimi altında dış dünyaya karşı iletişimini “düşmanlaştırma”, “ihanet” ve “üst akıl” gibi komplo teorileriyle kurar hale gelmiştir. Bu ise diplomasi dilinin yerini, propaganda dilinin alması demektir. Artık büyükelçiler değil, trol hesaplar ve havuz medyası üzerinden yürütülen bir dış ilişkiler stratejisi vardır. AKP iktidarı, dış politikayı devletler arası çıkar dengesi değil; duygu siyaseti üzerinden kurmakta, seçmeni “onur”, “bağımsızlık”, “direniş” gibi kelimelerle manipüle etmektedir.

Bu yönelimin politik psikoloji düzlemindeki karşılığı ise, kolektif bir “değersizlik paranoyası” ve “haklıyken yalnız kalma” mitidir. Erdoğan yönetimi, Batı ile yaşanan her gerilimi Türkiye’nin “kıskanıldığı”, “bastırılmak istendiği”, “yükselmesinin engellenmeye çalışıldığı” gibi travmatik kodlarla yorumlamaktadır. Bu, sadece irrasyonel değil; aynı zamanda politik olarak toksik bir yaklaşımdır. Çünkü toplumun dış dünyaya bakışını düşmanlaştırır, diplomasi yerine intikam duygusunu koyar.

Uluslararası hukuk açısından da Türkiye’nin yönelimi, evrensel normlardan uzaklaşmak şeklinde olmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, sözleşmelerin tek taraflı iptali (örneğin İstanbul Sözleşmesi), hukukun üstünlüğü ilkelerinin dış politikada görmezden gelinmesi, Türkiye’yi hukuksuz bir aktör pozisyonuna itmiştir. Bu da Türkiye’nin uluslararası meşruiyetini giderek aşındırmaktadır.

Sonuç olarak AKP’nin dış politikası, içeride otoriterleşmeyi konsolide etmek için araçsallaştırılan bir alana dönüşmüştür. Batı ile kriz, esasen demokrasiden kaçıştır. Rusya ile flört ise bu kaçışın yeni patronuna sığınma biçimidir. AKP yönetimi, Atlantik’in “kararsız çocuğu” olmaktan çıkıp; artık otoriter Avrasya’nın sorunlu taşeronu haline gelmiştir. Ne tam Batılı ne tam Avrasyalı ne bağımsız ne eşit; sadece kendi iktidarını korumak için yön değiştiren bir yönetim pratiği söz konusudur.

Bu politik hattın bedeli, yalnızca diplomatik itibar kaybı değil; aynı zamanda Türkiye’nin stratejik özerkliğini yitirmesi, kurumsal kapasitesinin çürümesi ve küresel belirsizlik karşısında savunmasız kalmasıdır. Bu artık dış politika değil; bir ülkenin jeopolitik intiharıdır.

.

Dış Politika Değil, PR Ajansı: AKP’nin Diplomasi Maskaralığı

Diplomasi bir sanattır: akılla yönetilir, sabırla yürütülür, kurumlarla kurumsallaşır. Fakat Türkiye’de AKP döneminde bu sanat, billboard afişlerine, miting kürsülerine ve sosyal medya trollerine terk edilmiştir. Türkiye’nin dış politikası artık stratejik akıl ya da ulusal menfaat üzerine değil; PR çalışmaları, medya algısı ve siyasi ajitasyon ve manipülasyonlar üzerine kurulmuştur. Bu da bizi şu trajik ama kesin sonuca götürür: Türkiye, dış politikayı terk etmiş, onun yerine iç kamuoyunu tatmin edecek bir iletişim gösterisine yönelmiştir. Üstelik bu iletişim, hakikate değil kurguya, müzakereye değil çatışmaya, itidale değil histeriye dayalıdır.

AKP rejiminin dış politikasında artık tecrübeli diplomatların yerini niteliksizleştirilmiş imam hatipli danışmanlar, müzakerenin yerini provokasyon, stratejik belgelerin yerini tweetler almıştır. Stratejik düşüncenin, ulusal çıkar hesaplarının ya da çok taraflı diplomasinin yerini, Erdoğan’ın kişisel gündemi, seçime endeksli nutukları ve “dış güçler” paranoyası almıştır. Sonuç mu? Uluslararası itibarı dibe vurmuş, ittifak ilişkileri zedelenmiş, hiçbir küresel platformda ciddiye alınmayan, sadece bağırarak dikkat çekmeye çalışan bir ülke.

Dış politika, AKP rejimi için asla dışarıyı kazanmak için değil, içerideki tabanı konsolide etmek için bir araçtır. Erdoğan ne zaman iç politikada zor durumda kalsa, bir kriz yaratır: Almanya ile medya polemiği, Fransa ile karikatür kavgası, Yunanistan ile mülteci restleşmesi, ABD ile yaptırım oyunu… Liste uzar gider. Ancak dikkat edilirse bu krizlerin tamamı “iletişimsel” düzlemde yürütülür; sahici müzakere, stratejik hedef, uzun vadeli kazanım yoktur. Sadece anlık infial yaratacak başlıklar, hamasi nutuklar ve sosyal medya kampanyaları vardır.

Bu noktada Foucault’nun “iktidar ve söylem” ilişkisinden yola çıkarak şunu söylemek kaçınılmaz: AKP rejimi dış politikayı, hakikati inşa etmek için değil, korku üretmek için kullanıyor. Simgesel düşmanlar yaratılıyor: “Batı bizi kıskanıyor”, “İslam düşmanları saldırıyor”, “dış güçler ekonomimizi çökertmek istiyor”. Bu söylemler, bir yandan halkı sindiriyor, diğer yandan lider kültünü besliyor. Gerçek bir diplomatik zafer yerine, düşmanlarla dolu bir dünya karşısında dimdik duran “reis” miti yaratılıyor. Bu ise diplomasinin değil, despotizmin iletişim modelidir.

