Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

UNUTULMUŞ EV, HATIRLAYAN DOĞA: YOSUNLAR ARASINDA YİTMİŞ BİR BİLİNCİN GÜNCESİ

UNUTULMUŞ EV, HATIRLAYAN DOĞA: YOSUNLAR ARASINDA YİTMİŞ BİR BİLİNCİN GÜNCESİ

İmdat DEMİR

Bir ev değil bu: terk edilmiş bir zaman, unutulmuş bir beden, suskun bir çığlık. Rize’nin, Artvin’in ya da Trabzon’un bir dağ yamacına saklanmış gibi duran bu yapı, taştan ve tahtadan değil; terk edilişten, sessizlikten ve hatırlamaktan inşa edilmiş gibi. Doğanın unutuşu değil, insanın kendini unutmasının taşıdığı bir bellek yüklenmiş çatısına. Burada, yosunlar yalnızca yeşil bir bitki değil; geçmişin gözyaşıdır, çocukluğun çığlığıdır, terk edilmişliğin sevinçle karışmış acısıdır.

Her yanı saran yeşillik, yalnızca doğanın geri dönüşü değil, insanın çekilerek geride bıraktığı ruhun yeniden biçimlenmesidir. O ev artık bir barınak değil; bir bilincin kabuğudur. Çatıdan sarkan sarmaşıklar bilinçaltının hayaletleri gibidir: Jung’un kolektif hafızasında bastırılmış olan ne varsa, şimdi çatıda, camda, duvarlarda dile gelmektedir. Bastırılmış geçmişin çiçek açma anı gibi. Ne garip bir çelişki: terk edilen yerde hayat, unutulan şeyde hafıza, çürüyen şeyde dirilik vardır.

Bu ev, zamanın doğrusal akışını inkâr eder. Burada saat işlemez, takvim geçmez. Çünkü bu ev, zamanın değil, hatıranın mekânıdır. Tahta duvarları sanki bir anne karnı gibi insanın içine dönmesine imkân verir. Bir zamanlar sobalı odalarda uyuyan çocukların nefes buğusu, şimdi yosunların üstünde biriken çiy damlalarında yeniden hayat bulur. Ve o çiy damlaları, varoluşun gözyaşları gibi evin tenine dokunur.

Sartre’ın “hiçlik”i burada karşımıza yalnızca felsefi bir kavram olarak değil, estetik bir figür olarak çıkar. Ev boşaldığı anda silinmemiştir; aksine, insan orayı terk ettiğinde orası kendilik kazanmıştır. İnsan terk ettiğinde doğa konuşmaya başlar. İnsan susunca, mekân dile gelir. Bu ev, ontolojik bir dönüşüm geçirmiştir: nesne olmaktan çıkmış, bir özne gibi hissetmeye başlamıştır. Şimdi o, konuşmayan ama düşündüren bir varlıktır.

Evin penceresi — çatlamış, solmuş, ama hâlâ orada duran — yalnızca içeriyi değil, içeriği gösterir. O camdan bakarken yalnızca içeri değil, iç benliğe bakarsın. Cam bir aynaya dönüşür; sen bakarsın ama aslında sana bakılır. Kim bilir, kimlerin son vedası yansımıştır o camdan? Belki terk edip giden bir oğulun suskunluğu, belki bir kadının hayal kırıklığı, belki de yalnızca zamanın kendisi. Ama zaman da bir varlıktır, sadece ilerlemez; bazen bekler, çöker, kalır. Tıpkı bu ev gibi.

Karadeniz’in dağlarında, bu tür evler sadece yapılar değildir; toplumsal hafızanın, kolektif melankolinin, bir halkın sessiz kahramanlarının taşıyıcısıdır. Bu fotoğraftaki ev, bir insanın değil, bir halkın terk edilmiş düşüdür. İçinde imeceyle örülmüş duvarlar, horon sesleri, tulum ezgileri, yayla sabahları vardır. Ama şimdi yalnızca sarmaşıklar konuşur. Ve onların dili, insan dilinden daha hakikidir; çünkü yalan bilmezler.

