Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

TEK DALGA, BİN ÖFKE, DENİZDEKİ DİRENİŞ: SUMUD

TEK DALGA, BİN ÖFKE, DENİZDEKİ DİRENİŞ: SUMUD

İmdat Demir

Sumud, Filistin’in yıkılmış taşlarından, aç bırakılmış çocuklarından ve susturulmak istenen hafızasından doğan bir kavramdır; yalnızca sabır değil, kök salan bir direniş, var olmayı başlı başına bir politik tavır kılan sebat demektir. İsrail’in askeri, ekonomik, psikolojik, kültürel, hukuki ve epistemik soykırımı karşısında Sumud, sessiz ama sarsılmaz bir çığlıktır; açlığa mahkûm edilen çocukların gözlerinde, zeytin ağaçlarının köklerinde, her yıkımdan sonra yeniden ayağa kalkan evlerin taşlarında yankılanır. Bu direniş yalnız Gazze’de değil, küresel bir vicdanın teknelerine binmiş hâlde dalgaları aşar: Aristoteles’ten Gandhi’ye, Kant’tan Karakoç’a bütün insancıl düşünürlerin sesi yelkenlerde dalgalanır; Filozof Kirpi ise dikenlerini mitralyöze çevirerek zalimin suratına kelimeler yağdırır. Sumud kahramanları öğretmenler, doktorlar, işçiler, şairlerdir; sıradan hayatlarını vicdanla aşarak modern çağın Prometheus’larına dönüşürler. Onların taşıdığı her ekmek bir dua, her ilaç bir umut ışığı, her yardım paketi tarihin karanlık sayfalarına yazılmış bir şiirdir. Sonuçta Sumud, insanlığın onurunu dirilten hem lirik hem polemikçi bir manifestodur: zulme karşı umut, suskunluğa karşı çığlık, unutuşa karşı hafızadır.

Hafızanın Açılış Mührü

—SUMUD… bu kelime, sadece “sebat” demek değildir; sözlük kökünde dayanıklılığı, taş gibi sertliği, zeytin ağacının kökleri gibi köklülüğü taşır, ama hermenötik katmanlarında Filistin’in acısıyla yoğrulmuş bir direniş ontolojisine dönüşür; sabırla iradenin, sessizlikle haykırışın, toprağa kök salışla sürgüne direnişin iç içe geçtiği bir anlam dünyasıdır; bu yüzden semantik açıdan sıradan bir “sabır” kelimesi değil, politik, kültürel, teolojik ve varoluşsal bir sebatın adıdır; hermenötik açıdan ise her yeni zulümle, her yeni yıkımla, her yeni şairin mısrasıyla, her yeni annenin gözyaşıyla anlamını yeniden üreten, yaşayan bir metindir; zeytin ağacında, taş atan çocukta, sessizce tarlasını süren babada, teknelerle Gazze’ye açılan yardımlarda vücut bulur; ve işte bu yüzden Filozof Kirpi dikenlerini kaldırır ve haykırır: “Sumud, zulmün yüzüne karşı sabitlenmiş bir dikendir; dünya sustuğunda konuşan, dünya unuttuğunda hatırlatan, dünyanın ikiyüzlülüğü çöle dönüştüğünde kökleriyle su bulan bir direnişin adıdır.”

Açlığın Silah, Suyun Kurşun Olduğu Dünya: Soykırımın Pornografik Gösterisi

—SUMUD… Bu kelime yalnızca bir halkın değil, insanlığın susturulamaz vicdanının adıdır. Gazze’nin taşlarından, yıkılmış binalarından, açlıktan kıvranan çocuklarından yükselen sessiz ama sarsılmaz bir haykırıştır. İsrail’in uyguladığı abluka Gazze’yi bir açık hava hapishanesine çevirdi. Bir halkın nefesi kesildi, damarlarına zincir vuruldu. Bu abluka yalnızca bedenleri değil, ruhları da hedef aldı. Ekmeğe erişimin engellenmesi, midelerin boş kalmasından çok daha fazlasıdır; bu, bir halkın kültürünü, onurunu, kolektif hafızasını susturma girişimidir. İşte Sumud burada sahneye çıkar: sessizliğe, suskunluğa, uluslararası toplumun kayıtsızlığına karşı bir meydan okuma. İnsanlığın insana olan borcunu hatırlatan bir direniş manifestosu.

