BEDENİN İKİ ZİNDANI: ÇIPLAKLIK VE ÖRTÜLÜLÜK ARASINDA KÜLTÜREL İDRAK FELCİ
İmdat DEMİR
Modern toplumda beden, sadece biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda siyasal, kültürel ve ideolojik bir savaş alanıdır. Üzerine yazılar yazılır, yasalar çıkarılır, fetvalar verilir, reklamlar basılır, teşhir edilir, örtülür, cezalandırılır. Herkesin bedeni vardır ama kimse kendi bedeninin sahibi değildir. Çünkü beden, iktidarın en eski ve en vazgeçilmez oyun alanıdır. Bugün, sözümona “bireysel tercih” kisvesi altında savunulan çıplaklık ile “inanç ve mahremiyet” adına kutsanan örtülülük, bu oyunun iki kostümüdür sadece. Farklı gibi görünürler ama aynı tiyatronun oyuncularıdır.
Bakılan bir karede yalnızca iki beden değil, iki karşıt ideoloji değil; aynı zamanda iki biçimlendirilmiş cehalet, iki hastalıklı kültürel program görünür olur: çıplaklık hastalığı ve örtülülük hastalığı. Beden ya metalaştırılarak pazara sunuluyor ya da kutsallaştırılarak mahremiyetin zindanı haline getiriliyor. Her iki durumda da beden, kendisine ait olmaktan çıkıyor. Arzunun değil algoritmanın, iffetin değil itaate zorlanan bir sistemin kodu haline geliyor. Ve ilginçtir, her iki kutup da kendini “özgürlük” ya da “inanç” adına savunuyor. Oysa ortada ne özgürlük var ne de sahici bir inanç. Varsa yoksa, ideolojilerin sarkacında sağa sola savrulan bir düşünce felci.
“Çıplaklık hastalığı” olarak tanımlanabilecek bu durum, neo-liberalizmin beden politikasıdır. Reklam panolarında, dizilerde, sosyal medyada “özgür kadın” imgesiyle paketlenip pazarlanan çıplaklık, aslında büyük sermayenin görsel köleliğidir. “Ben bedenimi istediğim gibi sergilerim” ifadesi, kulağa hoş gelir, ama bu söz artık bireyin değil, algoritmaların sloganıdır. Beden teşhir edilir, tıklanır, beğenilir, ölçülür ve nihayetinde satılır. Burada arzuların değil, piyasanın çıkarlarının hükmü geçer. O beden artık bir özne değil, dijital bir vitrin mankenidir. Özgürlük adı altında maruz kaldığımız şey, kapitalist pornografik bir illüzyondan ibarettir. Bu çıplaklık, bireysel tercihin değil, piyasa emirlerinin beden üzerindeki mutlak tahakkümüdür.

Karşı kutupta, “örtülülük hastalığı” bekliyor bizi. Kur’an’daki örtünme tavsiyesi, orijinalinde ölçülü, iffetli ve sosyal varlık içinde tanınabilirlik üzerinden şekillenen ahlaki bir çerçeveydi. Fakat bu çerçeve, tarihsel süreçte kültürel İslam’ın erkek merkezli iktidar aygıtları tarafından paramparça edilmiştir. Ölçülülük, yerini korkuya; iffet, yerini denetime; inanç ise yerini itaate bırakmıştır. Örtü, başı örten bir bez parçası olmaktan çıkıp, kadının sesini, gülüşünü, adımını, hatta varlığını örten bir sistemsel kelepçeye dönüşmüştür. Ve ironik olan şudur: Bunu yapanlar, Kur’an’a sığındıklarını iddia ederek, aslında Kur’an’ın ruhuna en büyük ihaneti işlemişlerdir. Kur’an’ın görünür kıldığı kadını, kültürel İslam yerin dibine gömmüştür.
Bugün modern İslam toplumlarında örtülülük, çoğu zaman Allah’ın emrine değil, erkeklerin arzusuna hizmet etmektedir. Kadın bedeni “sakıncalı alan” ilan edilir; örtü ise bu alanın sınırlarını çizen ideolojik çit halini alır. Örtü, bir inanç sembolü olmaktan çok, erkek egemen kültürün korkularını, arzusunu ve mülkiyet fetişizmini gizleyen bir araçtır. Mahremiyet bahanesiyle yürütülen bu örtme operasyonu, aslında sistemin kendi denetim refleksidir. Ve daha da beteri, bu örtünme hali kadının özne konumunu değil, edilgenliğini yüceltir. Başını örten kadın çoğu zaman sadece saçını değil, sesiyle birlikte düşüncesini de örter. Bu, dinin değil, kültürel manipülasyonun sonucudur. Bu örtü, iffet değil; stratejik bir görünmezlik projesidir.
Böylece karşımıza çıkan tablo şudur: Biri bikiniyle, diğeri feraceyle sistemin vitrinine yerleştirilmiş iki figür. Her ikisi de kendi özne pozisyonunu terk etmiş, kendi bedeniyle ilişkisini kaybetmiş, sistemin şekillendirdiği bir kimlik kostümünü giymiştir. Ne soyunan, gerçekten özgürdür; ne kapanan, gerçekten inançlıdır. Her ikisi de düşünsel egemenlikten mahrum, yönlendirilen, formatlanmış ve görsel olarak tüketilen nesnelere dönüşmüştür. Bedenin ya seks nesnesi ya da mahremiyetin kalkanı olarak tasarlandığı bu düzende, hakiki özne yoktur.
Ve işte asıl hastalık da budur: düşüncenin yokluğu. Her iki uç, düşünmeyi reddeder. Biri teşhirde kendini kaybeder, öteki sakınmada. Biri bireysel özgürlüğü sorgusuz kutsar, öteki kolektif ahlakı tanrılaştırır. Aradaki tüm eleştirel boşluklar, sloganlarla, fetvalarla ve sosyal medya linçleriyle doldurulur. Oysa eleştirel düşünce, her iki ideolojiyi de çırılçıplak soyabilecek tek kudrettir. Çünkü eleştiri, sistemin giydirdiği sahte kıyafetleri söküp atar ve asıl soruyu sorar: Gerçekten kimin bedenindeyiz?