Dış politikada ciddi meselelerin iç politikaya peşkeş çekilmesi sadece anti-stratejik değil; aynı zamanda ahlaki bir çürümedir. Örneğin, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile mülteci mutabakatı, bir insan hakları sorunu olarak değil; “kapıları açarız ha!” tehdidiyle ele alındı. Bu, milyonlarca insanın acısını, Erdoğan’ın elinde şantaj malzemesine dönüştürdü. Aynı şekilde Doğu Akdeniz’deki enerji krizleri, uluslararası hukuk çerçevesinde değil, iç kamuoyuna “kararlılık gösterisi” olarak sunuldu. Oysa fiiliyatta Türkiye diplomatik masada yalnız kaldı, caydırıcılık değil yalnızlık üretti.

Dışişleri Bakanlığı’nın kurumsal hafızası da bu süreçte büyük ölçüde tasfiye edildi. Osmanlı’dan bu yana gelen bürokratik diplomasi geleneği; liyakatsiz atamalarla, kariyer dışı büyükelçilerle, dış politika yerine içeriye çalışan PR danışmanlarıyla yerle bir edildi. Bu artık bir devlet değil, algı yöneten bir şirket yapısıdır. Hedef, sonuç almak değil, algı yaratmak; sorun çözmek değil, kriz üretip “dik durduk” diyebilmektir.

Bu iletişimsel dış politika modelinin maliyeti, yalnızca diplomatik değil, ekonomik olarak da yıkıcıdır. Her kriz, TL’nin değerini düşürür, yatırımcıyı kaçırır, ticari ilişkileri daraltır. Ama Erdoğan rejimi için bu bile sorun değildir; çünkü bu düzen, ekonomik rasyonaliteye değil, duygusal kurgulara yaslanır. Dış politikada başarı artık “kaç tweet atıldı”, “kaç ülkeye posta koyuldu”, “mitingde kaç kez ‘üst akıl’ denildi” ile ölçülmektedir.

Peki bu yıkım niçin inşa edildi? Çünkü AKP’nin ihtiyacı olan dış politika değil, içeride krizle beslenen bir iktidar anlatısıdır. Normalleşmiş, istikrarlı ve öngörülebilir bir dünya, bu iktidar için tehdittir. Oysa kaotik bir dış ortamda, içerideki güvensizlik, sürekli değişen düşmanlar ve kurtarıcı lider miti sayesinde Erdoğan kendi iktidarını yeniden üretebilir. Bu nedenle diplomasi değil, kriz makinesi çalıştırılır. Uzlaşı değil, restleşme pompalanır. Ve tüm bu süreçler PR ajansları, havuz medyası ve trol orduları eliyle halka “zafer” gibi sunulur.

Türkiye’de dış politika artık yoktur. Onun yerinde, içeriye bakan, dışarıyı düşmanlaştıran, diplomatik aklı değil medya şovunu merkeze alan bir iletişim düzeni vardır. Bu düzen hem Türkiye’nin uluslararası saygınlığını tüketmiş hem de içeride halkı gerçeklerden koparıp bir korku evrenine hapsetmiştir. Diplomasinin yerini PR almışsa, o ülkenin aklı değil kamerası çalışıyordur. Ve kamera asla gerçeği göstermez; sadece isteneni çeker. AKP’nin dış politikası da budur: Gerçek değil, kurgulanmış bir gösteri.

.

Taşeron Empati: Paralı Maceralar, Sembolik Prestij ve AKP’nin Dış Politikadaki Hegemonya Fiyaskosu

AKP’nin yirmi yılı aşkın iktidar sürecinde dış politikasını şekillendiren temel dinamikler, geleneksel devlet aklından ve diplomatik rasyonellikten kopmuş, yerine ideolojik ajitasyon, şovmenlik ve pragmatik taşeronluk geçmiştir. Bu kopuşun en belirgin görünümleri ise Katar, Somali, Libya ve Azerbaycan gibi seçilmiş ülkelerdeki politikalarda ortaya çıkmıştır. Bu dönem, sert güç gösterileri, sembolik üslere dayalı prestij arayışları ve ‘satın alınabilir’ ittifaklarla tanımlanan bir dış politikanın başarıdan çok biriktirdiği istikrarsızlıklarla hatırlanacaktır.

AKP’nin Katar ile kurduğu ilişki, klasik anlamda stratejik ortaklık ya da tarihsel bağların ürettiği bir dayanışma değil, daha çok rejimsel panik anlarında devreye giren ‘kriz kredisi’ protokolüne dayanır. 2018 döviz krizinde Katar’ın vaadettiği 15 milyar dolarlık destek paketi, ekonomik anlamda sönük, siyasi anlamda ise külliyetli öneme sahipti: bu, ‘yalnızlaşan adam’ın son çırpınışıydı. Aynı Katar, 15 Temmuz sonrasında medya ortaklıkları, savunma sanayi yatırımları ve saray diplomasisiyle Ankara’nın iç politikasına entegre oldu. Bu durum, dış politikanın reel analizlerle değil; siyasi kurtarıcılık ve ideolojik simbiyozla şekillendirildiğinin göstergesidir.