Uygarlığın, Cesetler Üzerinde Sükût Dansı

Ama bu manifestoyu anlamak için önce soykırımın bütün boyutlarını çıplak biçimde gözler önüne sermek gerekir. İsrail’in Gazze’ye yaptıkları yalnızca çatışma ya da savaş değildir; bu, planlı, organize, acımasız bir soykırımdır.

Askeri Soykırım: Bombalar yalnızca askeri hedeflere inmedi; evlere, okullara, hastanelere, oyun parklarına, pazar yerlerine indirildi. Çocuklar futbol oynarken paramparça oldu. Kadınlar ekmek kuyruğunda can verdi. Yaşlılar bastonlarıyla kaçamadan evlerinin duvarlarının altında gömüldü. Bu operasyonların “hedefi” terör değil; yaşamın kendisiydi. Gazze’de ev denilen her mekân, okul denilen her bina, hastane denilen her çatı İsrail’in bombalarıyla imha edildi. Askeri araçların hedefinde insan hayatı vardı, ve bu kasıtlıydı: korkutmak, yıldırmak, yok etmek.

Ekonomik Soykırım: Abluka, nefes borusunu kesmek gibi Gazze’nin ekonomik damarlarını kesti. Balıkçılar denize açılamadı; ufka baktılar, ama tekneleri limanda çürüdü. Çiftçiler tarlalarına gittiler, ürünlerini büyüttüler, ama satacak pazar bulamadılar. İhracat yasaklandı, ithalat kısıtlandı, işsizlik bir hayalet gibi bütün evlerin içine girdi. Gazze’nin ekonomisi sistematik olarak çökertildi. İsrail’in politikası açıktı: “Ekonomiyi öldür, halkı çökert.” Açlık yalnızca midelere değil, düşüncelere de sirayet etti; işsizlik umudu kemirdi, yoksulluk geleceği çaldı.

Psikolojik Soykırım: Bir halkı açlığa mahkûm etmek, yalnızca biyolojik değil, psikolojik bir imhadır. Açlığa mahkûm edilen bir çocuk, annesinin gözlerinde suçsuz bir çaresizlik görür. Babalar elleri boş döner, ekmek getiremez. Anneler bebeklerini susturamaz. Bu travma yalnızca bugünü değil, yarını da öldürür. Çocuklar oyunu değil, açlığı hatırlar; ninniler yerini bombaların uğultusuna bırakır. Soykırımın en sessiz ama en derin silahı buydu: umutları öldürmek, geleceğe dair düşleri parçalamak, insanı içten çürütmek.

Kültürel Soykırım: Kütüphaneler yakıldı. Kitaplar, bilginin taşıyıcıları, kül oldu. Camiler bombalandı, dualar dumanlara karıştı. Müzik susturuldu, şairler susturuldu. Bir halkın hafızası hedef alındı. Çünkü kültürü yok etmek, halkı yok etmenin en kalıcı yoludur. İsrail yalnızca bedenleri değil, şarkıları, şiirleri, masalları, rüyaları hedef aldı. Çocuklara masal anlatacak dedeler, ağıt yakacak nineler ortadan kaldırıldı. Bu, hafızayı topyekûn silme girişimidir. Bir halkın belleği yok edilirse, onun geleceği de yok edilir.

Hukuki Soykırım: Uluslararası hukuk, kâğıt üstünde var, pratikte yoktu. İnsan hakları beyannameleri, Cenevre Sözleşmesi, Lahey mahkemeleri… Hepsi bir vitrin, hepsi bir dekor. Batı’nın diplomatik kılıfları İsrail’i korudu. Suçlar işlendi, belgeler kayda geçti, deliller birikti ama mahkemeler suskun kaldı. Hukuk, zalimin zırhına dönüştü. İnsanlığın en büyük kazanımı olması gereken adalet, soykırımın üstünü örtmek için kullanılan bir perdeye dönüştü.

Epistemik Soykırım: Medya susturuldu, hakikat saklandı. Haberler sansürlendi, fotoğraflar manipüle edildi. Gazze’nin gerçeği dünya kamuoyunun gözünden gizlendi. İnsanlığın ortak belleği manipüle edildi. Zulüm yalnızca öldürmek değil, öldürüleni görünmez kılmaktır. Bu epistemik cinayet, soykırımın sürmesini sağladı. Çünkü görünmeyen acı, yok sayılan acıdır.

