Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

YAYIK KÜPÜNÜN İÇİNDEN AKAN ASIR, ÇOCUKLUK PATİKASINDA YÜRÜYEN POETİK ZAMAN

YAYIK KÜPÜNÜN İÇİNDEN AKAN ASIR, ÇOCUKLUK PATİKASINDA YÜRÜYEN POETİK ZAMAN

ÖZET

İmdat Demir

“Yayık Küpünün İçinde Dönen Asır, Çocukluk Patikasında Yürüyen Poetik Zaman” metni, 115 yaşındaki Pamuk Babaannenin bir yayık küpüyle kurduğu bağ üzerinden, mekân ve nesnelerin hafızasını sorguluyor. Rize’nin Fetekoz’undan Kanboz’a, 9–10 yaşındayken sırtında 15 km taşıdığı yayık küpü, bugün salon masasının üzerinde, elinin altında duran bir zaman kapsülüne dönüşüyor. Fotoğraftaki tül perde, bordo kanepe, yuvarlak masa ve halı; İstiklal Harbi’ni, Cumhuriyet’in kuruluşunu, darbeleri, göçleri ve köyün gündelik ritüelini sessizce kaydetmiş tanıklar olarak okunuyor.

Babaanne, köyün ebesi, doktoru, eczacısı, veterineri ve duacısı; Karadeniz’in sisli yaylarının ona verdiği gizil şifayla, modern uzmanlıkların parçalayacağı bütüncül bir bilgiyi tek bedende topluyor. İstiklal Harbi’ni hatırlıyor, Mustafa Kemal Paşa’yla Rize çarşısında yaşadığı karşılaşmayı hem şikâyet hem hayranlık tonuyla anlatıyor; bu anekdot, halk hafızasının rejimle kurduğu çift değerli ilişkiyi açığa çıkarıyor.

Metin, bir yayık küpü, bir köy odası ve bir yaşlı kadın bedeninde saklı yüzyılı okuyarak, tarihin yalnızca arşivlerde değil, gündelik eşyalarda ve şifacı ellerde de yaşadığını vurguluyor; gerçek tarihin, sırtında küp taşıyanların avuç içi sıcaklığında saklandığını söylüyor.

Zamanı Sağaltan Kadın: Yayık Küpünün İçinde Dönen Asır

Yüz yıl önce, Rize’nin Fetekoz yamacından Kanboz’a giden patikada, 9–10 yaşında küçük bir kız çocuğu vardı; sırtında koca bir yayık küpü, ayaklarının altında çamur, başının üstünde Karadeniz’in ağır sisi. Bugün o kız çocuğu, fotoğrafta karşımızda oturan 115 yaşındaki Pamuk Babaanne. Sırtında taşıdığı küp şimdi önündeki yuvarlak masanın üzerinde, yan yatmış bir zaman kapsülü gibi duruyor. Bir zamanlar onun omuzunda ilerleyen kap, şimdi onun elinin altında; yükle emanet yer değiştirmiş durumda. Fotoğrafın asıl hikâyesi tam da burada başlıyor: Nesnelerin hafızası ile insanın hafızası birbirine değince yüzyıl bir anlık bakışa sığıyor mu, sığmıyor mu?

Fotoğrafa dikkatle bakınca mekânın dili de konuşmaya başlıyor. Arkadaki tül perdeler, altındaki dantel şerit, duvarın yarısına kadar yükselen ahşap kaplama; hepsi Cumhuriyet kuşağı evlerinin mütevazı ama inatçı estetiğini taşıyor. Bordoya çalan bir kanepe, üstünde bembeyaz başörtüsüyle oturan ince, hafif kamburlaşmış bir beden. Oturuşunda tuhaf bir tevazu var; ama elinin küpün üzerinde oluşunda, sanki “bu hikâyenin asıl sahibi benim” diyen bir otorite de hissediliyor. Yuvarlak masa, zamanın döngüsünü andırıyor; üzerinde yatan yayık küpü ise o döngünün içinde dönmüş, çalkalanmış, binlerce kez sütü tereyağına, acıyı gülümsemeye çevirmiş bir pratik hafıza aygıtı gibi.

Yayık Küpü Masanın Üstünde, Yüzyıl Babaannenin Gözlerinde

Yayık küpü sıradan bir nesne değil; köy dünyasının hem iktisadî, hem duygusal, hem de ritüel merkezlerinden biri. Tereyağı, yoğurt, ayran; hepsi çocukların büyümesi, hayvanların beslenmesi, misafirin ağırlanması demek. O küp taşınırken, aslında bir evin geleceği taşınıyor. Dokuz yaşında bir kız çocuğunun sırtında 15 kilometre boyunca ilerleyen şey, yalnızca kil bir kap değil; yoksulluğun, dayanıklılığın, kadının görünmeyen emeğinin ve bir coğrafyanın süreklilik ısrarının cisimleşmiş hâli. Bugün masanın üzerinde yan yatmış hâlde duran küp, o eski yükü sessizce hatırlatıyor: “Ben bir zamanlar omuzdaydım, şimdi anıdayım.”