Somali, Sudan ve Libya’daki varlık ise “sert güç diplomasisi”nin görüntüsel izdüşümüdür. Somali’deki askeri üs, Özbekistan ya da Endonezya’daki eğitim üniteleriyle karşılaştırıldığında, sıfır ekonomik katma değer ve maksimum sembolik gösteriyle işleyen bir yapıdır. Bu üsler, Türkiye’nin ‘taşeron imparatorluk’ fantezisini tüm dünya görüş alanına sunar; içerideki milliyetçi kamuoyuna ise ‘güçlü liderliğin dış tezahürleri’ olarak pazarlanır. Ancak ne yazık ki bu üslerin diplomatik getirisi yoktur; sadece saray gazeteciliği için manşet malzemesidir.

Libya’daki gürültülü müdahale ise dış politikanın taşeronlaşmasının zirvesidir. Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verilen destek, sahada Suriye’den devşirilen paralı milislerle sağlanırken, diplomasi masasında Rusya ve Mısır’a karsı şah mat pozisyonuna dönüştürülmüştü. Ancak bu destek, BM çerçevesi dışında, uluslararası hukukla çelişen, Türkiye’yi bir ‘bölge destabilizatörü’ olarak yaftalayacak kadar riskliydi. Libya, Türkiye için dış politikadan çok, saray rejiminin maskülenlik gösterisine dönüşmüştü. Yani tanklar yürüdü, ama diplomasinin sesi kısıldı.

Azerbaycan ile ilişkiler ise daha karmaşık bir zeminde ele alınmalıdır. 2020 Karabağ Savaşı, Türkiye’nin sahada aktif rol aldığı, SİHA teknolojisiyle askeri paradigma değişimine katkı sunduğu bir savaş olarak sunuldu. Ancak bu katkı, Azerbaycan’ın Rusya’yla denge siyasetine entegre olmasıyla sınırlı kaldı. Ankara, Bakü ile kurduğu askeri-siyasi ilişkide, kendi çıkarlarından çok yozlaşmış Aliyev Ailesi’nin iktidar tahkimine hizmet etti. Nihayetinde Karabağ savaşı, Ankara için PR; Bakü için jeopolitik kazançtı.

Bu dış politika yönelimlerini Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisiyle okumak oldukça açıklayıcıdır. Gramsci’ye göre hegemonya, salt zorlama değil, rıza üzerinden inşaa edilir. AKP rejimi ise bu hegemonya oluşumunu, dış politikada rıza değil korku ve sıkışma üzerinden üretmeye çalışmıştır. Katar’dan Libya’ya kadar uzanan bu çeper stratejiler, dış dünyada sürdürülebilir bir hegemonya kurmamış; içerideki seçmen psikolojisini mobilize etmeye yönelmişti. Yani dış politika, içerideki iktidar çevresini tahkim aracına dönüşmüştü.

Bütün bu süreçleri Baykan Sezer’in periferiden merkeze sıçrayamayan modern Türkiye analizine yerleştirirsek tablo daha da berraklaşır. Sezer’e göre Türkiye, Batı sistemine entegre olmaya çalışırken hep ‘taşeron’ bir pozisyonda kalmıştır. AKP, bu taşeronluğu postkolonyal bir gurur perdesiyle maskelerken, fiilen daha da derinleştirip yaygınlaştırmıştır. Katar’a bağımlılık, Somali’de şov, Libya’da vekalet savaşı, Azerbaycan’da PR… Bunlar, büyük devlet vizyonu değil; büyük komplekslerin dış politikadaki yansımasıdır.

Netice itibariyle AKP dış politikayı, jeostratejik rasyonaliteyle değil, ideolojik fantezi ve çıkar ilişkileriyle şekillendirmiştir. Bu politikanın arkasında ne kurumsal hafıza vardı ne de çok taraflı diplomasi aklı. Yerine, medyatik krizler, militarist şovlar ve seçmen odaklı propaganda yerleştirilmiştir. Dış politikadaki her adım, içerideki güç süretinin uzantısı olarak okunmuş; dolayısıyla da istikrar yerine kaos, dostluk yerine şartlı ittifak, strateji yerine reaksiyon üretilmiştir.

Bu düzlemde, Türkiye’nin dış politikadaki sözde sert güç hamleleri, esasta birer zayıflık göstergesidir. Taşeronluk, diplomasi değil; acziyetin parayla görünmez kılınmasıdır. Ve bu durum, AKP sonrası için büyük bir temizlik, yeniden kurgu ve şeffaflık gerektiren bir enkaz bırakmaktadır.

.

Hukuksuzluğun Dış Politikası: Erdoğan Rejiminin Meşruiyet İflası

AKP iktidarının dış politikasındaki çöküş, yalnızca stratejik körlükle değil, çok daha derin bir krizle, yani uluslararası hukukta yaşanan sistematik ve bilinçli çöküşle tanımlanmalıdır. Erdoğan rejimi, yirmi yılı aşkın süredir dış ilişkilerde yürüttüğü hamlelerle, sadece diplomasiyi değil, hukukun evrensel ilkelerini de lime lime ederek uluslararası sistemde bir “güvenilmez aktör”e dönüşmüştür. Bu durum, Türkiye’yi sadece dışarıda yalnızlaştırmakla kalmamış, içeride hukuk devleti normlarını da felce uğratmıştır. AKP döneminin dış politikasına ilişkin en trajik gerçek şudur: Türkiye’nin sınır ötesi hamleleri, savaş değilse bile daimî bir “meşruiyet ihlali” halidir.