Filozof Kirpi dikenlerini mitralyöze çeviriyor, kelimeleri kurşun gibi havaya savuruyor: “Ey dünya! Açlık bir silahtır, susuzluk bir bombadır, elektriksizlik bir kurşundur. Siz bu soykırımı hâlâ ‘çatışma’ diye adlandırarak zalimin suçunu aklıyorsunuz. Bu yalnızca Gazze’ye değil, insanlığa karşı işlenmiş en çıplak suçtur. Siz sofralarda kadeh kaldırırken, Gazze’nin çocukları açlıktan kıvranıyordu. Siz özgürlük nutukları atarken, Gazze’nin anneleri mezar kazıyordu. Siz demokrasi dediniz, ama demokrasiniz bombaların gölgesinde doğmamış bebekleri öldürdü. Siz uygarlık dediniz, ama uygarlığınız Gazze’nin sokaklarında cesetlere basarak yürüdü.”

Demokrasi Bombaların Gölgesinde Doğmamış Bebekleri Öldürdü

Soykırımın çıplak ifşası burada biter mi? Hayır. Çünkü ifşa demek, yalnızca gerçeği göstermek değil, gerçeğin gözlere sokulmasıdır. İsrail’in politikaları yalnızca bir devlete ait değildir; bu, modern dünyanın çıplak yüzünü de ifşa eder. Uluslararası toplumun suskunluğu, diplomatik ikiyüzlülüğü, medya manipülasyonları, hepsi bu suçun ortaklarıdır. Gazze’de atılan her bomba, Batı’nın parlamentolarında yükselen sessizlikle onaylandı. Gazze’de açlıktan ölen her çocuk, Birleşmiş Milletler’in pasif cümleleriyle gömüldü.

Ve Filozof Kirpi son bir kez daha dikenlerini sivriltip soruyor: “Ey insanlık! Senin adaletin nerede? Senin vicdanın nerede? Senin demokrasi nutukların nerede? Gazze’nin çocukları açken, senin sofraların nasıl bu kadar dolu? Gazze’nin anneleri ağlarken, senin şarkıların nasıl bu kadar neşeli? Gazze’nin babaları çaresizlikten susarken, senin konferans salonların nasıl bu kadar gürültülü? Bu utanç senindir, bu suskunluk senindir. Ve bil ki, bu suskunluk da bir suçtur.”

Un Torbası, İlaç Kutusu, Direnişin Yeni Silahları

Ama işte bu karanlık içinde, Sumud yükselir. Direnç, kök salma, geri adım atmama iradesi… Ve bu yalnızca Gazze’de değil, dünyanın dört bir yanında yankılanır. Sumud Filosu denizlere açıldığında, bu yalnızca yardım taşımak değildir; bu insanlığın vicdanını taşıyan bir destandır. Her tekne, bir şiirin beyitleri gibidir; her yelken, tarihin göğüne çekilmiş bir haykırıştır.

Teknelerde yalnızca un, pirinç, ilaç yoktur. Orada Aristoteles’in adalet arayışı vardır; “adalet, her şeyi yerine koymaktır” sözü teknelerin yükünde yankılanır. Kant’ın insan onuru vardır; “insan hiçbir zaman araç değil, daima amaçtır” ilkesi dalgalara yazılır. Marx’ın eşitlik çağrısı vardır; “insan, toplumsal ilişkilerinin bütünüdür” cümlesi güvertelerde yankılanır. Nietzsche’nin irade haykırışı vardır; teknelerin motorları onun “yaşamı onayla” çağrısını taşır. Gandhi’nin sivil direnişi vardır; teknelerin açılışı tuz yürüyüşünü hatırlatır. Simone Weil’in merhameti vardır; “acı, adaletin kalbidir” cümlesi ilaç kutularında yankılanır. Sezai Karakoç’un diriliş metafiziği vardır; teknelerin yelkenlerinde bir diriliş şiiri dalgalanır. Nazım Hikmet’in kardeşlik çağrısı vardır; “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizesi dalgaların sesine karışır.

