ORGANİZE KÖRLÜKTEN STRATEJİK ARINMAYA: 15 TEMMUZ’UN TEOPOLİTİĞİ
İmdat DEMİR
Türkiye’de devletin en kadim becerilerinden biri, günahı aklamak için suçun en yüksek perdeden sahnelenmesine izin vermesidir. 15 Temmuz 2016 gecesi tam da böyle bir aklanma tiyatrosuydu: figüran halk, fondaki yanan köprüler, karanlığı delen jet sesleri ve önceden dağıtılmış rollerle bir sahne kuruldu. Fakat asıl oyun, sahnede değil, kuliste döndü. Bu “darbe girişimi” olarak sunulan mizansen, gerçekte yıllar boyunca FETÖ ile iş tutmuş devletin, suç ortaklığını unutturmak için tasarladığı bir meşruiyet senaryosuydu. O gece, Türkiye tarihinin en büyük pişkinliklerinden biri, kutsal bir mağduriyet maskesiyle sahneye çıktı.
FETÖ’nün devleti bir ur gibi sardığı yıllar boyunca, iktidar bloğunun tamamı bu yapının önünde ya secde etti ya da en azından gözünü kaçırdı. Emniyette, yargıda, MİT’te, ordu içinde palazlanan bu yapıya karşı iktidar, bırakın mücadeleyi, onunla ortaklık etti. Devlet Bahçeli gibi sistem aktörleri dahi bu yapıya karşı en küçük bir eleştiride bulunmaktan özenle kaçındı ve tam aksine onları güçlendirecek söylemleri kullandı. 15 Temmuz’un ardından yaşanan “neye uğradığımızı şaşırdık” korosu, aslında organize bir hafıza yitimiydi. Kolektif bir suçun, kitlesel bir masumiyet performansıyla perdelenmeye çalışılmasıydı.
15 Temmuz’un ayak sesleri haftalar öncesinden duyulmuşken güvenlik bürokrasisinin sessizliği, gaflet değil bilinçli bir ertelemenin göstergesidir. Çünkü bu kalkışma, bastırılacak bir tehditten çok, teşhir edilecek bir düşman olarak kurgulandı. Devlet, FETÖ’yü yalnızca bertaraf etmekle yetinmedi; onun tasfiyesini kamusal bir gösteriye dönüştürerek siyasi bir arınma töreni düzenledi. Bu törenin rejisörlüğünü ise güvenlik bürokrasisi üstlendi: kendi yarattığı tehdidi kendi halkına gösterip sonra da kendi elleriyle “kahramanca” yok etti. Böylece yıllar süren suç ortaklığı bir gecede millî kahramanlığa tahvil edildi.
O gece sokaklara dökülen insanlar, resmî anlatıda “demokrasinin gerçek sahipleri” olarak kutsandı. Oysa bu kitlesel hareketlilik, bilinçli bir siyasal iradeden değil, militarist travmanın panik refleksinden doğdu. Tankların önüne yatanlar, sadece korkunun ve öfkenin izdüşümünü yansıtıyordu. Onlar kendi kaderlerinin öznesi değil, devasa bir anlatının sahne dekoruydu. Bayraklar, dualar, şehitlik sloganları, bu tiyatronun görsel-işitsel aksesuarlarıydı. Devlet, halkı sahneye çıkardı, alkışlattı, kurban etti ama senaryoyu onlara hiç yazdırmadı. Demokrasi adına sahnelenen bu oyun, halkın en çok nesneleştiği anlardan biri olarak tarihe geçti.
O gece yaşanan ölümler, devletin soğukkanlı hesap cetvelinde “gerekli bedeller” hanesine yazıldı. Bu can kayıpları birer travma değil, stratejik birer kurban olarak resmedildi. Şehitlik retoriğiyle ölümler estetize edildi, romantize edildi, fetişleştirildi. Oysa bu insanlar, devletin kendi içindeki çöplüğü temizlemek için harcadığı birer “insani kaynak”tan ibaretti. Her ölüm, iktidarın kendi suçlarını örtmek için kullandığı dramatik bir replikti. Onların ardından dökülen gözyaşları, esasen politik tiyatronun perde arkasındaki soğukluğu gizlemek için akıtıldı.