Sürrealist bir rüyada gibiyiz: Mekân ve zaman erimiş, yalnızca imgeler kalmış. Evin üzerinde büyüyen yeşillikler bir kadının saçları gibi evin omzuna dökülüyor. Doğa, bu yapının üzerinden sadece geçmemiş; onu kucaklamış, ona karışmış, onunla sevişmiştir adeta. Burada doğa kadınsıdır; sarar, sarmalar, dönüştürür. Ama bu şefkatli bir dönüşüm değildir yalnızca; içinde bir hesaplaşma, bir yüzleşme, bir intikam vardır. Çünkü doğa affetmez; hatırlar.

Neoekspresyonist bir ressamın tuvalinde gibi duran bu görüntü, yalnızca bir manzara değil; bir çığlığın donmuş anıdır. Renkler çığlık atar burada: yeşil feryat eder, kahverengi yas tutar, beyaz ise teslimiyetin rengidir. Ev, doğanın paletinde bir fırça darbesi gibi durur. Geri çekilmiş olanın hatırlatılması, silinmiş olanın yeniden yazılmasıdır bu. Neoekspresyonizm, içsel olanın dışa vurumuysa, bu ev, insanın en içteki korkularının, utançlarının, pişmanlıklarının bir dışavurumudur.

Evin varlığı, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda bir epistemolojidir. Yani bu ev bize neyin bilgi olduğunu, neyin hakikat olduğunu yeniden sorar. Modern aklın lineer ilerleyişine karşılık, bu yapı devingen bir duruşsuzluk sergiler. Ne tamamen canlı ne tamamen ölüdür. Ne bütünüyle terk edilmiş ne de bütünüyle sahiplenilmiştir. Bu ev, geçişlerin, eşiklerin, “aradalık”ların mekânıdır.

İşte tam da bu yüzden bu ev bir harabe değil; bir şiirdir. Harabeler çöker, ama şiirler kalır. Ve bazı şiirler okunmaz; yalnızca yaşanır. Bu evin duvarlarında yazılı olmayan ama hissedilen bir şiir dolaşır. Onu duymak için gözle değil, yürekle bakmak gerekir. Çünkü burada güzellik, biçimde değil; anlamdadır. Güzellik, burada bir estetik kategori değil; varoluşsal bir haldir.

Plastik şişeler, demir yığınları, insana ait kirli tortular… Bunlar modern insanın doğaya attığı imzadır. Ama doğa bu imzayı silmez, dönüştürür. Doğa, insanın en büyük eserlerini bile sindirir; çünkü doğanın dili sonsuzluktur, insanınki ise sonluluk. Plastik, burada bir çirkinlik değil; ironidir. İnsan unuturken, doğa unutmamaktadır.

Bu ev bir öykü anlatmaz; bir çığlık atmaz; bir vaatte bulunmaz. Ama orada durarak, susarak, yok olarak var olur. Ve bu varoluş, Heidegger’in “Varlık unutulmuştur” cümlesini tersyüz eder. Çünkü bu evde, varlık unutturmaz kendini. Aksine, bu ev bir “hatırlama ayini”dir. Her yosun, her tahta, her kırık cam parçası, bir hatırlamanın, bir geri dönüşün, bir içe bakışın işaretidir.

Güzellik, bu evde yalnızca estetik değil; etik bir meseledir. Çünkü burada görülen şey, bir toplumun kendisine, doğasına ve geçmişine nasıl yabancılaştığının da göstergesidir. Evi terk eden yalnızca birey değildir; aynı zamanda bir kültürdür, bir hafızadır, bir toplumsal vicdandır. Ve o vicdan, şimdi yosunların altında yeniden nefes almaya çalışmaktadır.

Karadeniz’in bu evi, bir çiçeğin toprağı yarıp çıkması gibi, sessizliğin içinden doğar. Ona baktığımızda kendi geçmişimize, kendi unutuşumuza, kendi suskunluğumuza bakarız. Ve bu yüzden güzeldir. Çünkü güzellik, yalnızca gözün gördüğü değil; ruhun hatırladığıdır.

.

.

Zamana Ağıt

Belki bir gün biri gelir, bu evi onarır. Çatıyı tamir eder, camları değiştirir, bahçeyi temizler. Ama o zaman bu ev ölür. Çünkü bu ev, bozulduğunda değil; unutulduğunda yaşamaya başladı.

Ve biz biliyoruz artık:
Her yıkıntı, bir hafızadır.
Her sessizlik, bir haykırıştır.
Her yosun, bir duadır.