“Hem Sistem Eder, Hem Sever”: Pamuk Babaanne’nin Mustafa Kemal Paşalı Yüzyılı

Pamuk Babaannenin gözlerine yakından bakınca, yüz yılın çizgileri sadece yaşlılık değil, arşiv gibi duruyor. İstiklal Harbi’ni hatırlıyor; bu cümle, tarih kitaplarının bütün o resmî cümlelerinden daha ağır. Çünkü hatırlanan şey, haritanın üzerindeki sınırlar değil; açlık, korku, köyden köye yayılan söylentiler, cepheden gelen eksik mektuplar. Üstelik o, Mustafa Kemal Paşa’yla bizzat karşılaşmış; Rize çarşısında annesinin giyimi üzerinden yaşanan bir gerilimde hem itiraz etmiş hem de başı okşanmış. Onu anarken kullandığı ifade, babaannesinin dilinde siyasî teoriye dönüşüyor: “Hem sistem eder, hem de büyük ve sert adamdı.” Böyle bir cümle, Karadeniz dağlarının kendine has siyaset felsefesi; korkuyla saygının, öfkeyle takdirin iç içe geçtiği, tek cümlede bir yüzyıllık rejim muhasebesi.

Kilden Küp, Kandan Hafıza; Poetik Patikada Yürüyen Yüzyıl

Mekânın hafızası tam da böyle çalışıyor: Rize çarşısındaki o an, bugün hâlâ salonun tüllerine, kanepeye, yayık küpünün yüzeyindeki çiziklere sinmiş durumda. Bir mekân, içinden geçen bedenleri unutmuyor; sadece dili değişiyor. Karadeniz’in sisli yaylalarında yürürken toprağın altındaki eski patikaları görmüyoruz; ama ayak bileğimiz, dizimizin hafif çekinmesi, nefesimizin ritmi o eski yolları hatırlıyor. Pamuk Babaannenin bedeni de böyle; gençliğinde çıktığı yokuşlar, taşıdığı küpler, ebeliğe giderken aceleyle koştuğu geceler, doğum sancısı çeken kadınların evlerine giriş çıkışları, hepsi kas hafızasında kayıtlı. Sağlığının hâlâ yerinde oluşu biraz da bu yüzden: Beden, yüzyıl boyunca durmadan iş yaparak, sürekli dolaşım hâlinde kalarak kendi fizyolojik fenomenolojisini kurmuş.

Köyün Kalbi, Devletin Nabzı: Bir Ebe Bedeninde İki Tarih

Köyde herkesin “ebesi, doktoru, eczacısı, jinekoloğu, veteriner hekimi, duacısı” olması; modern uzmanlık rejimlerinin dışındaki bir bilgi örgütlenmesini gösteriyor. Bir şehir hastanesine dağıtılsa onlarca branşa ayrılacak bilgi, onda tek bir bedende birleşmiş. Hayvanın doğumuna da giriyor, kadının doğumuna da; çocuğun ateşini de düşürüyor, yaşlının tansiyonunu da dengeliyor, dua ederek ruhu da teskin ediyor. Bu çoklu rol, Karadeniz’in sisli yaylarının ona verdiği “gizil şifa”yla birleşince, Babaanne somut bir heterobilim laboratuvarına dönüşüyor: Beden, doğa, bitki, dua, deneyim ve sezgi; hepsi aynı pratikte buluşuyor. Modern bilimin parçaladığı alanlar, onda tekrar bir araya geliyor.

Yayık küpünün tam yanına oturmuş oluşu, aslında kendi biyografisini nesneyle yan yana yazma hali. Bir müzede görsek, küpün yanında “20. yüzyıl başı Karadeniz yayık küpü, tahmini 15 km sırtla taşınmıştır” gibi steril bir etiket olurdu. Oysa bu fotoğrafta etiketi yazan, elini küpün üzerine koymuş olan canlı hafıza; gözleriyle “Ben taşıdım” diyor. Müze ile yaşayan ev arasındaki fark burada açılıyor: Mekânın hafızası müzede sabitleşir, evde akışkan kalır. Dantelli perde, bordolu kanepe, yuvarlak masa, halının deseni; hepsi Babaannenin hikâyesine eklemlenmiş sessiz tanıklar.