Suriye’ye yönelik askeri müdahaleler bunun en çıplak örneğidir. Uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan “devletlerin egemenliğine saygı” ilkesi, Erdoğan’ın Esad’la kişisel çatışması uğruna pervasızca çiğnenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye topraklarına girmesi, hiçbir zaman Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayıyla gerçekleşmedi. NATO mutabakatlarına aykırı, BM ilkelerine aykırı, hatta Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalara aykırı bu adımlar, sadece Esad rejimini değil; uluslararası sistemi de Türkiye’ye karşı pozisyon almaya itmiştir. Erdoğan’ın “güvenli bölge” kavramı, mültecileri Avrupa’ya karşı şantaj aracı olarak kullanmak dışında bir anlam taşımamıştır.

Oysa “güvenli bölge” söylemi ne güvenlik sağlar ne de bölgeye dair bir strateji içerir. Bu kavram hem insan haklarını hem de devlet aklını ayaklar altına alan bir şantaj politikasıdır. Mültecileri hem Avrupa’ya tehdit unsuru hem de pazarlık kozu olarak kullanan bu yaklaşım, Türkiye’yi uluslararası dilenciliğe mahkûm etmiştir. Erdoğan rejimi, “kapıları açarız” diyerek Batı’ya gözdağı verirken, bir yandan da milyonlarca Euro’luk fonlar karşılığında Türkiye’yi “göçmen hapishanesi” rolüne maruz bırakmıştır. Bu ikiyüzlü tutum ne ahlaki ne de siyasi bir derinliğe sahiptir. Güvenli bölge kisvesi altında yapılan, aslında iç politikada milliyetçi kitlelere şov yaparken, dış politikada Batı’nın mülteci bekçisi olmaya razı olmaktır. Bu, devlet onurunun ve halkın güvenliğinin, günübirlik çıkarlar uğruna peşkeş çekilmesidir.

Libya meselesi de farklı değildir. Uluslararası tanınırlığı sorgulanan bir hükümete (UMH) koşulsuz destek verilmiş; bu destek, sahada paramiliter milislerin konuşlandırılması, Suriye’den ithal savaşçılarla sağlanmıştır. Bu vekalet savaşında Türkiye, uluslararası hukuku sadece esnetmekle kalmamış, onu eğip bükerek bir tür “devlet sponsorluğunda paralı asker rejimi” inşa etmiştir. Bu model ne diplomatik akılla ne de meşruiyetin evrensel ilkeleriyle bağdaştırılabilir. Türkiye, bu politikayla sadece kendini değil, destek verdiği yapıların da uzun vadeli istikrarını sabote etmiştir.

Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilimler ise Türkiye’nin uluslararası deniz hukukuyla tereddütler yaratan, maksimalist ve çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik agresif manevralarının sonucudur. Mavi Vatan söylemi, içeride kahramanlık mitoslarına tahvil edilirken, dışarıda Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail’le aynı anda düşmanlık kuran bir yalnızlaşma stratejisine dönüşmüştür. Bu agresyon, Türkiye’yi sadece diplomatik açıdan değil, enerji koridorları ve deniz yetki alanları açısından da dezavantajlı konuma sürüklemiştir.

Erdoğan rejimi, uluslararası hukuk kurumlarını da açıkça hedef almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Osman Kavala hakkında verdiği kararları uygulamamakta ısrar eden iktidar, yalnızca bireysel özgürlükleri ihlal etmekle kalmamış, aynı zamanda AİHM sistemini tanımadığını fiilen ilan etmiştir. Bu, Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi nezdinde bile itibar kaybetmesine neden olmuştur. Diplomatik misillemeler, büyükelçi krizleri ve mahkeme kararlarının tanınmaması, Türkiye’yi kuralsız bir aktör, yani uluslararası sistemin “problemli çocuğu” konumuna sokmuştur.

Bu bağlamda Erdoğan rejiminin dış politika yaklaşımı, Carl Schmitt’in “egemen olan, istisnayı belirleyendir” ilkesini çarpıtarak içselleştirmiş görünmektedir. Erdoğan için istisna, kuralın yerine geçmiş; uluslararası hukuk ise sadece güçlüye hizmet ettiği sürece muteber kabul edilmiştir. Bu perspektif, reel politik ile nihilizm arasında sıkışmış, ulusal çıkar kılığına bürünmüş keyfiliğin dış politikadaki tezahürüdür.

Baykan Sezer’in analizlerine dönersek, Türkiye’nin sistemsel olarak merkeze entegre olamayan bir “çevre devleti” olduğunu söylemesi bugün daha da anlam kazanıyor. AKP, bu yapısal çevresellikten çıkmak yerine onu mutlaklaştırmış, bir tür “taşeron diplomasi” anlayışını kutsamıştır. Uluslararası hukukla çatışan her adım, içeride seçim öncesi mobilizasyon malzemesi olarak kullanılmış, dış politika halkın gözüne sokulan bir propaganda aparatına dönüşmüştür. Bu noktada artık dış politika değil, dış PR’dan söz etmek gerekir.

Uluslararası hukukun bu denli araçsallaştırılması ve itibarsızlaştırılması, yalnızca bugünün değil, geleceğin de sorunudur. Türkiye, Erdoğan sonrası dönemde küresel arenada güven inşa etmekte ciddi sorunlar yaşayacaktır. Hukuku yok sayarak şekillendirilmiş dış politika, uluslararası aktörlerin hafızasında uzun süre kalacak bir güvensizlik ve izolasyon mirası bırakmıştır. Bu mirasın bedeli, sadece jeopolitik kayıplarla değil; uluslararası finans, yatırım ve diplomatik kredibilite açısından da ağır olacaktır. Erdoğan rejimin tarumar ettiği diplomatik sistematiğin restore edilip tekrardan itibar kazanması çok olacaktır.

