Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

BİYOLOJİDEN DEMOKRASİYE: ARILAR, AHLAK VE EKOLOJİK DİRENİŞ

BİYOLOJİDEN DEMOKRASİYE: ARILAR, AHLAK VE EKOLOJİK DİRENİŞ

İmdat DEMİR

Karadeniz’in sisle örtülü vadilerinde, çiçeklerle dolu yamaçlarda, bir türün sesi yankılanır: Vızıldayan bir sabır, uçuşan bir emek, çiçekten bala uzanan kutsal bir yolculuk. Bu ses yalnızca bir doğa sesinden ibaret değildir; bu ses, adaletin, iş bölümünün, kolektif aklın ve birlikte yaşamanın senfonisidir. Kafkas arılarının kovanında duyulan her vızıltı, doğanın kadim hukukunun bir fısıltısıdır.

…..

….

Ve işte o gün: Doğa her zamanki gibi döngüsünü sürdürürken, kara bir gölge çöker maviye; Şepiti (1) belirir. Bu yalnızca bir yaban arısı değildir — bu bir sınamadır, bir krizdir, doğanın kolektif organizmasına yöneltilmiş varoluşsal bir tehdittir. Ama bilmediği bir şey vardır: Kovan, biyolojik bir yapıdan ibaret değildir; o aynı zamanda bir bilinçtir. Bir dayanışma bilinci, bir etik düzen, bir varlık biçimi…
.

Sosyolojiye göre, insan topluluklarını ayakta tutan şey yalnızca bireylerin çıkarları değil, bireylerin kendi sınırlarını aşarak bir bütünün parçası olma eğilimidir. Émile Durkheim’ın “kolektif bilinç” adını verdiği bu şey, kovanı anlamak için mükemmel bir anahtardır. Arılar, birey olarak “ben” değil; tür olarak “biz”dir. Kovanın içindeki her birey, adeta bir hücre gibi, kendi görevini yerine getirirken bütüne hizmet eder. Bal üreten işçi arı, nöbet tutan bekçi, doğan yavruyu besleyen hemşire arı — hepsi, kendi varlığını bütüne emanet etmiş gibidir.

Burada özgürlük, bireyin keyfi tercihinde değil; bütün içindeki yerini bilmektedir. Bir arı asla “neden ben” diye sormaz. Çünkü onun için bireysel bilinç, kolektif bilincin içindedir. Kovan, tıpkı Thomas Hobbes’un Leviathan’ı gibi tek bir beden, ama çoklu bilinçtir. Fakat burada merkezi otorite zorla dayatılmış değildir; doğanın kendisi tarafından içselleştirilmiştir.

.

Şepiti, bu düzenin dışındandır. O da doğanın bir parçasıdır; ama düzenin değil, yıkımın temsilcisidir. Arıların ekosisteminde yaban arısı bir tür simgeye dönüşür: istilacı, açgözlü, bireysel güçle kolektif aklı alt edeceğine inanan bir figür. Ve bu figür, yalnızca biyolojik değil, semboliktir de. Kapitalizmin vahşi açgözlülüğü, emperyalizmin yağmacı ruhu, neoliberal bireyciliğin kibri — hepsi Şepiti’nin vızıltısında yankılanır.

Bu yönüyle Şepiti, doğaya ait olduğu kadar kültürel bir işarettir de. Claude Lévi-Strauss’un yapısalcı antropolojisinde anlattığı gibi hayvanlar yalnızca et değil, “anlam” taşırlar. Şepiti bir hayvan değildir sadece; bir mitin antagonistidir, (2) bir kolektifin karşıtıdır. Onun saldırısı, sadece bala değil; düzene, birlikte yaşama etiğine, sürdürülebilirliğe yöneliktir.

.

Ama bu çatışmayı sadece metaforlarla değil, doğa bilimlerinin merceğinden de okumalıyız. Evrimsel biyolojide, türlerin hayatta kalma stratejileri genellikle iki uç arasında salınır: bireysel rekabet ya da kolektif iş birliği. Arılar, “eusocial” (üst düzey sosyal) organizmalar olarak evrimsel sürecin en karmaşık iş bölümlerini gerçekleştiren türlerdendir. Genetik olarak birbirine çok yakın oldukları için, bireyin kendini feda etmesi, aslında genetik mirasın korunması anlamına gelir.

Kolektif diğerkâmlık (altruism), burada en uç biçimde yaşanır: Bir arı, kovanı korumak için ölür. Bu ölümü ahlaki bir yücelik gibi romantize etmeye gerek yok; bu doğanın biyolojik yasasıdır. Ama bu yasa, aynı zamanda ahlaki düşüncenin temellerini de oluşturur. İnsanlık tarihi boyunca “bencillik ile diğerkâmlık” arasındaki gerginlik, tüm etik sistemlerin temelini oluşturmuştur. Arı, bu ikilemi çözüme ulaştırmış gibidir: “Sen ben’siz, ben sen’siz yokum.”

.

Arıların zaferi, bir güç gösterisi değildir. Onlar Şepiti’yi gücüyle değil, uyumlarıyla yenerler. Kollektif uyum, plansız ama düzenlidir. Herkesin kendi rolünü “doğal olarak” bilmesi, ekosistemin sessiz ahengini kurar. Bu durum, sosyal teorideki “organik toplum” kavramıyla örtüşür. Arı toplumu mekanik değil, organiktir; yani bireyler birbirinin yerine geçemez, ama birbirine bağlıdır.

Bu uyum, modern toplumların unuttuğu bir şeydir. Biz insanlar, adaleti çoğu zaman hukuki sistemlerde, devletin cezalandırma gücünde ararız. Oysa arıların adaleti bir mahkeme değildir; bir ekolojik dengedir. Suç, yalnızca Şepiti’nin açgözlülüğü değil; o açgözlülüğün sistemdeki dengeyi bozma potansiyelidir. Cezası ise yargı değil; reddediliştir. Şepiti yok edilmez; dışlanır. Ve en kötüsü olur: unutulur.

.

Şepiti’nin sonu sadece fiziksel ölüm değildir. O, bellekte yer bulamaz. Kovan, onu kaydetmez. Bellek — bireysel ya da kolektif — değerli olanı hatırlar. Arılar, Şepiti’yi affetmez ama lanetle de anmaz. Çünkü onun gibi figürler, anlam taşımaz. Bu, doğanın etik felsefesidir: Anlamsız olan silinir.

Unutulmak, bazen cezalandırılmaktan daha ağırdır. İnsan toplumlarında bile bu böyledir. Kimi zaman bir suçu anarak değil, yok sayarak cezalandırırız. Tıpkı arıların yaptığı gibi. Çünkü bazen adalet, görünmezdir. O, adil olanın değil; uyum içinde olanın hatırlanmasıdır.

.

Karadeniz, bu sessiz mücadeleye yalnızca mekân olmaz; onu yoğurur, şekillendirir. Vadiler, sisler, ormanlar — hepsi bu çatışmanın bir parçasıdır. Arının doğayla ilişkisi, insanın doğayla ilişkisinden daha kadimdir. İnsan, doğayı “kaynak” olarak görürken; arı, doğayı “organ” olarak görür. Çiçek, onun için bir araç değil; bir ortaklıktır. Polen almak, sadece almak değil; döngüyü sürdürmektir.

Karadeniz’in hırçın ikliminde arı olmak, yalnızca çalışkanlık değil, uyum, sabır, strateji ve sezgidir. Dağın göğsüne yerleştirilmiş kovan, bir ekonomi modeli değildir; bir varoluş modelidir. Bal üretmek, bir sektör değil; bir tören gibidir. Ve bu tören, her saldırıdan sonra daha bir kutsal hâle gelir.

.

Karadeniz’in rutubetli yamaçlarında, sisle gizlenmiş orman çukurlarında, bir kovan yükselir. Ama bu yükseliş beton bir gökdelenin değil; toprağın bilgeliğinden doğan, çiçekle yazılmış bir medeniyetin yükselişidir. Kafkas arıları, kanat çırpışlarıyla yalnızca polen taşımaz; doğaya, siyasete ve ahlaka dair kadim bir ders de bırakır ardında.

Arıların ekolojideki yeri, yalnızca biyolojik bir işleyişin parçası değil; bir ilişkiselliğin şiiridir. Her arı, yalnızca kendini değil; çiçeği, rüzgârı, toprağı da yaşatır. Bu simbiyotik bağlılık, günümüz insanının unuttuğu şeyi hatırlatır: Doğa bize ait değildir, biz doğaya aitiz. Ne var ki insan, doğayla olan ilişkisini “kaynak-tüketim” ikiliği üzerine kurarken, arı, doğayla bir “ortak yaşam sözleşmesi” yapmıştır. Doğa bilimleri bunu ekolojik denge olarak tarif eder; ama özünde bu bir ontolojik sadakattir. Ve bu sadakat bozulduğunda doğa öfkelenmez; sessizce çeker kendini. Çünkü doğa intikam almaz — sadece unutmamayı bilir.

Siyaset sahnesine gelince: Kafkas arılarının kovanı, yukarıdan aşağıya bir emir-komuta zinciriyle değil, iş bölümü ve sorumluluk etiğiyle örülmüştür. Kraliçe arı bir hükümdar değil, bir merkezdir; karar almaz, yön vermez, yalnızca varlığıyla döngüyü sürdürür. Gerçek iktidar, kol emeğindedir; yani işçi arılardadır. Bu yönüyle kovan, siyasal katılımın ve tabandan örgütlenmenin bir modeli gibidir. Şepiti ise dışarıdan gelen mutlak gücün, kibirli tahakkümün simgesidir. O, ortak yaşamı değil; kendi doyumunu arar. Arılar bu saldırıya bir liderin değil, kolektif aklın, örgütlü dayanışmanın gücüyle cevap verir. Modern demokrasilerin unuttuğu şey tam da budur: Güç, birlikte düşünülmediğinde yalnızca yıkım getirir.

Ahlaki düzlemde ise, arının hayatı tam anlamıyla bir etik şiirdir. Onlar için fedakârlık, yüceltilmesi gereken bir kahramanlık değil; varoluşun içsel ritmidir. Arı iğnesini batırdığında ölür — ama iğnesini yalnızca bütünü korumak için kullanır. Bu, Batı ahlakının fayda merkezli pragmatizmine değil; doğunun içkin ahlak anlayışına daha yakındır: Yaşamak, yalnızca kendin için değil; başkası için var olmaktır. Arılar, diğerkâmlığı bir erdem değil, bir refleks olarak yaşar.

Ve biz, onları izlerken aslında kendimize bakarız: Unuttuğumuz bağları, yitirdiğimiz değerleri, yıkmak için değil, yaşatmak için kurulmuş hayatları hatırlarız. Arılar, doğanın içimize yazdığı, ama bizim çoğu zaman susturduğumuz bir vicdandır.

Çünkü bazen en güçlü ders, bir kanat çırpışının içinde gizlidir.

.

İnsanlık, doğayı fethetmeye çalışırken kaybettiği her şeyi arılardan öğrenebilirdi:
Uyum, iş birliği, fedakârlık, adalet, hafıza, sessizlik…

Ama biz kovana Şepiti gibi giriyoruz. Kâr için, kibir için, saldırmak için. Ve sonunda biz de unutuluyoruz. Çünkü doğa bir yere yazmaz bizi. Ne kadar bağırırsak bağıralım, sessiz olan kazanır.

Karadeniz’de bir kovanda arılar, birbirini hiç tanımadan bir kolektivizm inşa ediyor. Ve biz, her gün birbirimizin gözünün içine baka baka yalnızlaşıyoruz.

Oysa bir arının bildiği kadarını bilsek:
Bazen yaşamak, yalnızca yaşamak değil; yaşatmak da demektir.

.

.

—————-

(1) Şepiti, Karadeniz bölgesinde yaban arıya verilen yerel bir isimdir.

(2) Antagonist, hikâyenin ana kahramanının (protagonist) karşısında yer alan karakterdir. Bu karakter, fiziksel, psikolojik veya ideolojik olarak protagonistin hedeflerine ulaşmasını engellemeye çalışır.