DİLİ DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SÖYLÜYOR, AĞZI EZBER KUSUYOR
İmdat DEMİR
Dili düşündüğünü söylüyor, ağzı ezber kusuyor — bu cümle, ilk bakışta yalnızca bir ironi, bir sitem ya da küçük bir kültürel eleştiri gibi görünebilir. Fakat aslında burada, modernitenin dil ile özne arasındaki ilişkisinin, düşüncenin kendi içsel özgürlüğü ile toplumsal hafızanın disiplinci yapıları arasındaki gerilimin, hatta kelimelerin içine sızmış iktidar tekniklerinin bütün bir tarihi saklıdır. Bu kısa cümlede, Jacques Derrida’nın “différance” kavramının yarattığı sarsıntı, Michel Foucault’nun “söylem” dediği iktidar ağlarının görünmez şiddeti, Gilles Deleuze’ün “fark ve tekrar”ın üretici makinesi olarak dile bakışı gizlice titreşir. Burada, konuşanın kendi düşüncesini dile getirdiği iddiasıyla, aslında dilin önceden hazırlanmış, ezberlenmiş zincirleri arasında dolaşması arasındaki paradoks vardır.
Ezber, yalnızca okul sıralarında dayatılan bir bilgi biçimi değil; toplumun bütün hücrelerine işlenmiş bir hafıza yönetimidir. Ezber, bireyin düşündüğünü sanarken, aslında başkalarının çoktan formüle ettiği söylem kalıplarını tekrar etmesidir. Derrida’nın diliyle söylersek, “yazının” (veya daha geniş anlamda işaretin) her zaman zaten önceden var olan bir farklar ağı içinde doğması gibi, konuşanın da sözleri, kendi özgün düşüncesinin değil, zaten çoktan var olan metinlerin ve anlam zincirlerinin yankısıdır. “Ağzı ezber kusuyor” derken, yalnızca bir mekanik tekrar değil, öznenin kendi düşünsel özgünlüğünün, önceden kodlanmış semantik şablonlar tarafından ele geçirilmiş olması kastedilir.
Foucault’nun bakışıyla, “düşünmek” bile, belirli tarihsel söylem alanlarının ve iktidar ilişkilerinin izin verdiği sınırlar içinde gerçekleşir. Bir özne, kendi başına düşünce ürettiğini söylerken, aslında “konuşabilir” hale gelmesinin koşullarını belirleyen görünmez bir söylem arkeolojisinin içinde hareket eder. Burada dil, yalnızca bir ifade aracı değil, düşüncenin kendisini biçimlendiren, hatta onu mümkün kılan ama aynı zamanda sınırlayan bir iktidar aygıtıdır. Kendi düşüncesini söylediğini iddia eden biri, aslında konuşma hakkını bile, tarihsel olarak üretilmiş normatif kalıplara borçludur. Ağzından dökülen kelimeler, kendi deneyiminin ham, işlenmemiş sesi değil; toplumsal belleğin disiplininden geçmiş, ideolojik biçimlendirmelerden süzülmüş, egemen söylemlerin yeniden üretimidir.
Deleuze’ün fark ve tekrar teorisi burada başka bir pencere açar. Ezber, tekrarı temsil eder; fakat bu tekrar, yaratıcı fark üretmez. Deleuze’ün istediği türden “yaratıcı tekrar”, mevcut dizgelerin yeniden yorumlanması, farklı bağlamlarda üretilmesi ve yeni anlam ufuklarının açılmasıdır. Oysa ezber, yalnızca farkı bastıran, değişim imkânını erteleyen, kendi üzerine kapanan bir tekrardır. Bu nedenle “ağzı ezber kusmak”, hem zamanın hem de anlamın donmuş, steril hale gelmiş bir formunu yeniden üretmektir. Ezber, farkı öldürür; fark, ezberin zehirini bozan tek panzehirdir.
Roland Barthes’ın “yazarın ölümü” kavramı da burada yankı bulur. Düşündüğünü söyleyen kişi, aslında kendisinin yazar olmadığını fark etmez; çünkü sözleri, çoktan yazılmış bir metnin içinde, onun haberi olmadan yeniden dizilmektedir. Barthes’a göre, anlam, metnin yazarında değil, okurda (ya da burada, dinleyicide) doğar. Ama eğer metin, ezberlenmiş ve sorgulanmamış bir zincirden ibaretse, o zaman okur da dinleyici de, yeniden düşünmenin imkânını yitirir. Ezber, anlamın çoğul açılımını değil, tekil, katı, kapalı bir anlam rejimini dayatır.
Peki bu “dili düşündüğünü söyleme” iddiası nereden geliyor? Lacan’ın psikanalitik perspektifinde, özne, dilin içinde kurulur; bilinçdışı bile “dil gibi yapılanmıştır.” Bu, şunu gösterir: Kendi düşüncesini dile getirdiğini sanan özne, aslında dilin kendi arzusunu taşıyan bir taşıyıcıdır. Kendi “özgün” zannettiği söz, çoktan dilin öteki’si tarafından belirlenmiştir. Lacan’ın “Büyük Öteki” dediği şey —yani toplumsal, kültürel, sembolik düzen— bu sözün gerçek sahibidir. Ezber, bu Öteki’nin sesini olduğu gibi taşır; düşünce, bu sesin içinde erir.