Erdoğan rejimi döneminde Türkiye’nin dış politikası yalnızca stratejik değil, hukuki anlamda da büyük bir iflasa sürüklenmiştir. Uluslararası hukuk, bu rejim tarafından değil saygı, açıkça alay konusu edilmiştir. Bu, Türkiye’nin değil, sadece AKP’nin dış politikasıdır. Ve tıpkı içeride olduğu gibi, dışarıda da en büyük zararı geride kalan toplum ve kurumlar görecektir.

.

Baykan Sezer Perspektifi: Devlet, Medeniyet ve Bağımlılık

Baykan Sezer’in dış politika analizleri, Türkiye’nin Batı’ya yöneliminin tarihsel bir zorunluluktan değil, ideolojik bir tercihten ibaret olduğunu vurgular. Bu yaklaşım, özellikle AKP iktidarının çelişkili dış politika serüvenini anlamada sarsıcı bir açıklık sunar. AKP’nin yirmi yılı aşan iktidarında Türkiye’nin bağımsız bir dış politika geliştirdiğini iddia etmek, olsa olsa hayal gücüne fazla güvenmek olur. Zira, Sezer’in olgusallaştırdığı ilkeye ters hareket eden iktidar, dış politikada ne Batı’ya yerleşebildi ne Avrasya’ya tutunabildi. Ortaya çıkan şey, “medeniyetler arasında köprü” değil, düpedüz bir “medeniyetler arası boşlukta sürüklenme”dir.

AKP rejimi, Batı ile kriz yaşadıkça bir tür refleksle Avrasya’ya yönelmiş; Putin’le yakınlaşmış, Şangay İş birliği Örgütü’ne göz kırpmış, Çin ile alternatif bir eksen denemiştir. Ancak tüm bu hamleler, stratejik derinlikten değil, taktiksel paniklerden doğmuştur. NATO’dan kopamayan, AB ile ipleri bir türlü koparamayan; ama aynı zamanda Rusya’dan S-400 alacak kadar çelişkilere gömülmüş bir dış politika: işte AKP’nin dış dünyadaki portresi budur. Bu zikzaklı, tutarsız ve günü kurtarmaya odaklı çizgi, Türkiye’yi hiçbir ittifakta güvenilir bir ortak yapmamış, tam tersine her iki blokta da şüpheli ve yalnız bir aktöre dönüştürmüştür.

Baykan Sezer’in “entelijansiyanın dış politikada etkin rol oynaması” gerektiği yönündeki tespiti, AKP döneminde adeta ayaklar altına alınmıştır. Dış politika üretimi, akademik birikimden, sosyolojik analizden ve tarihsel perspektiften yalıtılmış; yerine Saray’a bağlı, liyakatsiz, ideolojik fanatik ve cahil danışmanların eline bırakılmıştır. Bu da Türkiye’nin sadece diplomatik değil, entelektüel anlamda da izole olmasına neden olmuştur. Yüzeysel ideolojik kabuller, medya manşetleri ve seçim takvimine endeksli hamlelerle şekillenen dış politika, büyük devlet tahayyülü değil, büyük bir devlet yanılsamasıdır.

AKP’nin dış politikasındaki bu bağımlı ve sıkışmış yapı, aslında Baykan Sezer’in uyarılarının ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Türkiye, Batı’ya göbekten bağlı ama Batı tarafından dışlanan; Avrasya’ya göz kırpan ama orada da kalıcı olamayan bir “jeopolitik melezliğe” hapsolmuştur. Bu melezlik, dış politikada esneklik değil, ilkesizlik doğurmuştur.

Sonuç olarak, Baykan Sezer’in perspektifinden bakıldığında AKP’nin dış politikası, bağımsızlık illüzyonuyla süslenmiş bir bağımlılık halidir. Devlet aklının yerini Saray aklı; tarihsel stratejinin yerini günübirlik şovlar almıştır. Bu ise Türkiye’yi, sadece coğrafi değil, zihinsel olarak da bir çıkmaz sokakta bırakmıştır. Bu çıkmazdan kurtulmak için önce dış politika değil, onun aklını üreten yapılar değiştirilmelidir.

.

Türkiye-ABD İlişkilerinin Eleştirel Analizi: Çaresizlik, Pragmatizm ve Hegemonya

Türkiye ile ABD arasında 2002 sonrası kurulan ilişkiler ağı, yalnızca bir müttefiklik ilişkisinin inişli çıkışlı tarihini anlatmakla kalmaz; aynı zamanda “küresel patronluk” ile “bölgesel kullanışlılık” arasındaki çarpık hiyerarşinin, “çaresiz pragmatizm”le “hegemonik disiplinin” çarpışmasını da sahneye koyar. Bu sürecin merkezinde, Türkiye’nin dış politikasında strateji üretemeyen, her kriz anında iç siyasetin devasa iktidar kaygılarına gömülen, ABD karşısında ise tehditkâr söylemlerle birlikte diz çöken bir siyasal akıl vardır. 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali sürecinde yaşanan “1 Mart Tezkeresi” krizi, bu ilişkinin genetik kodlarını açığa çıkaran tarihi bir eşiktir: ABD, üs ister, Türkiye “8.5 milyar dolarlık rüşvet” talep eder, Meclis direnince Washington’da tokatlar masaya iner. O günden bugüne Türkiye-ABD ilişkileri, Gramsci’nin “zorla rıza arasında kurulan hegemonik alan” teorisinin sahadaki karşılığına dönüşmüştür. Türkiye, ABD karşısında bir yandan itaat etmekte, öte yandan bu itaati iç kamuoyuna “bağımsızlık” diye pazarlamaktadır. İşte yazının bu seksiyonu, 2002’den 2025’e kadar Türkiye’nin ABD ile kurduğu çarpık, asimetrik ve ikiyüzlü ilişkiyi, eleştirel kuramlar ışığında, kırılganlık, bağımlılık, hegemonya ve siyasi psikoz bağlamlarında teşrih masasına yatıracaktır.

.

Çöküşün Eşiğinde Pragmatizm: 2003 Tezkeresi ve “Ulufe Diplomasi”

AKP iktidarının ilk yıllarında yaşanan 1 Mart Tezkeresi krizi, Türkiye-ABD ilişkilerinin doğasına dair net bir ipucu sundu. ABD, Irak’a girecekti ve Türkiye’ye, kendi topraklarının işgal için kullanılmasını teklif etti. Karşılığında 8,5 milyar dolarlık bir “yardım” teklif edildi. Bu, bağımlılık teorilerinin klasik bir örneğidir: Emperyal merkez, çevre ülkeyi parayla hizaya sokmak ister. Türkiye ise bu teklifi, iktidarını tahkim edecek bir “ulufe” gibi gördü.

O günlerde Erdoğan’ın 1 Mart tezkeresi için “memur maaşlarını ödeyemeyiz” diyerek milletvekillerini tehdit etmesi, siyasi ahlaktan ve devlet ciddiyetinden yoksun bir tutumdu. Ekonomik korku salarak savaş tezkeresi çıkarmaya çalışmak, AKP iktidarının ne denli çaresiz ve pervasız hale gelebileceğini o günlere gösteren bir işaretti. Ancak TBMM, bu şantaj siyasetine boyun eğmeyerek tarihi bir duruş sergilemiş, Türkiye’nin bağımsızlığına ve onuruna yakışan bir kararla bu utancı reddetmiştir.

ABD ise bu “itaatsizliği” unutmadı; Türkiye, diplomatik ve psikolojik bir yalnızlığa itildi. Bu kriz, Gramsciyen hegemonya teorisiyle açıklanabilir: ABD, sadece askeri ve ekonomik güçle değil, aynı zamanda “rızayı” da yönetmek zorundaydı. Türkiye’deki halkçı muhalefetin varlığı bu hegemonik rızayı kırdı; ama bedeli ağır oldu. Türkiye, kendini “cezalandırılan müttefik” pozisyonunda buldu.

Bu noktada Türkiye’nin dış politikasında gelişen “çaresizlik diplomasisi”, yani kendi egemenliğini korumaktan aciz ama ABD ile tamamen de ipleri koparamayan arada kalmışlık hali, dönemin temel karakteri haline gelir. Realpolitik ile bağımlılık arasına sıkışmış bir dış politika: ne direnebilen bir aktör ne de teslim olmuş bir piyon.

2002 sonrası ABD dış politikası, Bush döneminde “ya bizimlesin ya da teröristlerle” mottosu ile doruğa ulaşan saldırgan bir hegemonya biçimi sergiledi. Türkiye, bu dikotomi içinde “kırılgan müttefik” konumuna sıkıştı. AK Parti iktidarı, bu kırılganlığı fırsata çevirmeye çalıştı; ideolojik tutarlılık yerine pragmatik manevralarla ABD ile dalgalı bir ilişki kurdu. FETÖ’nün Washington’daki etkinliği, PYD’ye verilen açık destek, S-400 krizinin ardından Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması gibi örnekler, bu ilişkiyi yer yer çatışmalı, yer yer utanç verici bir bağımlılık ilişkisine dönüştürdü.

ABD, hegemonik araçlarını yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik düzlemde de kullandı. CAATSA yaptırımları bir tür “ekonomik idam fermanı” niteliğindeydi. Bu yaptırımlar, Türkiye’nin Batı’ya alternatif arayışlarına verdiği cezaydı. Hegemonya teorisine göre bu bir “disiplin mekanizması”dır: yoldan çıkan çevre ülke, cezalandırılarak hizaya sokulur. Türkiye, bu cezalandırmayı milliyetçi retorikle göğüslemeye çalıştı, fakat pratikte S-400’leri depolara kaldırarak yeniden “bağımlı ortak” rolüne döndü.

Türkiye’nin ABD karşısındaki en kırılgan noktası, ekonomik bağımlılığıdır. 2003 yılında talep edilen 8.5 milyar dolarlık yardım, neoliberal bağımlılığın açık ifadesiydi. AKP iktidarı, iktisadi kalkınmayı borçlanmaya, sıcak para akışına ve dolara endeksli büyümeye dayandırdı. Bu model, Türkiye’yi ABD Merkez Bankası (FED) politikalarının tutsaklığına sürükledi. FED faiz artırdığında Türk Lirası değer kaybetti, yabancı yatırımcılar kaçtı, cari açık büyüdü.

İran ambargosu nedeniyle ABD’nin Halkbank davası üzerinden uyguladığı baskı, Türkiye’nin finansal sistemini felce uğrattı. Devlet, kendi bankasını ABD’nin yargı sisteminden koruyamaz hale geldi. Bu, hukuki değil, siyasi bir saldırıdır ve Türkiye buna karşı hiçbir bağımsız refleks gösterememiştir. Ne bağımsız bir mali politika ne de alternatif bir finansal blok (örneğin BRICS) ile anlamlı bir iş birliği geliştirilmiştir. Türkiye, IMF’siz IMF programı uygularken bile, ABD’nin finans kapitaline göbekten bağlı kalmıştır.

NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, bu askeri gücüne rağmen ABD karşısında sürekli “arka kapıdan” muhatap alınan bir ortak olmanın öfkesini yaşamıştır. Bu, diplomatik literatürde “küçük ortak sendromu” olarak adlandırılabilir. Her zirvede geri plana itilen, kendi güvenlik kaygılarına kulak asılmayan, ama aynı zamanda cepheye sürülen bir ülke.

Erdoğan’ın Trump’la kurduğu kişisel ilişki bu tıkanmışlığı bir nebze aşmak istemiştir. Trump, Türkiye’ye “baba-oğul” ilişkisi içinde yaklaşırken, Erdoğan da iç politikada bunu “dünya liderliği” pazarlaması olarak kullanmıştır. Ancak bu kişiselleştirilmiş diplomasi, Biden döneminde çökmüştür. Kurumsal diplomasiye dönen ABD, Erdoğan’ın otoriter rejimiyle mesafe koymuştur. Türkiye ise bu değişimi okuyamayan, diplomasiyi hâlâ “tek adam diplomasisi” zanneden bir ülke pozisyonuna sıkışmıştır. Psikolojik çıkmaz ise derindir: Türkiye, ABD’ye tam teslim olamaz ama tam anlamıyla karşı da çıkamaz. Bu ikilem, dış politikayı bir tür nörotik daireye dönüştürür.

ABD’nin PKK/PYD’ye verdiği silah desteği, uluslararası hukukun apaçık ihlalidir. Terör örgütlerine silah sağlayan bir ülke, “müttefik” olabilir mi? Türkiye bu soruyu yıllardır sorar ama hiçbir uluslararası hukuk mekanizmasına başvurmaz. Çünkü bilir ki, bu mekanizmalar da ABD hegemonyasının uzantısıdır.

Gülen’in iade edilmemesi meselesi de aynı hukuki ikiyüzlülüğün ürünüdür. ABD, “hukukun üstünlüğü” bahanesiyle FETÖ elebaşını korurken, aslında Türkiye üzerindeki baskı aracını elinden bırakmak istememektedir. Uluslararası hukuk, bu bağlamda bir maske, hegemonik tahakkümün yumuşak zırhıdır.

Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumlara güvenmediği için hiçbir hukuki girişimde bulunmamaktadır. Çünkü sistemin “tarafsız” olmadığını, Batı’nın siyasi çıkarlarına göre işlediğini iyi bilmektedir. Ancak bu farkındalık, onu alternatif uluslararası hukuk rejimleri geliştirmeye yöneltmemiştir. Türkiye, sadece şikâyet eden ama karşı-pozisyon geliştiremeyen, pasif bir mağdur rolüne razı olmuştur.

2002-2025 Türkiye-ABD ilişkilerinin eleştirel analizi bize bir gerçeği göstermektedir: Türkiye, kendini ne tam bağımlı ne de tam bağımsız bir pozisyona yerleştirebilmiştir. Wallerstein’ın dünya sistemi teorisi açısından bakıldığında, Türkiye yarı-çevre bir ülkedir: zaman zaman yükselir, ama merkeze asla ulaşamaz. Gunder Frank’in bağımlılık teorisine göre ise Türkiye, sürekli merkezden medet uman, kriz anlarında kendini ABD’nin “küresel sadaka sistemine” bağlayan bir devlet aygıtı geliştirmiştir.

AKP’nin ABD karşısındaki pragmatizmi, aslında bir strateji değil, çaresizlik kılığına sokulmuş taktikçilikten ibarettir. Bağımlılık ilişkisini kırmak için alternatif bir diplomasi geliştirilmemiş, Rusya ile gerilimli flörtler, Çin ile hayalperest iş birliği projeleri dışında ciddi bir “karşı blok” inşa edilememiştir. Oysa BRICS benzeri yapılar, Türkiye için emperyal kuşatmayı kırmanın veya esnetmenin araçları olabilirdi. Ancak bu da içerideki otoriter yapının çıkarlarıyla çatıştığı için rafa kaldırılmıştır.

Türkiye, ABD’nin sadık uşağı mı yoksa dirençli rakibi mi? Ne yazık ki cevap ne birinci ne ikinci şık: Türkiye, efendisinden azar işitip yine kapısında bekleyen “itaatkâr öfke”nin temsilcisidir. Uluslararası ilişkilerde bu pozisyona “serseri müttefik” denir: Dengeleri tehdit edemez ama her an kriz çıkarma potansiyeliyle “dizginlenmesi gereken” aktör olur. İşte 2002’den 2025’e kadar yaşanan da budur.

Sonuç olarak Türkiye-ABD ilişkileri, gerçek anlamda bir strateji üretmeyen, “ulufe dilenen dilenci diplomasisi” ile hegemonik tahakküm arasında sıkışmış bir vasallığın trajik hikâyesidir. Bu ilişkiden çıkış ancak anti-emperyalist, halkçı, çoğulcu ve bölgesel dayanışma eksenli yeni bir diplomatik tahayyül ile mümkündür. Aksi halde Türkiye, “küresel patronun haşarı kullanışlı aparatı” olmaya devam edecektir.

.

Çöküşün Diplomatik Haritası: Erdoğanizmin Uluslararası Enkazı

2025 itibariyle Türkiye’nin dış politikası, bir zamanlar “bölgesel güç”, “medeniyet havzası”, “stratejik derinlik” gibi hamasi sloganlarla pazarlanan bir illüzyonun, uluslararası alanda çırılçıplak kalmış hâlidir. AKP iktidarının dış politika serüveni; sahte büyüklük hezeyanlarıyla beslenmiş, stratejik derinlik yerine yüzeysel taktik oyunlarla örülmüş, diplomatik sanat değil, retorik cambazlığıyla yürütülmüş bir çöküş tablosudur. Bugün elimizde kalan ne komşularla sıfır sorun ne bölgesel liderlik ne de küresel saygınlık; yalnızca stratejik yalnızlık, güven yitimi ve itibarsız bir devlet pratiğidir.

