KALAŞNİKOF ATEŞİNDE PİŞİRİLEN BARIŞ
İmdat DEMİR
PKK silah mı bıraktı? Hadi oradan! Bu soruya ciddiyetle yanıt aramak bile, sahnelenen bu ucuz mizansenin meşruiyetini kabul etmek anlamına gelir. Gerçek şu: Bize barış değil, zekâmıza küfreden bir senaryo izlettirildi. Bu bir çözüm süreci değil, halkın hafızasına kazınmış bir devlet-örgüt ortak prodüksiyonuydu. Senarist: Ankara. Yönetmen: İmralı. Oyuncular: Hükümet, Kandil ve medya aparatları. Seyirci? Türk ve Kürt halkı: susturulmuş, manipüle edilmiş, alkışa zorlanmış.
Şimdi soralım: 2015’te olmayan ne oldu da 10 yıl sonra PKK “bir anda” silah bırakmaya ikna oldu? Öcalan İmralı’da dervişane bir aydınlanma mı yaşadı? Kandil’de dağlara melekler mi indi? Hayır. Hiçbir şey olmadı. Ne Kürtlere anadilde eğitim verildi ne kültürel haklar anayasal güvenceye alındı, ne de “vatandaş Türkçe konuş” zihniyeti terk edildi. Ama bir sabah kalktık ve ekranlardan, köşe yazılarından, hükümet sözcülerinden şunu işittik: “PKK ikna oldu. Silahlar susuyor.” Hadi canım!
Tarihin hiçbir döneminde bir halkın talepleri bu kadar hoyratça görmezden gelinip, sonra da sahte bir barış örtüsünün altına saklanmamıştı. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Kürtlerle devlet arasındaki ilişki, hep bir “inkâr ve imha” politikası üzerinden yürütüldü. Şeyh Said’den Seyid Rıza’ya, Zilan’dan Dersim’e uzanan hattın üstü, TRT Kürdi ile kapatılmaya çalışıldı. Ne hazin ki, bu asırlık bastırma rejimi, 2010’li yıllarda “açılım” ambalajı giydirilerek yeniden piyasaya sürüldü. İnkârın yerini illüzyon aldı.
Medya, siyaset ve istihbarat iş birliğiyle kurulan bu gösteri, yalnızca bir “çözüm” değil, bir “gösteri-devlet” pratiğiydi. Halkın rızası değil, rızasının manipülasyonu satın alındı. Kamuoyuna, gerçeklikten kopmuş bir barış dekoru sunuldu. Oysa dekorun arkasında hiçbir ciddi yapısal değişim yoktu. Ne Kürt halkı gerçek eşitliğe kavuştu, ne de devletin güvenlikçi aklı gerçekten değişti. Değişen tek şey, silahların bir süreliğine susturulmasıydı; o da stratejik bir suskunluk, bir bekleme haliydi. Kalıcı barış değil, taktiksel bir suskunlukla husumeti dondurucuya koymaktı.
Ve bu illüzyonun doruk noktası: Silahların mangalda yakıldığı sözde tören. Silahlar imha edilmedi, yakıldı. Neredeyse kokoreç gibi pişirilip servis edileceklerdi! Süleymaniye kırsalında, Casene Mağarası önünde kurulan bu “barış şenliği”, barışın değil, politik zekâmızın cenazesiydi. Göz göre göre halkın aklıyla alay edildi. O törene giden gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar… Hepsi, tarihe alkış memurları olarak geçtiler. Ne yazık ki hepsi, bu mizansenin gönüllü figüranları oldular.
Sahi, bu neye benziyor biliyor musunuz? 1938’de Dersim’de katledilenlerin ardından “medeniyet getirdik” diyen devlet söylemine. 1990’larda köyleri yakıp sonra da “Köylüler geri dönüyor” manşetleri atan gazetelere. Her şey değişmiş gibi yapılıp, aslında hiçbir şeyin değişmediği tipik bir devlet aklı. Bir adım ileri, üç adım makyaj. Barış denilen şey, devletin retorik laboratuvarında üretilen bir uyuşturucuydu.
Oysa gerçek barışın üç temel şartı vardır: Hakikatin tanınması, yapısal reformlar ve hesaplaşma. Bu sürecin hiçbir aşamasında bu üçüne de yaklaşılmadı. Bunun yerine, bir mafya barışına benzer bir durum icat edildi: “Sen bana karışma, ben sana karışmam.” Ne hukuki bir çerçeve oluşturuldu ne anayasal güvence verildi ne de geçmişle yüzleşildi. Bu bağlamda çözüm süreci denen şey, bir “geçici ateşkes”ten ibaretti.
Bunu anlamak için biraz hafıza yeter: Oslo görüşmelerinin nasıl ifşa edildiğini hatırlayın. MİT’le Kandil’in arka kapı diplomasileri birer medya operasyonuna kurban gitti. Sonra ne oldu? “İhanet süreci” diye damgalandı. Aynı devlet, dün müzakere masasına oturduklarıyla, ertesi gün ölümüne savaşa tutuştu. Bu, çözüm değil; çöküşün prova çekimiydi.
Medya ne yaptı peki? Tam da bekleneni: Rolünü oynadı. Başta “liberal” kılıklı yazarçizer takımı olmak üzere, ekranları işgal eden akil adamlar sürüsü, halkı bu sahte barışa ikna etmek için devreye sokuldu. Aralarında tarihçisinden popçusuna kadar her türden propaganda uzmanı vardı. “Barış gelecek, sabredin” dediler. Ama barış falan gelmedi. Geldi denilen her barış açıklamasının ardından daha büyük bir çatışma döngüsü başlatıldı. Çünkü süreç herkes için barışa değil, zaman kazanmaya odaklıydı.
Süreç boyunca hiçbir ciddi yapısal reforma gidilmedi. