SESSİZLİKLE KAPLI BİR DİLİN COĞRAFYASINDA YAŞAMAK
İmdat DEMİR
İnsanın kendi sesine karşı sağırlaşması, yalnızca duyu organlarının biyolojik yıpranmasıyla açıklanacak bir şey değildir. Bu sağırlık, daha çok içte biriken gürültünün, kendi varoluşumuzun derin kuyularında yankılanan, susturulamayan uğultunun eseridir. O uğultu, kimi zaman pişmanlıkların kırık fay hatlarından sızar; kimi zaman arzuların, doyurulmamış ihtirasların göğsümüzde biriken basıncıyla patlayan sessiz fırtınalardan… Ve insan, işte o uğultunun içinde, kendi hakikatinin sesini işitemez olur. Bu durum, sadece bireysel bir psikoloji değil, aynı zamanda kolektif bir ruh hâlidir: Tıpkı sisin Karadeniz kıyılarını kapladığı sabahlar gibi, her şey göz önünde ama görünmezdir.
Çocukluğumun Doğu Karadeniz köylerinde, insanların hem çok konuşup hem de birbirini duymadığı sohbetler olurdu. Akşamüstleri köy meydanında erkekler tespihleriyle politikadan havadan sudan bahsederlerdi; ama aslında her biri kendi iç monoloğunu sürdürürdü. Kadınlar, fındık sepetlerini sırtlarında taşırken, yan yana yürür ama çoğu zaman yalnızca birbirinin nefesini hissederdi. Gürültü, yalnızca seslerde değil, bakışlarda, jestlerde, suskunluklarda da vardı. Çayın demli kokusu, yağmurun teni yalayan soğuk damlaları, horonun davetkâr ritmi… Hepsi bir fon gürültüsü gibi insanın bilincinde birikirdi.
Bu içsel gürültünün kökleri, modern hayatın hızına bağlanabilir belki; fakat ben bu fenomenin çok daha eski, arkaik bir kaynağı olduğuna inanırım. İnsanoğlu, varoluşu boyunca kendisiyle konuşmaktan korkmuştur. Çünkü içten gelen ses hem çıplak hem acımasızdır. Tıpkı yaylada çakan şimşeğin karanlığı yarıp gökyüzünü bembeyaz etmesi gibi, iç ses de bir anlığına tüm yalanları, tüm maskeleri silip atar. Ama biz, o aydınlanmanın şiddetine dayanamayız.
Doğu Karadeniz kültürü, bu içsel gürültüyü bastırmak için sayısız yöntem geliştirmiştir. Kemençenin tiz sesi, yalnızca bir müzik değil, dağların yalnızlığına karşı yükselen bir savunma hattıdır. Yaylada kurulan obaların gece sohbetleri, yalnızca vakit geçirme değil, suskunluğun korkutucu boşluğunu doldurma çabasıdır. Yüksek dağ köylerinde yaşlı kadınlar, sabah erkenden mısır ekmeğini fırına sürerken, kendi kendilerine mırıldanır; bu mırıltılar, belki de hiç kimseye değil, kendilerini duymamak için kendilerine söyledikleri sözlerdir.
Ama içteki gürültü, kolay kolay susmaz. Ne horonun teri ne yayla şenliklerinin neşesi, ne de hamsi tava kokusunun sıcaklığı onu tamamen susturabilir. Çünkü bu gürültü, dışarıdan gelen bir ses değil; aksine, dışarıdaki bütün sesleri yutarak büyüyen bir iç yankıdır.
Psikolojik açıdan bakıldığında, “içsel gürültü” denen şey, Freud’un “id” dediği ilkel dürtülerle, Jung’un “gölge” arketipinin birleşiminden doğar. Bastırılan her istek, söylenmemiş her söz, yüzleşilmemiş her suçluluk duygusu, insanın ruhsal deposunda birikir. Tıpkı Karadeniz’in derelerinin yağmur mevsiminde taşması gibi, bu birikim de er ya da geç taşar. Taştığında ise insan hem kendi sesini hem de başkalarının sesini duyamaz olur. Çünkü kulaklarımız, önce içerideki uğultuyu susturmak için kapanır; fakat zamanla dışarıya da sağırlaşırız.
