Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

ŞAİR DİLİ KIŞKIRTIR, FİLOZOF İSE SÂKİNİNLEŞTİRİR.

ŞAİR DİLİ KIŞKIRTIR, FİLOZOF İSE SÂKİNİNLEŞTİRİR.

İmdat DEMİR

“Şair dili kışkırtır, filozof ise sâkininleştirir.” Bu cümledeki gerilim, yalnızca iki farklı zihinsel tavrı değil, dilin iki zıt ve tamamlayıcı yönünü de işaret eder. Kışkırtma ve sakinleştirme, insanın varoluşsal deneyiminde birbirinden kopmaz iki akıştır; biri nehir yatağını taşırır, diğeri suyun taşkınlığını yatıştırır. Şair, dilin damarlarına ateş salar, onda gizli kalmış titreşimleri uyandırır, anlamın yerleşik düzenini sarsar. Filozof ise bu taşkın anlam enerjisini toplar, ona bir form, bir düzen, bir berraklık kazandırır. Her ikisi de dili sever; fakat biri onun çılgın dansına eşlik ederken, diğeri o dansın koreografisini çıkarır. Bu nedenle, aforizma yalnızca edebiyat ile felsefeyi ayırmak değil, aynı zamanda bu ikisini aynı bütünün iki farklı nefesi olarak görmek anlamına gelir.

Dil, insanın kendine açılan en eski aynasıdır. Bu aynaya bakan insan hem kendi suretini hem de o suretin ardındaki görünmez katmanları görür. Şair bu aynaya bakarken, yansımayı bozar, dalgalarla oynar, camı buğulandırır; çünkü bilir ki hakikat çoğu zaman netlikten değil, bulanıklığın içinden doğar. Filozof ise aynayı siler, çizgileri netleştirir, biçimleri belirgin kılar; çünkü onun için hakikat, dağınık çizgilerde değil, keskin hatlarda saklıdır. Bu karşıt tavırlar, aslında dilin tabiatındaki çift yönlü hareketin yansımalarıdır: Dil hem düzen kurar hem de düzeni bozar hem anlamı sabitler hem de onu çoğaltır.

Poetika, bu kışkırtma jestinin bilimi olarak düşünülebilir. Aristoteles’in “Poetika”sı, şiirin yapısını, ritmini, taklit etme gücünü incelerken, aslında dilin sınırlarını zorlayan bir eylemin teorisini yapar. Şair, kelimelerin yerleşik anlam düzenini bozar, onları beklenmedik bağlamlarda yan yana getirir, anlamın kapalı kapılarını aralar. Mallarmé’nin dediği gibi, şiir kelimelerin yerlerini değiştirmekten ibarettir; fakat bu değişim, küçük bir yer değiştirme değil, dilin evreninde yeni bir gezegen yaratmaktır. Şairin kışkırtması, sıradan olanı yabancılaştırır; bu, Rus biçimcilerinin “ostranenie” dediği, algının uykusunu bozan eylemdir. Kışkırtılmış dil, anlamın lineer düzlemden çıkarak çok katmanlı bir mekâna dönüşmesini sağlar.

Felsefe ise, dili sakinleştirme sanatıdır. Sokrates’in sorularla ördüğü diyaloglar, Platon’un idealar dünyasına açılan kesin tanımlar, Aristoteles’in kategorileri… bunlar hep dilin taşkın enerjisini biçimlendirme girişimleridir. Filozof, kelimelerin çağrışım labirentinde kaybolmamak için mantığın ipini elinde tutar. Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözü, bu disiplinin özünü yakalar: Dilin berraklaşması, dünyanın berraklaşmasıdır. Sakinleştirme, susturma değildir; aksine, bulanık anlamların içinden damıtılmış bir öz bulma çabasıdır. Filozof, anlamın çokluğunu değil, anlamın çekirdeğini hedefler.

Semantik açısından bakarsak, şairin kışkırtması anlamın polisemik [1] doğasını açığa çıkarır; bir kelime aynı anda birden fazla yöne işaret edebilir, bir dize hem aşkı hem ölümü hem de zamanı çağrıştırabilir. Filozofun sakinleştirmesi ise anlamı monosemiye, [2] yani tek ve net bir işaret ilişkisine yaklaştırır. Bu, iki ayrı güç gibi görünse de aslında dilin evreninde birbirine muhtaç iki kuvvettir: merkezkaç ve merkezcil. Kışkırtma, kelimeleri merkezin dışına savurur; sakinleştirme, onları yeniden toplar. Böylece dil hem yaratıcı kaosun hem de düzenli kozmosun mekânı olur.

Hermenötik, bu iki jestin sürekli karşılaşma alanıdır. Metinle karşılaşan okur, önce şairin kışkırttığı anlam fazlalığıyla karşılaşır; sonra yorum süreciyle bu fazlalığı sakinleştirir. Gadamer’in hermenötiğinde anlam, metin ve yorumcunun ufuklarının birleştiği noktada doğar. Bu birleşme, bazen daha büyük bir kışkırtmayı tetikler; çünkü yorum da yaratıcıdır. Derrida’nın yapıbozumu, metni sürekli kışkırtarak sabit anlamı imkânsız kılar; böylece sakinleştirme girişimleri yeniden kışkırtmanın hammaddesi haline gelir.

Sanatın bütün alanlarında bu ikilik gözlemlenebilir. Müzikte, Beethoven’ın fırtınalı senfonileri kışkırtmanın sesi iken, Bach’ın matematiksel fügleri sakinleştirmenin sesidir. Resimde, Van Gogh’un sarı girdapları dilin taşkın haline benzerken, Vermeer’in sessiz iç mekânları dilin durulmuş hâlidir. Tiyatroda Artaud’nun “Zalimlik Tiyatrosu” bir anlam patlaması yaratırken, Racine’in klasik tragedya yapısı düzenli bir sükûnet kurar. Sanat tarihi, bu iki jestin ardışık dalgalarıyla örülüdür: Romantizm kışkırtmanın doruğu, Klasisizm sakinleştirmenin en rafine biçimidir. Modernizm ise çoğu zaman bu iki hareketi aynı anda sahneye çıkarır; T. S. Eliot’ın dizeleri hem parçalanmış zaman algısını kışkırtır hem de kültürel düzen arayışıyla sakinleştirir.

Ontolojik düzlemde kışkırtma, varlığın çokluğunu ve akışkanlığını kabul eder; oluş, değişim, süreklilik içinde yenilenme… bunlar şairin alanıdır. Sakinleştirme ise varlığın özünü, değişmeyen yanını, ebedi formlarını arar; bu, filozofun alanıdır. Epistemolojik düzlemde kışkırtma, bilginin açık uçlu, sürekli genişleyen bir alan olduğunu savunur; sakinleştirme, bilginin tutarlılığını ve sınırlarını kurar. Heidegger’in şiire verdiği önem, bu iki tavrın birliğini gösterir: Dil, varlığın evidir; bu ev hem kışkırtmanın ateşiyle hem sakinleştirmenin düzeniyle inşa edilir.

Aforizma bize kişisel düzeyde de bir öğüt verir: Zihnimizde hem şairi hem filozofu barındırmak zorundayız. Hayatın karmaşasında, bazen dili kışkırtan cesur sorular sormak, bazen de o soruların yankısını sakinleştiren net cevaplar aramak gerekir. Yaratıcılık ve düzen, kaos ve kozmos, ateş ve su… bunlar birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Düşünce, bu iki nefesle ayakta durur.

Ve belki de en büyük incelik, bu iki hareketin aynı anda var olabileceğini görmektir. Kışkırtmanın içinde saklı sükûneti, sükûnetin içinde gizli kışkırtmayı fark etmek… Dilin en berrak anlarında bile bir tutam belirsizlik, en çılgın anlarında bile bir çekirdek düzen vardır. Şair ile filozofun yolları burada kesişir: İkisi de hakikatin peşindedir, yalnızca kullandıkları araçlar ve yürüdükleri ritim farklıdır. Şair ateşi taşır, filozof o ateşin ışığında yolu görür.

Dilin deniz olduğunu varsayarsak, şair onun dalgalarını kabartır, köpükleri göğe savurur; filozof ise suyun derinlerindeki sessiz akıntıları gösterir. İkisi de aynı suyun parçalarıdır, birbirinden bağımsız düşünülemez. İnsanlığın hikâyesi, bu iki hareketin sonsuz döngüsünde yazılmıştır. Ve belki biz de konuşurken, yazarken, düşünürken aynı döngünün küçük tekrarlarını yaşıyoruz: Önce kışkırtıyor, sonra sakinleştiriyoruz; önce dağıtıyor, sonra topluyoruz.

Sonuç olarak, “Şair dili kışkırtır, filozof ise sâkininleştirir” ifadesi, yalnızca estetik ya da düşünsel bir ayrımı değil, dilin ve insan zihninin derin bir yapısını açığa çıkarır. Bu yapı, varoluşun hem yaratıcı taşkınlığına hem de düzenleyici huzuruna tutunur. Belki de insanın en bilge hali, bu iki jesti aynı anda taşıyabildiği hem şair hem filozof olabildiği andır. Böylece dil ne yalnızca ateşin sarhoşluğunda yanar ne de yalnızca suyun soğukluğunda donar; ikisinin arasında, yaşamın kendisine benzeyen bir denge bulur. Ve bu denge, her yeni kelimede, her yeni cümlede yeniden doğar.

.

AÇIKLAMALAR:

[1] Polisemik: birden fazla ve birbiriyle bağlantılı anlamı olan kelimelerdir. Bu durum, kelimenin temel anlamının farklı bağlamlarda çeşitli şekillerde genişlemesiyle ortaya çıkar. Örneğin, “yüz” kelimesi polisemiktir. Temel anlamı “insan veya hayvanın başının ön tarafı” iken, farklı bağlamlarda başka anlamlara da gelebilir:

Vücut parçası: “O, her zaman gülen bir yüze sahiptir.”

Sayı: “Partiye tam yüz kişi geldi.”

Eylem: “Kardeşim denizde yüzmeyi çok sever.”

Sıfat: “Yüzsüz bir insanla karşılaşmak çok sinir bozucu.”

Polisemi, dilin zenginliğini ve esnekliğini gösteren önemli bir kavramdır. Bu sayede, daha az kelimeyle daha fazla anlam ifade edilebilir.

.

[2] Monosemi: Bir kelimenin sadece bir tane anlama sahip olması durumudur. Yunanca “mono” (bir) ve “sema” (işaret, anlam) kelimelerinden türetilmiştir. Monosemik kelimeler, farklı bağlamlarda bile anlamlarını korur ve başka bir anlama gelmez. Dilin büyük bir kısmı polisemik (çok anlamlı) kelimelerden oluşsa da, özellikle teknik ve bilimsel terimlerde monosemi daha yaygındır. Bunun nedeni, bu alanlarda karışıklığı önlemek ve kavramların kesin olarak ifade edilmesini sağlamaktır.