Julia Kristeva, dilin yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda bedensel ve duygusal süreçlerin taşıyıcısı olduğunu söyler. Ezber, bu bedenselliği kurutur; sözü, kanı çekilmiş bir cesede dönüştürür. Düşünce, bedenle, nefesle, duyguyla, tarihle akar; fakat ezber, bu akışı dondurur ve onu yalnızca mekanik bir tekrar olarak sahneye sürer.
Derrida’nın “yapısöküm” dediği şey, tam da bu noktada devreye girer: Ezberi bozan, dilin kendi içindeki çelişkileri, ertelenmiş anlamları, boşlukları, kırılma noktalarını açığa çıkarmaktır. Ezber, dilin pürüzsüz ve yekpare olduğu yanılsamasını sürdürür; yapısöküm, bu yüzeyi çatlatır, anlamın sürekli ertelendiğini, hiçbir sözün bütünüyle kendi sahibi olmadığını gösterir. “Düşündüğünü söylüyorum” diyen kişi, bu iddiasının altında yatan varsayımları, önkabulleri, tarihsel yükleri açığa çıkarmazsa, kaçınılmaz olarak ezberin tutsağıdır.
Foucault, “söylem”i bir bilgi/iktidar alanı olarak tarif eder. Ezber, söylemin en itaatkâr biçimidir. Çünkü ezber, söylemin kendi kendini yeniden üretmesini sağlar; onu sorgulamaz, kırmaz, dönüştürmez. Bu yüzden iktidarlar, her zaman ezberi sever; ezber, otoritenin en sessiz ama en etkili aracıdır. Ezber, itaatin dildeki formudur. “Düşündüğünü söylemek” ise potansiyel olarak itaatsizliktir —ama yalnızca ezberin zincirlerini kırabildiğinde.
Burada Nietzsche’nin “hakikat” anlayışını hatırlamak yerinde olur. Nietzsche, hakikati, unutulmuş metaforlar ve yıpranmış mecazlar yığını olarak tanımlar. Düşünce, bu unutmayı tersine çevirdiğinde özgürleşir. Ezber ise unutmayı çoğaltır; metaforları donmuş dogmalara, mecazları katı yasaklara dönüştürür. Bu nedenle, ezberin dile hâkim olduğu yerde, hakikat de yalnızca bir alıntılar mezarlığıdır.
Peki kurtuluş? Deleuze’ün “kaçış çizgisi” dediği şey, belki de burada tek çıkış yoludur. Ezberin kapalı sisteminden, yeni anlam çizgileri çekerek, dili yeniden icat ederek, anlamı sürekli kaydırarak kaçmak. Düşüncenin dili yalnızca tekrar etmesini değil, fark üretmesini sağlamak. Bu, yalnızca bireysel bir yaratım değil; toplumsal ve politik bir eylemdir. Ezberden kurtulan dil, aynı zamanda iktidarın görünmez zincirlerinden kurtulmaya başlar.
Bu yüzden “dili düşündüğünü söylüyor, ağzı ezber kusuyor” cümlesi, yalnızca bireysel bir eleştiri değil; modern toplumun düşünce üretme biçimlerine, eğitim sistemine, medya söylemlerine, siyasal retoriğe yöneltilmiş bir yapısökümdür. Burada mesele, “daha özgün” olmak gibi romantik bir çağrı değildir; mesele, dilin içine gömülmüş iktidar yapılarını açığa çıkarmak, ezberi bir norm değil bir sorun olarak görmektir.
Ve belki de en derininde, bu cümle şunu fısıldar: Düşünce, ancak kendi dilini riske attığında düşüncedir. Ezber, riski ortadan kaldırır; güvenli, tanıdık, onaylanmış kelimelerle konuşur. Ama düşünce, dilin kendi zeminini kaydırmaya cesaret etmelidir. Derrida’nın dediği gibi, “yazı” (veya söz), kendi kendini sürekli erteler; düşünce, bu ertelenmenin farkında olduğunda, ezberin zincirlerinden kurtulur. Foucault’nun dediği gibi, söylem alanını dönüştürmek, aynı zamanda iktidar ilişkilerini dönüştürmektir. Deleuze’ün dediği gibi, tekrarın içinde fark yaratmak, dilin yeniden doğuşunu sağlar.
Ezber kusan ağızlar, iktidarın yankı odalarıdır; dili gerçekten düşünenler ise, o yankının içine kendi çatlaklarını açanlardır. Çünkü dil, çatladığı yerden yeniden filizlenir. Ve belki de özgürleşmenin ilk işareti, kendi sözünün içinde, başkalarının gölgesini tanımakla başlar.