15 Temmuz darbesi için dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın ağzından dökülen “hoşuma gitmeyen bir projeydi” cümlesi ne basit bir dil sürçmesi ne de magazinel bir gaf idi. Bu ifade, bilinçaltının sızdırdığı çıplak bir itiraftı. Proje sözcüğü, bu olayın başından beri bir strateji, bir hesap, bir mizansen olduğunu sezdiren bir anahtar kelimeye dönüştü. Bu söz, olayın kendisini açıklamaktan çok, olay etrafında örülen anlatının yapaylığını açığa çıkardı. Gerçek, artık yaşananın kendisinde değil, onu dile getirirken ağızdan kaçan ifadelerdedir.
15 Temmuz sonrasında devreye sokulan anlatı rejimi, yalnızca FETÖ’yü kriminalize etmekle kalmadı, devletin geçmişle ilişkisini de radikal biçimde yeniden kurguladı. Tüm sorumluluk FETÖ’ye yıkıldı, iktidar ise bu tehdidi bertaraf eden kurtarıcı pozisyonuna yükseltildi. Medya, müfredat, sinema, kamu spotları –her şey bu yeni meşruiyetin kutsanması için seferber edildi. Olayın çelişkileri, tutarsızlıkları, yanıtlanmamış soruları bu anlatının gölgesinde buharlaştı. Gerçek, artık yaşananın değil, devletin istediği biçimde yeniden ürettiği hikâyenin içinde aranmalıydı.
15 Temmuz’un gerçekliği, gösterdiği şeyde değil, gösterme biçiminde saklıdır. Bu olay, devletin kendi karanlığından sıyrılmak için kurguladığı bir simülasyondu. Bir yandan FETÖ’nün tasfiyesine hizmet etti, öte yandan iktidarın toplumsal hegemonyasını tahkim etti. Ancak tüm bu süreçte halk, bir kez daha “demokrasi” adına kurban edildi. Gerçek bir irade göstermeye fırsat bırakılmadan, sahte bir özgürlük mitosunun figüranları hâline getirildi. Ve perde kapandığında geriye sadece makyajlanmış bir iktidar, estetize edilmiş bir ölüm ve manipüle edilmiş bir tarih kaldı.
15 Temmuz’un Teopolitiği
Her tarihsel kırılma, yalnızca politik değil, aynı zamanda metafizik bir sorgulamayı da beraberinde getirir. 15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye’nin siyasal tarihinde yalnızca bir darbe teşebbüsü değil; aynı zamanda kutsal olanın seküler bir iktidar eliyle nasıl yeniden üretildiğine, taklit edildiğine ve araçsallaştırıldığına dair çarpıcı bir vakadır. Bu olayın ardından kurulan anlatı, teolojik bir simülasyonun içindedir: burada Tanrı konuşmaz, ama iktidar Tanrı’nın adına konuşur; burada dinin kendisi değil, dinin devlet eliyle yeniden kurgulanmış bir versiyonu sahnededir.
Modernliğin temel krizlerinden biri, Tanrı’nın sessizliğidir. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişiyle kastettiği, Tanrı’nın sadece metafizik olarak değil, politik ve kültürel olarak da etkisiz hale gelmesidir. Ancak bu ölüm boşluk bırakmaz; onun yerine her zaman bir sahte tanrı geçer. 15 Temmuz sonrası inşa edilen siyasal anlatı da böylesi bir tanrısal boşluğa müdahaledir. Bu bağlamda siyasal iktidar, Tanrı’nın yerine geçen bir kurtarıcı olarak, seküler bir mesihlik üstlenmiştir.
Artık Erdoğan yalnızca bir siyasal lider değildir; kutsal bir misyonla teçhiz edilmiş, “milleti kurtaran” figürdür. Bu durum, klasik İslam’da Tanrı’ya mahsus olan “el-Münci” (kurtarıcı) sıfatının seküler bir siyasal özneye giydirilmesi anlamına gelir. Bu noktada ortaya çıkan şey bir mesihî siyasettir: halk, şeytani güçlerce (FETÖ, dış mihraklar vs.) kuşatılmıştır ve bu karanlıktan onları kurtaracak olan yalnızca bu liderdir.
