TEOLOJİK TRAVMA VE MİZAHIN SINIR İHLALLERİ: LEMAN KRİZİ
İmdat DEMİR
Sanat ile inanç, insanlık tarihi boyunca çoğu zaman iç içe yürümüş; bazen birbirini beslemiş, bazen de çatışmıştır. İslam dünyasında figüratif sanatlara karşı geliştirilen mesafeli duruşun ardında yatan sebepler, sadece dini metinlerin lafzıyla açıklanamayacak kadar derin ve katmanlıdır. Resim yasağının, doğrudan Kuran’a değil, daha çok tarihsel deneyime ve kültürel kodlara dayandığına dair görüşler giderek daha çok kabul görmektedir. Bu yazı, hem bu yasağın kökenlerine eleştirel bir ışık tutmayı hem de Leman Dergisi örneğinde olduğu gibi modern sanatın, geleneksel hassasiyetlerle yaşadığı gerilimi anlamaya çalışmayı amaçlamaktadır.
Kuran’da, canlı varlıkların tasviriyle ilgili açık ve doğrudan bir yasak bulunmaz. Bu durum, ilk bakışta İslam’ın figüratif sanata nötr bir tutum takındığını düşündürebilir. Ancak Kuran’ın merkezine koyduğu tevhid ilkesi ve şirkten kaçınma vurgusu, tasvirin olası bir putlaştırma aracı olarak algılanmasına kapı aralamıştır. Yani, doğrudan bir yasağın yokluğu, yorumun serbestliğini doğurmuş, bu serbestlik ise zamanla yasaklayıcı bir içtihada dönüşmüştür. Yorum, burada bizzat yasağa dönüşmüş; sessizlik, bağıran bir söylem haline gelmiştir.
Resim yasağına dair en güçlü referanslar hadis literatüründe yer alır. “Bu resimleri yapanlara kıyamet gününde azap edilecek” gibi rivayetler, tasviri yaratıcının taklidi ve dolayısıyla bir tür küstahlık olarak görür. Burada mesele, yalnızca görselliğin kendisi değil, onun içerdiği “yaratıcıyı taklit etme” ihtimalidir. Ancak şu soruyu da sormak gerekir: Tanrısallığı taklit etme endişesi, insanın sanatsal yaratım gücünü ne ölçüde bastırabilir? Eğer insanın düşünsel ve estetik üretimi sürekli bir taklit korkusuyla kısıtlanacaksa, inanç ile sanat arasında özgür bir ilişki nasıl kurulabilir?
Putperestliğin gölgesinde gelişen travma ve tedbir arasında bir yasak: resim yasağı. Her kültür, kendi hafızasında bazı korkuları taşır. İslam’ın erken döneminde şekillenen resim yasağının ardında yatan asıl psikolojik zemin de Arap Yarımadası’nın putlarla çevrili geçmişinde aranmalıdır. Kabe’nin duvarlarında dizili duran yüzlerce heykelin hatırası, yalnızca taş ve toprakla ilgili değildir; aynı zamanda bir zihinsel kırılmanın izidir. Bu tarihsel yük, yeni doğan tevhid inancı için hem bir sınav hem de bir tehdit olarak görülmüştür. Bu yüzden resme karşı geliştirilen mesafeli tutum, salt teolojik bir refleks değil, aynı zamanda tarihsel bir travmanın ürünü olan bir tedbircilik eğilimidir. Sanatın herhangi bir temsili, bir putu hatırlatabilir, bir putu çağırabilir, hatta bir putu yeniden doğurabilir korkusuyla kuşatılmıştır. Böylece estetik, güvenli bir alana çekilirken; ifade, ihtiyatla örülmüş bir zırhın içine hapsedilmiştir.
Bu, aslında teolojik bir ilkeden çok tarihsel bir travmanın din diliyle formüle edilmesidir. Ancak bu travmanın sonsuza dek dondurulması ve her çağın sanatsal üretimini etkilemesi, sağlıklı bir dini gelişimin önünde engel teşkil etmez mi?
