Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

CELLADINA ÂŞIK OLANLAR KULÜBÜ: KEMALİZMİN MAZLUMLARI VE MÜTTEFİKLERİ

CELLADINA ÂŞIK OLANLAR KULÜBÜ: KEMALİZMİN MAZLUMLARI VE MÜTTEFİKLERİ

İmdat DEMİR

Türkiye’nin modern tarihine baktığımızda, değişen iktidar figürleri, dönüşen kimlikler ve yeniden sahneye çıkan roller arasında değişmeyen bir şey var: Tahakkümün sürekliliği. Bu tahakküm, yalnızca devletin baskıcı aygıtlarıyla değil, aynı zamanda toplumsal belleği biçimlendiren ideolojik içselleştirmeyle sürüyor. Ve tam bu noktada beliriyor “Celladına Âşık Olanlar Kulübü”: Bir zamanlar bastırılanların, ötekileştirilenlerin, suçlu ilan edilenlerin; bugün gönüllü muhafızlara dönüşme trajedisi.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtler, Aleviler, İslamcılar ve Solcular, Milliyetçi – Türkçüler, Kemalist modernleşme projesinin dışına itilmiş, çoğu zaman yok sayılmış ya da bastırılmış kimlikler olarak var oldular. Ancak bugün bu grupların bir kısmı, ironik biçimde bir zamanlar karşı durdukları bu ideolojinin söylemini benimseyip yeniden üretme gayretindeler. Laikçilik maskesiyle otoriterliği kutsamak, cumhuriyetçi nostaljiyle halkın taleplerini aşağılamak, devrimcilik adına geçmişin baskılarını aklamak artık sıradan hale geldi.

Bu dönüşüm, sadece bireysel bir çelişki değil, kolektif bir bilinç sorunu. Çünkü mesele yalnızca “taktiksel yakınlaşma” ya da “pragmatizm” değil; tam anlamıyla mücadele belleğinin silinmesi, özgürlük arzusunun yerini düzen takıntısına bırakmasıdır. Rejimin mağdurlarının, eski cellatlarının paltosuna sarılması, tarihle yüzleşme cesaretinin yerini konforlu inkârlara bırakmasının sonucudur.

Bu gönüllü inkâr hali, toplumsal dönüşüm umudunu zehirliyor. Çünkü hakikatin üzerini örten her nostalji, geçmişin hayaletlerini bugünün politik alanına taşımakla kalmıyor, geleceği de ipotek altına alıyor. Oysa özgürlük, önce kendi celladını tanımakla; sonra da onun gölgesinden çıkmakla mümkün. Bu yüzden, bu kulübün dağılması sadece simgesel değil, tarihsel bir zorunluluktur.

Bir İdeolojik Felç: Kemalizm’in Sessizleştirdiği Kitleler

Türkiye’nin modernleşme serüveni, 20. yüzyılın başlarında imparatorluktan ulus-devlete geçişin sancılı sürecinde şekillendi. Bu sürecin merkezinde yer alan Kemalizm, sadece bir devlet aklı değil, aynı zamanda toplumsal dokuyu yeniden inşa etme girişimiydi. Ancak bu inşa, yıkımı da beraberinde getirdi. Çokdilli, çokinançlı, çokkültürlü bir Osmanlı bakiyesi üzerinde yükselen ulus-devlet, bu çoğulluğu bir “tehdit” olarak gördü ve tekçi bir kimliği dayattı. Kemalist modernizm, “medeniyet” söylemi üzerinden aslında Anadolu’nun bin yıllık hafızasına karşı bir savaş başlattı.

Anadolu halklarının inançları, dilleri, kültürel pratikleri “geri”, “ilkel” ya da “bölücü” olarak damgalandı. Eğitim sisteminden sanata, medyadan hukuka kadar her alanda tek bir kimlik, tek bir tarih ve tek bir değerler sistemi dayatıldı. Bu durum yalnızca bir kültürel tasfiye değil, aynı zamanda kolektif bir sessizlik üretimidir. Kemalizmin ideolojik aygıtları, halkın kendi sesini bastırmakla kalmadı, ona kendi celladının dilini öğretti.