15 Temmuz sonrası toplumsal hafızaya kazınan “şehit” ve “hain” ikiliği, yalnızca ahlaki ya da hukuki bir ayrım değildir. Bu ikilik, teolojik düzeyde bir seçilmişlik ve lanetlenmişlik ayrımıdır. “Şehit” olan kutsanır, onun kanı artık vatanın toprağına karıştığı için metafizik bir onura kavuşur. “Hain” ise ontolojik olarak dışlanır; sadece suça bulaşmamış değildir, insanlıktan da çıkarılmıştır.
Bu türden dikotomik kategoriler, teolojik kökenli bir siyasal dilin göstergesidir. Günahın bu şekilde siyasal muhalefetle özdeşleştirilmesi, Augustinus’un Civitas Dei ve Civitas Terrena (Tanrı’nın şehri ve dünyevi şehir) ayrımını hatırlatır. Fakat burada Tanrı’nın şehri iktidarın mutlak alanı olurken, muhalefet dünyevi günahların kaynağına dönüştürülür. Yani siyaset, adeta bir iman mücadelesine dönüşmüştür.
Dinin kamusal alanda görünür olması, salt dinin güçlenmesi anlamına gelmez. Aksine, devletin dine el koyduğu durumlarda ortaya çıkan şey, kutsal olanın iktidar lehine içeriksizleştirilmesidir. 15 Temmuz gecesi ve sonrası, camilerden yükselen selalar artık bir dua değil, bir çağrıdır: bu çağrı Tanrı’ya değil, devlete itaat çağrısıdır. Minberler artık tevhidin sesi değil; tebaa inşa eden ideolojik vaazların kürsüsüdür.
Bu durum, dinin değil; tanrısal sembollerin iktidarın hizmetine sunulmasıdır. Burada teolojik anlamda bir “put kırma” değil, tersine yeni bir put inşası vardır: devlet, mutlaklaştırılmıştır. Allah adına konuşma yetkisi, onun kelâmını temsil etmesi gereken peygamberî makamdan değil; siyasal liderlikten türetilmiştir. Bu, klasik İslam’da şirkin en derin biçimidir: rububiyetin (egemenliğin) devlete izafe edilmesidir.
Carl Schmitt’in belirttiği gibi, tüm çağdaş siyasal kavramlar sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra oluşturulan anlatıda “olağanüstü hal”, yalnızca idari bir durum değil; kutsal bir savaşın zemini olarak sunulmuştur. Devlet, düşmanlarını sıradan bir siyasi ötekileştirme ile değil, tanrısal gazapla yok etmektedir. Bu bağlamda iktidar, Schmitt’in “egemen” tanımının ötesine geçer: artık karar veren değil; yaratandır.
Bu yaratım, kutsal bir hikâyenin yazımı gibidir: “milletin direnişi”, “şehitlerin fedakârlığı”, “liderin feraseti”… Tüm bu unsurlar bir ilahi anlatının motifleri olarak işlev görür. O halde burada siyaset, yalnızca bir güç organizasyonu değil; iman üreten bir yapıya dönüşmüştür. İktidara sadakat, politik değil; metafizik bir gereklilik halini almıştır.
15 Temmuz teopolitiği, modernliğin sekülerleşme mitini ters yüz eden bir olaydır. Burada seküler olan, dinin kamusal alandan dışlanması değil; dinin içinin boşaltılarak devlete teslim edilmesidir. Bu durum, Hannah Arendt’in tanımladığı anlamda bir totalitarizm biçimidir: bireyin özgür düşüncesi değil, mutlak sadakati esastır. Fakat bu totalitarizm yalnızca siyasal değildir; teopolitiktir. Çünkü muhalif olan yalnızca suçlu değil, kafir; sadakat gösteren yalnızca vatandaş değil, mümin olarak kodlanır.
Bu bağlamda 15 Temmuz, modern siyasal teolojinin Türkiye özelinde vücut bulduğu ve seküler olanın, sahte bir kutsallık zırhıyla yeniden hegemonik hale getirildiği bir tarihsel eşiktir. Gerçek Tanrı’nın sustuğu yerde, iktidar kendi tanrısallığını inşa eder. Ve bu inşa, hakikatin değil; korkunun, iman değil; itaati dayatır.