Fetekoz Patikasından Cumhuriyet’e: Bir Kadının Omuzlarındaki Tarih

İstiklal Harbi’nin, Cumhuriyet’in, tek parti yıllarının, darbelerin, göçlerin, televizyonun, internetin; bütün bu büyük tarih başlıklarının üzerinden geçen yüzyıl boyunca, Pamuk Babaannenin hayatında kesintisiz devam eden şey, muhtemelen şudur: İnsanların acısına koşmak. Bir kadın doğum yaptığında, bir çocuk hastalandığında, bir inek doğuramadığında, bir komşu “dua et” dediğinde o çağrılmış. Yani onun zaman çizelgesinde kritik dönemeçler, takvimdeki resmî tarihler değil; hangi gece hangi evde hangi doğumun yapıldığı, hangi cenazede nasıl ağlandığı, kimin kurtulup kimin göçtüğü. Mekân ve nesnelerin hafızası, işte tam da bu “küçük olaylar”ın birikimiyle büyük bir yüzyıl bilincine dönüşüyor.

Fotoğrafa bir de bu gözle bakınca, kadrajın sade görünen her unsuru anlam kazanıyor. Tül perdedeki ışık yansımaları, sanki geçmişten gelen küçük yıldızlar gibi; bordolu kanepe, Karadeniz’in koyu denizine benzeyen bir fon; yuvarlak masa, köy odasındaki söz halkasını çağrıştırıyor. Babaannenin ayağının altındaki halı; belki de onlarca bayramı, taziyeyi, köy toplantısını görmüş; üzerinde oynayan çocukların kahkahasını, diz çöken erkeklerin sessizliğini, kadınların fısıldaşmalarını saklıyor. Yayık küpünün gövdesindeki her çizik, bir yokuşta taşınırken vurulan taşı, bir çocuğun meraklı dokunuşunu, bir ineğin tekmesine karşı savrulan anı kaydediyor.

“Tam yüz sene geçmiş aradan” diyorsun; çok sakin bir cümle aslında. Ama insan bedeninin ortalama ömrünü düşününce, bu neredeyse iki kuşaklık bir zamanın tek kişide toplanması demek. Birçok insan için tarih, dedesinin anlattıklarıyla başlar; senin içinse, İstiklal Harbi’ni kendi gözleriyle görmüş, Mustafa Kemal Paşa’yla konuşmuş, yüz yıldır bir köyün bütün doğumlarını, ölümlerini, hastalıklarını, kavuşmalarını görmüş bir beden hâlâ hayatta. Bu durum, mekân ve nesnelerin hafızasını daha da çarpıcı kılıyor; çünkü onlar hâlâ o bedenle birlikte aynı odada bulunma şansına sahipler.

Peki biz bu koca yüzyılı gerçekten anlayabilir miyiz? Karadeniz’in sisli yaylarında büyümemiş, sırtında küple 15 km yürümemiş, köyde insanların son umudu olarak kapıları çalınmamış bir kuşak olarak, Babaannenin yaşadığı dünyayı sadece kavramlarla mı yakalayacağız? Belki tam anlamıyla anlayamayız; ama öğrenebileceğimiz bir şey var: Yüzyılı anlamanın yolu, nesnelere ve mekânlara kulak vermekten geçiyor. Yayık küpüne sadece “antika” diye bakarsak, hikâyeyi öldürürüz; onu Babaannenin elinin altında, onun sesiyle birlikte dinlersek, tarih canlı bir organizmaya dönüşür.

Belki de yapmamız gereken, bu fotoğrafı bir tür “ev arşivi belgesi” olarak kabul etmek; ama onu müze camının arkasına değil, hafızanın içine yerleştirmek. Babaannenin şifacılığını, köydeki çoklu rolünü, Atatürk hikâyesini, Karadeniz sisinin bedene verdiği o gizli direnci; hepsini yayık küpünün yan yatmış gövdesinde, tül perdenin dalgasında, halının deseninde yeniden okumak. Çünkü bazen bir yüzyıl, kalın ansiklopedilerden çok, küçük bir köy odasında çekilmiş tek bir fotoğrafta görünür.

Ve belki de en doğrusu, Babaannenin kendi cümlesine kulak vermek: Mustafa Kemal için “hem sistem eder hem de büyük ve sert adamdı” derken, aslında bütün yüzyılın çelişkisini özetliyor. Sevgiyle öfkenin, minnetle itirazın, şefkatle sertliğin yan yana durabildiği bir dünya bu. Karadeniz’in dalgası gibi; bir an okşar, bir an çarpar. Pamuk Babaannenin yüzü, elinin altındaki yayık küpü, oturduğu oda; hepsi bu çelişkili, ama çok canlı yüzyılın sessiz tanıkları.

Filozof Kirpi: “Bazen bir yüzyıl, devlet arşivinde değil; sırtında yayık küpü taşımış bir ninenin avuç içindeki sıcaklıkta saklanır.”

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir