ÜNİVERSİTE DEĞİL (K)AKADEMİSYEN KATEDRALİ
İmdat Demir
—
Üniversite Değil (K)akademisyen Katedrali ifadesi, üniversitenin asli işlevi olan özgür düşünce üretimi ve eleştirel bilginin yerini, (k)akademisyenlerin kendi iktidarlarını kutsallaştırdığı gösterişli bir tapınağa dönüştüğünü anlatır. Katedral nasıl ki piskoposun otoritesini sembolleştiriyorsa, bugünün üniversiteleri de liyakat yerine unvan, eleştiri yerine sadakat, bilgi yerine prestij ayinlerinin sahnesi haline gelmiştir. Amfiler ibadethane, kürsüler mihrap, akademik etkinlikler ise sponsor logolarıyla süslenmiş ritüellerdir. Burada hakikatin ışığı değil, kariyerist şöhretin kandilleri yanar. Bilim, araştırma ve toplumsal sorumluluk unvanın dekoruna feda edilir. Böylece üniversite, kamusal aklın üretildiği bir alan değil; dogmatik tekrarlara hapsolmuş, (k)akademisyenlerin kendi putlarını cilaladığı soğuk bir mabede dönüşür. Bu metafor, bilimin özgürleştirici ruhunun nasıl kireçleştiğini ve hakikatin nasıl törensel vitrinlere kurban edildiğini çarpıcı biçimde açığa çıkarır.
—
Türkiye’de “(k)akademi” dediğim o sahte ihtişamlı amfi evreni, Filozof Kirpi’nin metinlerine bakınca ürperiyor; çünkü bu metinler onların en sevdiği iki uyuşturucuyu—tembellik konforunu ve zihinsel kas atrofisini—aynı anda kesiyor. Neden? Çünkü Heterobilim Okulu, vitrindeki PR muhabbeti değil; ter döken, kavram inşa eden, kök söken bir çalışma etiği. Bu ülkede devlet üniversitelerinde, milletin parasıyla kurulmuş asalak düzenin en derin korkusu, “çalışkan aklın” laboratuvar ısısıdır. Heterobilim o ısıyı yükselttikçe, (k)akademik konfor yorganı tutuşuyor; dumanın adı “linç”, alevin adı “etik kurul”, küllerin adı “idari işlem”.
Sorunun adı yalın: zihinsel kas yetersizliği. Yıllarca tekrarla şişirilmiş bir gösteri kası var; ama düşüncenin çekirdeğini taşıyan lifler yok. Bu yüzden metinle güreşe tutuşmak yerine metnin sahibiyle uğraşmayı seçiyorlar. Argümanı tartışmak, kavramı tartmak, yöntemi sınamak yerine “meşruiyet” ve “biçim” polisliği yapıyorlar. Çünkü içerik sahasına indiklerinde nefesleri yetmiyor. Heterobilim Okulu’nun epistemik çalışkanlığı—disiplinlerarası çaprazlamalar, kavramsal rafineri, eleştirel teoriyle yerli düşünce damarını eklemleme—tam da bu yüzden “tehlike” diye kodlanıyor: Tehlike, onların uyuşuk ritmini bozuyor.
Bakın, (k)akademinin kutsal üçlemesi vardır: görünürlük, uyum, itaat. Birincisi “görünürlük”: belediye logolu sempozyumlar, şık afişler, anı fotoğrafları; hepsi düşüncenin makyaj departmanı. İkincisi “uyum”: fundlara rüzgâr, iklime el-sıkış; muhalif olanı değil, müsait olanı tercih. Üçüncüsü “itaat”: liyakat yerine sadakat; hakeme değil hamisine sadakat. Bu üçleme, üniversiteyi bilgi üretiminden protokol üretimine indirger. Heterobilim burada devreye girip “gösteri kasını bırak, zihinsel kasını çalıştır” dediğinde, o kasın olmadığını, hatta yıllar önce eridiğini fark ediyorlar. Korkunun sebebi budur.
Heterobilim’in yöntemi basit ve acımasız: kavramları sandalyeden kaldırıp sahaya indirir, ideolojik refleksleri diseksiyon masasına yatırır, yerli düşüncenin kırık kemiklerini alçıya alırken Batı kanonunun kibirini törpüler. Bourdieu’nün alan kuramını, Sezer’in sosyolojik damarına bağlar; Habermas’ın kamusal aklını mahalle kıraathanesine indirip yeniden kurar; Foucault’nun iktidar mikrofiziklerini yerel ritüellerin içinde yakalar. Bu çalışma, makale sayılarını değil, düşünsel omurgayı büyütür. Ve tam burada (k)akademinin alarmı çalar: Çünkü omurga, vitrinde satılmaz; emek ister.
Onların sevdiği şudur: “Özet gönder, kabul al; slayt hazırla, selfie ver; makale puanı al, unvanı cilala.” Heterobilim’in sevdiği ise şudur: “Metinle dövüş, kavramı terlet, yöntemi kur, epistemik riske gir.” Biri “niceliksel kalabalık”tır; diğeri “nitelikli azınlık”. Kalabalık, gürültüyle var olur; azınlık, yankısız odalarda. Kalabalık laik ve dindar versiyonlarıyla aynı vaazı verir: “Dokunma düzenime.” Azınlık, aynı cümleyi tersten okur: “Düzenin, düşüncenin üzerine örttüğü ölü toprağına dokun.”
Devlet üniversitelerindeki asalak düzen nasıl kurulur, biliyor musunuz? Kaynaklar görünmez torbalara, kadrolar görünür sadakat zincirlerine bağlanır. Ölçüm, kâğıt üstündeki metriklerle yapılır: kaç bildiri, kaç atıf, kaç panel. İçerik, bir “görüntü ekonomisi”ne dönüştürülür; tıpkı turistik bir şehrin tarihi dokusunu neonla boyamak gibi. Heterobilim tam bu noktada fişi çeker: “Neon sönsün, doku görünsün.” Işık sönünce taşın kırığı, kemerin çatlağı, metnin boşluğu görünür hale gelir. İşte bu yüzden nefret ederler Heterobilim’den: Çünkü görünürlüğün büyüsünü bozup, çıplak hakikatin sızısını geri çağırır.
“Kakademisyen” dediğim tipolojinin ahlâkı pragmatiktir: doğru, güçlüden yanadır. Eleştiri mi? Sponsorun gölgesine kadardır. Yöntem mi? Modül ve şablonla gelir. Cesaret mi? Toplu fotoğrafta bir adım öne çıkmak kadardır. Heterobilim’in ahlâkı ise şu düsturdan doğar: “Hakikat, rahat alanı değil, yaralı alanı sever.” Bu yüzden bizim cümlelerimizin kenarları keskindir; çünkü yastık değil, neşter olması gerekir. Yarayı okşamaz, açar; açınca temizler; temizleyince diker. Bu bir polemik değil, bir tedavidir. Tedavi can yakar; ama ölümcül olan konfordur.
“Kıraathâne” metaforunu boşuna sevmeyiz. Kıraathâne, okumanın eylem olduğu, yargının eşdostla değil, metinle verildiği yerdir. (K)akademi, Kıraathâneyi “temsil” eder; Heterobilim, onu “tesis” eder. Temsil, vitrindir; tesis, mutfak. Vitrinde simit parlaktır; mutfakta hamur yoğrulur. Bu yüzden bizim metinlerimizde un tozu vardır, o yüzden bizde konuşma, önce ter kokar. Onlar için “ayıp”; bizim için “şeref”. Çünkü düşünce, masa örtüsü lekesinden korkanların değil, hamur tutanların işidir.
Peki, ne yapacağız? Bir: Nitelik takıntısını kurumsal refleks haline getireceğiz. “Kâr getiren görünürlük” değil, “vakur doğruluk” arayacağız. İki: Liyakatsiz teşkilatı teşhir etmeyi bırakmayacağız. “Hakem” diye hami, “bilim” diye protokol pazarlayan düzeni isim isim, yöntem yöntem çözeceğiz. Üç: Kollektif emek ağları kuracağız; tekil yıldız masalını değil, çoklu vicdan hakikatini büyüteceğiz. Dört: Her metnin arkasına aparat koyacağız: kaynak dizgesi, kavramsal harita, yöntem notu. Çünkü ciddiyet, şıklıkla değil, izlenebilirlikle ölçülür. Beş: Genç akla alan açacağız. Onun cesur hatalarını, yaşlı korkuların doğru görünümlerine tercih edeceğiz.
Biliyorum, bu ton sert. Ama kirpinin işi okşamak değil, uyandırmaktır. “Kakademi” uykusundan kalkmak istemiyor; çünkü rüyasında hep profesör. Biz uyandırınca aynaya bakacak ve ödü patlayacak: Çünkü unvan, yüzün yerine geçemez. Heterobilim’in aynası acımasızdır: “Ne kadar okudun?” değil, “Ne anladın ve ne ürettin?” diye sorar. “Kaç panele çıktın?” değil, “Kaç fikri ayağa kaldırdın?” diye sorar. “Kaç atıf aldın?” değil, “Kaç zihniyeti yerinden oynattın?” diye sorar. Özetin özeti: Heterobilim Okulu, asalak düzene “yerinden kalk” diyen bir uyarı zilidir. Zihin kaslarını yıllarca dinlendirmiş olan (k)akademisyen güruhu, o zilin sesine değil, zili çalana kızıyor—çünkü ses, rehavetlerini ifşa ediyor. Oysa biz zil değiliz; yangın alarmıyız. Yanan, bizim kişisel egolarımız değil; kamusal aklın kirişleri. Yangın yerine su taşıyan her kişiyi çağırıyoruz: Metne, emeğe, yönteme, cesarete. Gerisi mi? Gerisi vitrin tozu. Toz, ışıkta dans eder; ama akciğeri boğar. Biz ışığı kapatıp pencereyi açıyoruz. Hava girsin, akıl girsin. Dikenlerimiz bunun için: korumak, temizlemek, uyandırmak. Çünkü bu memlekette hâlâ umut var; ama umut, konforla değil, kasla çalışır. Zihinsel kası büyütmekse bizim işimiz; gerisi konuşma.