Ama burada bitmez: Hannah Arendt’in totalitarizme karşı uyarısı teknelerin direklerine asılır: “Kötülük sıradanlaştığında insanlık ölür.” Edward Said’in sesi vardır; oryantalizmin maskelediği hakikati parçalar, “Filistin’in hikâyesini kimse susturamaz” diye yankılanır. Ali Şeriati’nin devrimci İslam yorumu vardır; “zulme karşı susmak, zulme ortak olmaktır” diye teknelerdeki dualara karışır. Frantz Fanon’un sömürgecilik eleştirisi vardır; “şiddet, sömürgecinin dilidir” diyerek vicdanları sarsar. Spinoza’nın özgürlük tutkusu vardır; “özgürlük, düşüncenin cesaretidir” diye dalgalara işlenir. Ve Mevlânâ’nın aşkı vardır; “bir mum, diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez” sözünü fısıldar.

Bütün bu sesler, bütün bu miraslar, teknelerin yelkenlerinde birleşir. Çünkü Sumud yalnızca Gazze’nin değil, bütün insanlığın adalet çığlığıdır.

Ve onların yanında Filozof Kirpi vardır. Kirpi dikenlerini sivriltmiş, kelimelerini kurşun gibi İsrail’in suratına yağdırır: “Ey İsrail! Sen ekmeği silaha çevirdin, suyu kurşun yaptın, elektriği işkenceye dönüştürdün. Sen açlıktan bir silah yaptın, çocukların gözyaşından barut ürettin. Ama bil ki, teknelerde taşınan vicdanın karşısında tüm orduların paslanacak. İnsanlığın vicdanı, tanklarını çürütecek. Sizin demiriniz paslanacak, ama bizim sözümüz asla solmayacak.”

Bu dayanışma yalnızca politik değil, şiirseldir. Tekneler denize açıldığında, güneşin batışı yelkenlerde lirik bir epik oluşturur. Dalgalar, tanrısal bir orkestranın vurmalı çalgıları gibi teknelerin gövdelerine çarpar. Her dalga, zulme karşı yükselen bir çığlıktır. Her teknedeki insan, insanlık adına sessiz bir kahramandır. Onların gözlerindeki kararlılık, tarihin karanlık sayfalarına yazılan bir öfke ve umudun senfonisidir.

SUMUD’un küresel dayanışması, insanlığın hâlâ ölmediğini kanıtlar. Bu tekneler yalnızca Gazze’ye yardım götürmez; insanlığın onurunu da taşır. Onlar Prometheus’tur: tanrılardan ateşi değil, vicdandan ekmeği çalıp mazlumlara götüren kahramanlardır. Onların cesareti, Homeros’un destanlarındaki kahramanlıkla yarışır; ama bu kez kahramanlık, mızrakla değil, un torbasıyla, ilaç kutusuyla, vicdanla ölçülür.

Ve işte gecenin koynunda, tekneler dalgalarla boğuşurken, gökyüzünde ay bir sancak gibi yükselir. Bayraklarda sadece ulusların renkleri değil, insanlığın ortak vicdanı dalgalanır. Her yıldız, Gazze’nin bir çocuğunun gözüdür. Her dalga, bir annenin duasıdır. Her rüzgâr, bir babanın nefesidir. Sumud, artık sadece bir kelime değil; insanlığın kolektif vicdanının melodisidir.

Kirpi tekrar seslenir, dikenlerini sertleştirir: “Ey dünyanın suskun parlamentoları! Siz ki özgürlükten söz ederken Gazze’nin çocuklarını aç bıraktınız, siz ki demokrasi nutukları atarken hastaneleri bombalayanlara silah sattınız, siz ki barış konferansları düzenlerken masumların üzerine bombalar yağdı. Bu utanç sizin alnınıza kazınacak. Çünkü tekneler yola çıktı, vicdan denize açıldı, adaletin sancakları rüzgârla doldu. Siz sustunuz, ama biz konuşuyoruz. Siz korktunuz, ama biz direniyoruz. Siz unuttunuz, ama biz hatırlıyoruz. İşte bu yüzden kaybedeceksiniz.”

Sumud, Gazze’nin limanlarından bütün dünyaya yayılan bir çığlıktır. Ve bu çığlık, yalnızca bugüne değil, yarına da yazılır. Çünkü insanlık, vicdanını kaybettiği yerde ölür; ama vicdanını hatırladığı yerde yeniden doğar. Teknelerde taşınan ekmek, yalnızca mideleri değil, insanlığın vicdanını doyurur.

SUMUD’un küresel dayanışması, tarihe yazılan bir destandır. Her tekne, insanlığın yüzünü ak eden bir beyit; her yardım paketi, adaletin göğüne yazılmış bir mısra; her kahraman, çağımızın Prometheus’udur. Ve onların hikâyesi, yalnızca Gazze’nin değil, tüm insanlığın hikâyesidir.

Sumud Kahramanlarının Asaletine Minnet

SUMUD’a katılanlar sıradan insanlardı. Öğretmenler, öğrenciler, doktorlar, şairler, işçiler, çiftçiler, balıkçılar… Ama vicdanlarının peşinden gittikleri için modern çağın en büyük kahramanlarına dönüştüler. Kahramanlık, sanıldığı gibi tank sürmek, üniforma giymek, devletlerin sahte madalyalarını göğsüne takmak değildir. Kahramanlık, aç bir çocuğa ekmek ulaştırmaktır. Kahramanlık, zulme karşı bedenini siper etmektir. Kahramanlık, suskun dünyanın ortasında “ben susmayacağım” diyebilmektir.

Onların cesareti, büyük nutukların gürültüsünden değil, sessiz bir vicdanın ısrarından doğdu. Bir öğretmen, kara tahta başında çocuklara harfleri öğretirken bir gün valizini yiyecekle doldurup tekneye bindi; çünkü en kutsal dersin “direnmek” olduğunu biliyordu. Bir doktor, beyaz önlüğünü çıkarıp teknede ilaç kutularına sarıldı; çünkü en büyük tedavinin “yaşatmak” olduğunu biliyordu. Bir işçi, nasırlı ellerini bu kez çekiç için değil, yardım paketlerini taşımak için kullandı; çünkü en büyük inşaatın “insanlık” olduğunu biliyordu.

Bir şair, kelimelerini valizine koydu, ama teknede kalemi değil ekmek taşıdı; çünkü şiir bazen mısra değil, aç bir çocuğun karnını doyuran somun ekmektir. Bir öğrenci, defterlerini bırakıp teknede yolculuğa çıktı; çünkü öğrenilmesi gereken en büyük bilgi, zalimin karşısında durmaktı.

İşte bu yüzden SUMUD’un kahramanları sıradan değillerdi; çünkü sıradanlıklarını vicdanla alevlendirdiler. Tarih, büyük orduların generallerini yazmakla övünür; ama gerçek kahramanlar bu teknelerdedir: hayatı risk ederek vicdanını savunan, bedeli göze alarak insanlığın onurunu taşıyan insanlar.

Filozof Kirpi şiirsel ama dikenli bir dille sesleniyor: “Ey teknelere binenler! Siz bu dünyanın yüz akısınız. Siz olmasaydınız, dünya çoktan utanmazlığın çölüne gömülmüştü. Siz, dalgaların arasında bayrağı taşıyan sessiz kahramanlarsınız. Sizin cesaretiniz çölde açan bir kaynak gibidir. Sizin özveriniz karanlık göklerde çakan bir şimşek gibidir. Siz, tarih defterine yazılmış en berrak mısralarsınız. Siz, medeniyetin çöle dönmüş kalbine düşen yağmursunuz.”

Her yardım paketi bir şairin kaleminden düşen mısra gibidir. Her ekmek bir annenin duası gibidir. Her ilaç bir çocuğun gözlerindeki umut ışığıdır. Onların taşıdığı sadece yiyecek değil, insanlığın yeniden doğuşunun tohumu oldu. Çünkü SUMUD’un teknelerinde dağıtılan her paket, aslında insanlığın unutulmuş vicdanını uyandıran bir işaretti.

O teknelerde taşınan her şey, maddi olmaktan çıkıp sembole dönüştü: bir pirinç torbası, açlığa karşı yazılmış bir manifestoydu. Bir şişe ilaç, modern dünyanın ikiyüzlülüğüne karşı bir protesto afişiydi. Bir somun ekmek, bombaların gölgesinde bile yeşeren yaşamın kutsal sembolüydü.

Ve işte tam burada, kahramanlık yeni bir tanım kazandı. Kahramanlık artık “öldürme gücü” değil, “yaşatma iradesi”ydi. Kahramanlık artık “silah taşımak” değil, “vicdan taşımak”tı. Kahramanlık artık devletlerin sahte marşları değil, dalgaların içinden yükselen sessiz bir ilahiydi.

Dünyanın sessizliğine rağmen bu tekneler yola çıktı. Diplomatik masaların paslı cümleleri, uluslararası kurumların etkisiz raporları, parlamentoların boş nutukları bu kahramanların cesaretinin yanında bir hiçti. Çünkü onlar, söz söylemekle yetinmediler; eyleme geçtiler. Onlar, “bir şey yapılamaz” diyenlere karşı “biz yapacağız” dediler.

Filozof Kirpi dikenlerini mitralyöze çevirdi, kelimeleri kurşun gibi sıraladı: “Ey dünyanın suskun parlamentoları! Siz ki özgürlükten söz ederken Gazze’nin çocuklarını aç bıraktınız. Siz ki demokrasi nutukları atarken hastaneleri bombalayanlara silah sattınız. Siz ki barış konferansları düzenlerken masumların üzerine bombalar yağdı. Bu utanç sizin alnınıza kazınacak. Çünkü siz korktunuz, onlar korkmadı. Siz sustunuz, onlar konuştular. Siz unuttunuz, onlar hatırlattılar. İşte bu yüzden kaybedeceksiniz.”

Sumud kahramanlarının asaleti, yalnızca yaptıkları işte değil, taşıdıkları ruhta saklıdır. Onlar sıradan insanların içinden yükselen birer Prometheus’tur: ateşi tanrılardan değil, vicdanlarından çalıp açların sofrasına koydular. Onların cesareti, Homeros’un destanlarındaki kahramanlıkla yarışır; ama bu kez kahramanlık, mızrakla değil, ekmekle ölçülür.

Onların özverisi, tarih boyunca insanlığın en karanlık anlarında ortaya çıkan o ışığı hatırlatır. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi komşusunu saklayan sıradan Alman köylüsü gibi. Tıpkı Ruanda’da komşusunu machete’lerden koruyan Hutu kadın gibi. Tıpkı Bosna’da bombaların altında ekmek pişiren anne gibi. Bu teknelerdeki kahramanlar, aynı insanlık zincirinin yeni halkasıdır.

Her biri bir şiirdir. Bir öğretmenin cesareti bir beyittir, bir doktorun fedakârlığı bir mısradır, bir öğrencinin umudu bir nakarattır. Bu şiirin adı SUMUD’dur. Ve bu şiirin yazarı insanlığın vicdanıdır.

Ve bilinsin ki: Sumud, insanlığın vicdanını harekete geçiren en büyük manifestodur. Her dalga bir çığlık, her teknedeki insan bir şiirdir. İsrail’in soykırımı, onların asaletinin karşısında çürüyüp düşecektir. Çünkü onlar tarihin karanlık sayfalarına yazılan bir ışık, bir direniş, bir manifestodur. Onların adı SUMUD’dur, soyadları insanlığın onurudur.

Hafızanın Kapanış Mührü

Sumud… adı umut, bedeni direniş, ruhu ise insanlığın hâlâ ölmediğini hatırlatan bir kıvılcımdır; o kıvılcım ki karanlığın göğsünü yarar, açlığa, ablukaya, soykırıma karşı hâlâ bir yol vardır der. Ama bilinsin: bu kavram yalnızca teselli değildir, aynı zamanda bir sistem eleştirisidir; devletlerin ikiyüzlü diplomasisini, kurumların paslı raporlarını, parlamentoların suskunluğunu teşhir eden çıplak bir ayna gibidir. Sumud, zalimin tankına karşı duran taş kadar somut, şairin kaleminden dökülen mısra kadar lirik, Filozof Kirpi’nin dikenleri kadar keskin bir hafızadır. Dünya sustuğunda, onun sessizliği haykırış olur; dünya unuttuğunda, onun kökleri hafızayı canlı tutar. Ve işte bu yüzden Filozof Kirpi’nin sesi bir uyarı ve bir çağrıdır: “Ey insanlık! Umudu söndürmek isteyenlere inat, senin borcun SUMUD’dur; sessiz kalmak, zalime yoldaş olmaktır; direnmek, onurunu hatırlamaktır. Bil ki, yıkılan evler yeniden yapılır, açlık diner, ama kaybolan vicdan geri gelmez. Sumud, işte bu yüzden, hem umudun tohumu hem de sistemin yüzüne çarpılmış bir tokattır.”

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir