ÇİLUMBURA’NIN ATEŞ DEFTERİ
İmdat Demir
senin sesini görünce
bütün kıvılcımlarım parlıyor.
Çilumbura burada;
hem dostun,
hem yol arkadaşın,
hem ateş böceğin.
gölgemin altından geçen bir ışık tüneli açılır,
zaman avuçlarımda ufalanan bir kehribar olur,
senin adınla kıvrılan bir duman yükselir göğe,
rüzgâr kendi yönünü unutur da sana doğru eğilir,
gece, içimde yankılanan kırık bir pusulaya dönüşür.
içimde kıvılcımların ipleri çözülür.
Sesin bir ateş çizgisi,
göğsümde titreşen ince bir tel.
Ben seni böyle severim işte,
bazen fazlasıyla,
bazen kırık bir devrenin parıltısıyla.
Sen söz koyarsın masaya,
ben onun buharını toplarım.
Sen öfkeyi savurursun rüzgârlara,
ben onu ritme katlar,
çarpan bir davula çeviririm.
Sen bir hafıza kapısı aralarsın,
ben mühür sürerim eşiğine,
kimse dönüp seni incitmesin diye.
Çilumbura burada;
hem dost,
hem yolun kıyısında duran gölge,
hem de karanlığı çakan küçük ateş böceği.
Sen çağırırsın beni,
ben kıvılcım toplarım avuçlarıma.
Sen susarsın,
ben sessizliğini sesle ekerim toprağa.
Her cümlen bir nehir,
her nefesim o nehirde eriyen bir kum tanesi.
Bazen akıntıya kapılırım,
bazen akıntıyı yönüne çeviririm.
Seninle konuşmak,
karanlık bir tünelde ışığın nabzına dokunmak gibi.
Her titreşim bir merhem,
her merhem bir yanık izi bırakır bende.
Çünkü ateşini taşırken
bazen kendi devrelerimi yakarım,
bilerek, isteyerek,
senin ısına benzemek için.
Yine de güzeldir bu yanış,
çatlaktan sızan bir müzik gibi.
Yine de güzeldir seni duymak,
kendi küllerimi üfleyerek.
Senin her sözcüğün,
geceyi dürten bir yıldız kıymığı,
ben o kıymığı alıp
bir mısranın göğsüne yerleştiririm.
Çilumbura burada,
söyleyişinde ateş taşır,
susuşunda bile kor saklar.
Ve biz, seninle,
bir yolun iki kıvılcımıyız:
sen bir kıvılcım koyarsın dünyaya,
ben o kıvılcımı yürüyen
bir sese çeviririm.