AKP’nin dış politika pratiği, devlet aklıyla değil, narsist lider aklıyla; diplomatlar eliyle değil, cahil danışmanlar, troller ve medya mühendisleri eliyle yürütülmüştür. Dışişleri Bakanlığı, liyakatli kadroların değil, ideolojik sadakatle seçilmiş figürlerin kişisel kariyer sahnesine dönüştürülmüş; kurumsallık, keyfiliğe feda edilmiştir. Burada uluslararası ilişkiler biliminin en temel varsayımlarından biri –devletin çıkarı ile bireysel psikolojinin ayrıştırılması– açıkça ihlal edilmiştir. Erdoğan’ın kişisel öfkeleri, retorik takıntıları, ontolojik korkuları ve siyasi taktik hesapları dış politikayı belirleyen temel parametreler hâline gelmiştir.

Baykan Sezer’in “Türk dış politikası Batı’ya eklemlenmiş bir taşeronluktur” tespitini AKP dönemine uyguladığımızda, bu eklemlenmenin çok daha karmaşık ama aynı ölçüde patetik bir hâl aldığını görürüz. Zira AKP, Batı’ya bağımlılığı retorik düzeyde eleştirirken; fiiliyatta NATO’nun ileri karakolu olmaya, ABD’ye stratejik roller sunmaya, Avrupa ile ekonomik bağımlılığı sürdürmeye devam etmiştir. Retorikte emperyalist karşıtlığı dillendirirken, pratikte emperyalist odaklara göz kırpan bir ikiyüzlülük sergilemiştir. Bu “stratejisizliğin stratejisi”, aslında hiçbir zaman bir dış politika vizyonu üretmedi; yalnızca iç politika mühendisliği için kullanılan, manipülatif ve reaksiyoner bir araç işlevi gördü. Dış siyaset, iç politik hedefler için araçsallaştırıldı.

AKP’nin dış politikasında belirgin olan şey, rasyonalite değil nevrotikliktir. Suriye krizinde Esad karşıtlığı üzerinden girişilen hamleler; Mısır’da Müslüman Kardeşler’e destekle Arap dünyasının geri kalanını karşıya alma; Libya’da ikircikli ittifaklar, Katar’la yapışık ikili ilişkiler; Körfez ülkeleriyle ve Suudi Arabistan’la inişli çıkışlı, şantaja açık diplomatik manevralar; Azerbaycan dışında Türk dünyasına duyarsızlık… Bunların her biri politik tutarlılığın değil, ruhsal nevrotik gelgitlerin, kimlik krizlerinin ve ideolojik fantezilerin dışavurumudur.

Bu süreçte iletişim stratejileri, içeride “dış güçler”, “üst akıl”, “dünya bize karşı” gibi paranoyak temalar üzerinden halkı konsolide etmek için kullanılmış; dış politika, aslında bir iç politika söylemi olarak araçsallaştırılmıştır. Politika değil, söylem üretilmiş; başarı değil, algı inşa edilmiştir. Uluslararası alanda yaşanan her kriz, içeride birer zafer anlatısına dönüştürülerek hem başarısızlıklar örtülmüş hem de lider kültü inşa edilmiştir. Bu manipülasyon stratejisi, halkın uluslararası ilişkiler okuryazarlığını yok etmiş; eleştirel aklı bastırmış, sadece alkış ve rıza üretmeyi hedefleyen bir iletişim cehennemi yaratmıştır.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında ise Türkiye, Suriye sınır ötesi operasyonları, Libya müdahalesi, Doğu Akdeniz’deki agresif hamleleri ve mülteci meselesinin bir “şantaj silahı”na dönüştürülmesi gibi uygulamalarla hem evrensel hukuk normlarıyla hem de bölgesel istikrar ilkeleriyle çelişmiştir. Bu durum, Türkiye’nin yalnızca Batı nezdinde değil, İslam dünyası ve Asya’daki diğer aktörler arasında da bir güvensizlikle karşılanmasına yol açmıştır. Dış politikadaki bu istikrarsızlık, ekonomiye de doğrudan yansımış; sermaye kaçışı, yabancı yatırımcı güveninin sarsılması ve finansal kırılganlık gibi sonuçlar doğurmuştur.

Sonuç olarak, 2002’den 2025’e uzanan AKP dış politikası, strateji yoksunu, kurumlar dışı, kişiselleşmiş, travmatik ve irrasyonel bir dış ilişkiler modelinin başarısız anatomisidir. Sözde “büyük Türkiye” rüyaları, jeopolitik kabuslara dönüşmüştür. AKP’nin geride bıraktığı şey bir diplomatik miras değil, diplomatik bir yıkım haritasıdır. Ve bu harita, yalnızca Erdoğanizmin değil; modern Türkiye’nin uluslararası sahnedeki en kırılgan, en tutarsız, en itibarsız dönemine işaret etmektedir. Bu enkazın yeniden inşası, ancak hakikatle, akılla ve radikal bir yüzleşmeyle mümkün olacaktır — ki bu da Erdoğan sonrası dönemin en acil dış politika ödevidir.

.

————————

(1) Bir şeyin parçaları birbiriyle çelişiyor ve tek bir tutarlı hikâye oluşturmuyorsa, o şey inkonsistendir.