Bugün, bu ideolojik kuşatmanın en çarpıcı sonuçlarından biriyle karşı karşıyayız: Bir zamanlar sistem tarafından bastırılmış kesimlerin –Kürtler, Aleviler, dindarlar ve Solcular ve Milliyetçi Türkçülerin– bazı temsilcileri, şimdi Kemalist dogmayı gönüllü şekilde savunuyor. Bu, Gramsci’nin “rıza üretimi” teorisini aşan, adeta onun grotesk bir parodisine dönüşen bir durumdur. Çünkü burada üretilen rıza, bilinçli bir ikna sürecinin değil, bastırılmışlığın ve tarihsel travmaların sonucudur.

Althusser’in ideolojik aygıtlar olarak tanımladığı kurumlar sayesinde, baskı artık sadece dışsal değil; içselleştirilmiş bir düzene dönüşmüştür. Bu sessizlik, bir nevroz değil, örgütlü bir felçtir. Ve bu felç aşılmadan, Türkiye gerçek anlamda çoğulcu, özgürlükçü bir topluma evrilemeyecektir.

Disiplinin Kutsanması: Kemalizm, Aygıtlar ve Sessizlik Mimarisi

Türkiye’nin modernleşme serüveni yalnızca siyasal ya da kurumsal bir dönüşüm değil; aynı zamanda bireyin zihinsel, kültürel ve bedensel yeniden şekillendirilmesidir. Bu süreçte Louis Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” (DİA) kavramı, Kemalizmin nasıl köklü ve sistemli bir hegemonya kurduğunu anlamak için vazgeçilmez bir analiz aracıdır. Eğitimden medyaya, hukuktan sanata dek uzanan bu aygıtlar, bireyi özgürleştirmek için değil; devlete sadık, soru sormayan ve norm dışına çıkmayan birer parça haline getirmek için organize edilmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren kurulan eğitim sistemi, düşünceye değil ezbere, özgür iradeye değil itaate dayanmıştır. “Aklı hür, vicdanı hür” birey söylemi, yalnızca resmi retoriğin süsüdür. Gerçekte yaratılmak istenen, eleştirmeyen, şüphe etmeyen, sorgulama yerine kutlamayı tercih eden yurttaş tipidir. Bu sistemin en büyük başarısıysa, yalnızca sadık memurlar değil, bu düzene hizmet eden aydınlar da üretmiş olmasıdır.

Michel Foucault’nun “disiplin toplumu” kavramı, bu ideolojik mühendisliğin nasıl vücuda, dile ve kültüre işlendiğini göstermesi bakımından aydınlatıcıdır. Kemalizm yalnızca kamu düzenini değil, bireyin tahayyül dünyasını da disipline etmiştir. Kürt kimliğinin yok sayılması, Aleviliğin mahrem alana hapsedilmesi, İslami sembollerin “gericilik”le eşitlenmesi; hep bu tek tip yurttaş idealinin birer uzantısıdır. Normal olanı tanımlama yetkisini elinde tutan devlet, farklı olanı dışlamakla kalmamış; onu “anormal”, “tehlikeli” ve “geri” ilan etmiştir.

Bugün hâlâ bu normatif mühendisliğin kalıntılarıyla yaşamaktayız. Asıl sorun ise bu kalıntıların, özgürleşme arzusunun önünde sessiz ama etkili bir duvar örmeye devam etmesidir.

Mağdurdan Müttefiğe: Sömürgeleştirilmiş Bilinç

Frantz Fanon’un “sömürgeleştirilmiş bilinç” kavramı, bir zamanlar tahakküm altında ezilen bireylerin, nasıl olup da zamanla o tahakkümün gönüllü taşıyıcısına dönüştüğünü açıklamak için bugün her zamankinden daha güncel. Fanon’a göre sömürgeleştirilmiş birey, kendini kurtarmak yerine, efendisinin değerlerini içselleştirerek “makbul” bir varlık olmaya çalışır. Efendinin dilini benimser, onun kurumlarına hürmet eder, hatta onun tarih anlatısını sorgulamadan sahiplenir. Bu psikolojik teslimiyet, fiziksel sömürünün çok ötesinde bir ideolojik boyunduruktur.

Bugün Türkiye’de yaşanan bazı politik dönüşümler bu tezleri birebir doğrular nitelikte. Seküler Alevi entelijansiya, ulusalcı sol çevreler, muhafazakâr dindarlar, kimi Kürt siyasetçiler, milliyetçi – Türkçüler bir dönem Kemalist sistemin en ağır baskılarına maruz kalan grupların temsilcileriydi. Oysa bugün bu çevrelerin bir kısmı, zamanında savaş açtıkları o resmî ideolojinin yeniden üreticisi ve hatta koruyucusu hâline gelmiş durumdalar. Özellikle son yıllarda artan “laiklik elden gidiyor”, “Cumhuriyet yıkılıyor” söylemleri, sadece bir savunma refleksi değil; aynı zamanda otoriteyle kurulan yeni bir gönüllü bağın tezahürüdür.

Bir zamanlar devleti eleştiren sosyalist figürlerin, bugün Atatürkçü değerleri “kurtuluş reçetesi” gibi sunmaları, yalnızca bir politik rota değişikliği değildir. Bu, Fanon’un “özgürlük sanrısı” olarak adlandırdığı yapının tam karşılığıdır. Yani kişi, sistemin içinde kendini güçlü hissettiği an, mücadeleyi bırakır; hatta o sistemi savunmaya başlar. Bu, yalnızca bir çelişki değil, politik hafızanın ve direniş kültürünün tasfiyesidir.

Özgürlük arayışının yerini sembollere, marşlara, nostaljik sloganlara bırakması, muhalefetin bir kimlik krizi yaşadığını gösterir. Direniş, artık kolektif bir özgürlük tahayyülünden değil; düzenin restore edilmesi arzusu üzerinden şekilleniyor. “Atatürk’ün askerleriyiz” sloganı, geçmişin otoritesine duyulan özlemi simgelerken, özgürlükçü bir toplum tahayyülünü de boğuyor.

Sonuç olarak, Kemalist otoriterliğin mağdurlarından müttefikler çıkaran bu dönüşüm, ideolojik yozlaşmanın ve psikopolitik teslimiyetin en belirgin hâlidir. Fanon’un tanımladığı bu bilinç biçimi, yalnızca geçmişle hesaplaşmayı engellemekle kalmaz; geleceğin demokratik tahayyülünü de rehin alır.

Nevrotik Nostalji ve Tarihsel Körlük: Gerçeğin Yerine Geçen Gölge

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde yaşanan dönüşümler, yalnızca iktidarın yön değiştirmesiyle açıklanamaz. Daha derinlerde, kolektif bilinçaltına sinmiş bir nostalji ve yüzleşme korkusu yatıyor. Özellikle 2000’li yılların başında yükselen demokratikleşme ve çoğulculuk taleplerinin kısa sürede geri çekilmesi, yalnızca politik baskıların değil, aynı zamanda toplumun tarihsel travmalarla örülü zihinsel yapısının bir ürünüdür. Görünürde özgürlük isteyen muhalefet, gerçekte bastırılmış bir özlemle, kendini bir kez daha eski rejimin kollarına bırakmıştır.

2016 sonrası Türkiye’sinde yükselen “yeniden Kemalizme dönüş” eğilimi, AKP’nin otoriterleşmesine tepki olarak sunulsa (AKP’nın iç dinamiklerinde güçlü bir Kemalistleşme eğilimi var) da bu açıklama tek başına yetersizdir. Çünkü burada yalnızca bir siyasi pozisyon değişikliği değil, derin bir tarihsel yüzleşme korkusu söz konusudur. Kemalizmle gerçek bir hesaplaşma, sadece devletin resmî ideolojisiyle değil; bireyin kendi içindeki devletle, yani içselleştirilmiş otoriteyle yüzleşmesini gerektirir. Ancak bu, toplumun büyük kısmı için aşılması güç bir eşiktir. Çünkü devletin dilini konuşmaya alışmış zihinler için eleştiri, aidiyetsizlikle eşdeğer görülür.

Bu noktada aidiyet arayışı, tehlikeli bir illüzyona dönüşür. “Biz de bu devlete aitiz” söylemi, haklı bir talebin değil; bastırılmış bir travmanın ifadesidir. Oysa geçmişte o devletin kimleri nasıl dışladığı, hangi kimlikleri nasıl yok saydığı hâlâ hafızalardadır. Buna rağmen, kimliğini ezenle özdeşleşmek, bir tür travmatik uyum mekanizması olarak devreye girer. Bu, Fanon’un tarif ettiği “sömürgeleştirilmiş bilinç”in bir versiyonudur: Celladın merhametine sığınarak hayatta kalma arzusu, zamanla o celladın ideolojisine gönüllü sadakate dönüşür.

Nevrotik nostalji tam da burada devreye girer. Geçmişin otoritesine duyulan bu özlem, çoğu zaman “istikrar”, “medeniyet”, “laiklik” gibi kavramlarla süslenir. Ancak bu süsleme, bir özgürlük projesi değil, bastırılmış benliğin düzenle barışma çabasıdır. Böylece geçmişin hayaletleriyle yüzleşmek yerine onlara tapılır; mücadele kültürü ise nostaljik bir ritüele indirgenir.

Tarihsel körlükle beslenen bu nostalji, bugünün sahici mücadelelerini boğmakta; geleceği ise ipotek altına almaktadır. Gerçek yüzleşme olmadan özgürlük hayali kurulamaz. Ve bu yüzleşme, nostaljiden değil, cesaretten doğar.

Cellatla Dans: Gönüllü Köleliğin Modern Yüzü

“Celladına âşık olmak” ifadesi kulağa bireysel bir psikolojik sapma gibi gelebilir. Ancak Türkiye bağlamında bu durum, çok daha sistematik, çok daha derin bir ideolojik teslimiyetin göstergesidir. Bu teslimiyet, öyle güçlü bir hegemonik yapı üretmiştir ki, bir zamanlar o sistemin mağdurları, bugün o sistemi savunmakla kalmayıp onun sözcülüğüne soyunmaktadır. Bu, bireysel bir yanılgıdan ziyade, kolektif bir yanılsamadır.

Bugün Türkiye’de 1930’ların Tek Parti rejimi, “aydınlanma”, “ilerleme”, “kalkınma” gibi anahtar kavramlarla yeniden paketleniyor. Halkevleri “halkçı”, dil devrimi “kültürel devrim”, otoriter modernizm ise “medeniyet hamlesi” olarak sunuluyor. Oysa bu anlatı, sadece belli bir sınıfın –şehirli, seküler, elit çevrelerin– deneyimlerine dayanır. Anadolu’nun geniş halk kesimleri için o dönem, inkâr, asimilasyon, yoksulluk ve baskıyla özdeşleşmiştir. Buna rağmen, tam da bu baskıyı yaşamış toplumsal kesimlerin bir kısmı, bugün o rejime övgüler düzüyor. Neden?

Bu sorunun cevabı, yalnızca korkuyla değil; daha çok, rahatlatıcı bir geçmiş mitine duyulan özlemle açıklanabilir. “Eskiden her şey düzgündü”, “eğitim nitelikliydi”, “hukuk vardı” türü söylemler, gerçek tarihin değil, bastırılmış özgürlük arzusunun yerine geçen bir nostaljinin ürünüdür. Geçmişin otoriter düzenine duyulan bu nevrotik özlem, bireyin değil, toplumun belleğinde işlenmiş bir yorgunluk ve yılgınlıktır. Bu yorgunluk, mücadele etmek yerine teslim olmayı, yüzleşmek yerine idealize etmeyi tercih eder.

Oysa geçmişin düzeni, yalnızca seçilmiş bir azınlık için “konfor” sunarken; geniş kitleler için sürgün, sansür, zorunlu göç ve kimlik inkârı anlamına gelmiştir. Bu gerçeklik göz ardı edilerek kurulan “nostaljik cumhuriyet” hayali, yalnızca bugünü değil, geleceği de çarpıtır. Çünkü geçmişi sorgulamadan kutsamak, baskının yeniden üretimine zemin hazırlar.

Sonuçta cellatla dans eden toplum, özgürleştiğini sanırken zincirlerini parlatır. Gönüllü kölelik, en tehlikeli olanıdır; çünkü zincirlerin farkında değildir. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi, önce bu gönüllü boyun eğişle hesaplaşmadan ilerleyemez.

Demokratikleşmenin Önündeki En Büyük Engel: Kemalizmin Mitolojisi ve İnkâr Kültürü

Türkiye’nin demokratikleşme sürecini anlamak için Kemalizmin tarihsel rolünü sadece bir modernleşme projesi olarak görmek yetersizdir. Bu süreç ne salt sağın ne de dindarların eleştirisiyle aşılabilecek basit bir karşı-modernizm meselesi değildir. Asıl sorun, Kemalizmin otoriter modernleşme pratiğinin hâlâ toplumsal ve siyasi hayatın merkezinde yer almasıdır. Bu modernleşme, sadece bir devlet projesi olmaktan çıkıp, ülkenin demokratik dönüşümünü kilitleyen bir mitoloji haline gelmiştir. Böylece Kemalizm, demokratikleşmenin değil, tam tersine demokratikleşmeyi engelleyen en büyük yapısal engel olmuştur.

Burada kritik olan, “celladına âşık olanlar kulübü” diye adlandırılan grubun varlığıdır. Bu kulüp, geçmişte yaşanan acıların ve haksızlıkların inkârıyla, toplumsal gerçeklikten uzak, sembollere ve mitlere sığınarak varlığını sürdürmektedir. Bu zihniyet, tarihsel hafızayı ve kolektif travmaları görmezden gelir, hesaplaşmayı reddeder ve böylece toplumsal dönüşümün önünü tıkar. Gerçek demokrasi, sadece geçmişte mağdur edilenlerin değil, bu mağduriyetlerin sistematik biçimde içselleştirilmiş etkilerinin de ele alınmasıyla mümkündür. Ancak bu, rahatsız edici bir yüzleşmeyi, konforlu ve kendi kendini meşrulaştıran anlatılardan vazgeçmeyi gerektirir.

Kemalist modernleşmenin otoriter karakteri, Türkiye toplumunda geniş bir kesimde mitolojik bir kutsallıkla karşılanmakta, eleştiri ve sorgulama önünde engel olarak durmaktadır. Bu yüzden demokratikleşme çabaları, çoğu kez yüzeysel kalmakta, gerçek değişimden uzaklaşmaktadır. Çünkü özgürlük, konforlu mitolojilere teslim olmak değil, zor ve acı veren yüzleşmeleri göze almak demektir. Bugün Türkiye’de demokratik geleceğin inşası, ancak geçmişin karanlık yönleriyle cesurca yüzleşenlerin omuzlarında yükselecektir. Celladın elini öpmek, yani onu kutsamak yerine, onun sistemine karşı alternatif bir tahayyül geliştirmekten başka yol yoktur.

İnkâr edilen her acı, unutulan her hakikat, toplumun belleğinde biriktikçe daha büyük patlamalara yol açar. Tarih, bu tür bastırmaların bedelini hep ağır ödetmiştir. Bu yüzden “celladına âşık olanlar kulübü”nün çözülmesi, sadece sembollerin sorgulanması değil, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin asli koşulu olarak görülmelidir. Bu kulübün varlığı, demokratik umutların önünde demir bir kapı gibi durmaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel, Kemalizmin otoriter mitolojisinin sorgulanamaması ve bu mitolojiye sığınanların toplumdaki etkisidir. Bu zincirler kırılmadıkça, özgürlük ve adalet talepleri hep yarım kalacak, gerçek bir toplumsal dönüşüm mümkün olmayacaktır. Demokratik gelecek, mitolojilerden vazgeçen, geçmişle yüzleşen ve yeni bir tahayyül inşa eden cesur aktörlerin ellerinde şekillenecektir. Ancak o zaman, Türkiye’yi bugün hâlâ esir alan otoriter modernleşmenin kalesi yıkılabilir.