İslam dünyasında figüratif sanata yaklaşımın yekpare olmadığını biliyoruz. İran minyatürlerinde, Osmanlı nakkaşhanesinde, Endülüs’te ve Şii geleneklerde figüratif sanatın çeşitli biçimlerde yaşatıldığını görmekteyiz. Hatta Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Ehlibeyt’in sembolik resmedilişleri Şii kültürde sıkça görülür. Bu da bize yasağın kültürel bir biçim aldığını, teolojik bir zorunluluk olmaktan ziyade, coğrafyaya göre şekillenen bir norm olduğunu gösteriyor. Mezhepsel esneklik, yasağın ilahi değil, insani kökenli olduğunu düşündürür.
Resim yasağı, zaman içinde içtihadi bir tedbir olmaktan çıkarak, bir dogma haline gelmiştir. Başlangıçta toplumu şirkten korumak için konulan bu sınır, bugün birçok Müslüman toplumda düşünce ve estetik üretimi kısıtlayan bir tabuya dönüşmüştür. Dikkat çeken nokta şudur: Kutsallık, bazen içerikten değil, tekrar edilen formlardan doğar. Gelenek, içeriğini kaybettiğinde biçime tutunur. Oysa Kuran, biçime değil, niyete bakar. Bu bağlamda, sanatın amacı değil, biçimiyle yargılanması, Kur’an’ın ruhuna aykırıdır.
Leman Dergisi’nin zaman zaman kamuoyunda tartışma yaratan karikatürleri, bu yasağın modern dünyadaki yankılarını bir kez daha görünür kıldı. Eleştirilerin merkezinde biçim vardı; içeriğin provokatif olup olmadığı çoğu zaman tartışılmadan geçildi. Ancak sanat, sadece ne söylediğiyle değil, nasıl söylediğiyle de var olur. Bu “nasıl”, kültürel kodlara, toplumsal duyarlılıklara, inanç biçimlerine dokunur. Sanatçı, bu duyarlılıkları görmezden geldiğinde, eleştiriyi değil, kolayca linci çağırır.
Fakat şu da unutulmamalı: Sanat, bir uzlaşma dili değil, bir çatışma alanıdır. Bazen acıtmalı, bazen düşündürmeli, bazen de rahatsız etmelidir. Leman’ın karikatürleri, eğer bilinçli bir eleştiri hedefliyorsa, bu cesaretle değerlendirilmeli; ancak estetik sınırdan çok, etik sınırları ihlal ettiğinde, sanat olma vasfını kaybedebilir. Ne olursa olsun, sansürün diliyle değil, eleştirinin imbiğiyle tartışılmalıdır.
Leman’da yayınlanan karikatüre yöneltilen biçimsel itirazlar, modern plastik sanatların yerel kültürel kabullerle yaşadığı çatışmayı trajik bir açıklıkla ortaya koydu. Sanatçı, içeriğini sunarken sadece ne söylediğiyle değil, bunu nasıl söylediğiyle de değerlendirilmeli. Zira sanatın gücü, içerikle biçim arasında kurulan o incelikli dengede saklıdır. Sanatçı, içinde yaşadığı kültürel ekosistemi ve alıcıların duyarlılıklarını gözeterek bir ifade formu geliştirebildiğinde, yalnızca estetik değil, etik bir başarıya da ulaşır.
Resim yasağı, İslam düşüncesinin bir dönemki ihtiyaçlarına verilmiş kültürel bir cevaptı. Ancak her kültürel cevabın zamana direnen bir ağırlığı vardır. Bugün bu ağırlığı sırtımızda taşımak mı gerekir, yoksa onu anlamlandırıp yeniden yorumlamak mı? Kuran’ın açık bir yasağı olmayan bu konuda, katı tutumların sürdürülmesi hem sanatsal hem de düşünsel gelişimimizi törpülemektedir.
Modern sanat, özellikle de karikatür gibi hicivsel biçimler, inanç sistemleriyle çarpıştığında ortaya çıkan gerilim, sadece bir ifade biçimi sorunu değil, aynı zamanda toplumsal olgunluk testi haline gelir. Bu testi geçmek için sanatın sorumluluk bilinciyle hareket etmesi kadar, toplumun da eleştiriye tahammül kapasitesini geliştirmesi gerekir.
Kutsalı korumakla putlaştırmak arasındaki o ince çizgi, belki de en çok bu çağda netleşiyor. Ve tam da bu yüzden, geçmişin korkularını değil, bugünün aklını ve özgürlüğünü konuşmak zorundayız.