Kültürel olarak bu sağırlaşma, yalnızca bireysel düzeyde değil, topluluklar düzeyinde de gözlemlenir. Rize’deki köy düğünlerinde herkes aynı havada oynar, aynı türküyü söyler ama kimi zaman kimse kimseyi gerçekten duymaz. Sözler, jestler, bakışlar, gelenekler… hepsi bir tekrar, bir ritüel hâlindedir; fakat bu ritüeller, gerçek iletişimden çok, toplumsal sessizliğin üzerini örten renkli halılardır. İnsanlar, horona katıldığında, davulun sesinden değil, kendi düşüncelerinin uğultusundan kaçar.
Tarihsel olarak bakarsak, Karadeniz insanının ruhuna işlemiş bu içsel gürültü hem doğanın sertliğinin hem de tarih boyunca yaşanan belirsizliklerin eseridir. Dağların denize dik inen yamaçları, insanı hem korur hem de hapseder. Osmanlı döneminde merkezden uzak kalmak hem özgürlüğü hem de yalnızlığı beraberinde getirmiştir. Rumların, Lazların, Hemşinlilerin, Türklerin aynı coğrafyada yaşayıp birbirlerine karışmaları, kültürel çeşitlilik yaratırken, aynı zamanda çok dilli ama bazen de çok sessiz bir toplumsal yaşam doğurmuştur.
Bir yaz günü, yaylada karşılaştığım yaşlı bir Laz kadını, bana “Oğlum, burada rüzgârın bile dili değişir” demişti. O cümlede, hem bu coğrafyanın çok katmanlı kültürel yapısı hem de iletişimin kırılganlığı vardı. Çünkü rüzgârın dili değiştiğinde, insanın iç sesi de değişir; fakat içteki gürültü değişmeden kalır.
Sanatsal açıdan düşündüğümüzde, bu içsel gürültü, Karadeniz resimlerinde, şiirlerinde ve türkülerinde hep hissedilir. Ressamlar, fırtınalı deniz manzaraları çizer; şairler, “dalga” ve “sis” imgesini tekrar tekrar kullanır; halk türküleri hem hüzünlü hem neşelidir. Bu tezat, aslında içteki uğultunun dışavurumudur. Ne tam bir sessizlik ne de tam bir patlama… İkisi arasında gidip gelen bir ritim.
Felsefi olarak ise “sağırlığımız içimizdeki gürültüdendir” önermesi, Heidegger’in “das Man” kavramıyla da ilişkilendirilebilir. İnsan, gündelik hayatın sıradan konuşmaları, dedikoduları, tekrar eden toplumsal roller içinde, kendi otantik varoluşunun çağrısını duyamaz hâle gelir. İçteki gürültü, bu sahte toplumsallığın yankısıdır. Tıpkı Karadeniz yaylalarında, dağın bir yamacında yankılanan sesin, karşı yamaca çarpıp geri dönmesi gibi… Biz, aslında kendi sözümüzün yankısını dinleriz; ama onu başka bir ses sanırız.
Ve bütün bunların içinde, bireyin kendi iç sessizliğini bulma ihtiyacı, neredeyse imkânsızlaşır. Karadeniz’de sabah erken saatlerde sisin içinde yürümek, bu ihtiyaca en yakın deneyimlerden biridir. Çünkü sis, dışarıdaki bütün gürültüyü emer. Adımlarınızın sesi bile boğulur. O an, içteki uğultu daha net duyulur. Fakat çoğu insan, bu uğultuya dayanamaz; hemen kemençenin, sohbetin, kahkahanın, hatta kavganın içine kaçar.
Belki de bu yüzden, Doğu Karadeniz kültüründe müzik, dans, espri ve yüksek sesli konuşma bu kadar baskındır. Bunlar hem yaşam sevinci hem de içsel sessizlik korkusunun panzehiridir. Düğünlerde horonun ritmi hızlandıkça, davulun sesi göğsünüzde çarptıkça, aslında herkes içindeki uğultuyu bastırmaya çalışır. Bir anlamda, horon yalnızca toplu bir dans değil, kolektif bir kaçıştır.
Ama kaçışın da bir sınırı vardır. Yağmur durduğunda, şenlik bittiğinde, misafirler dağıldığında, geriye yine kendi iç sesiniz kalır. O zaman anlarsınız ki, sağırlığınız, başkalarının size söylemediklerinden değil, sizin kendinize söyleyemediklerinizden kaynaklanır.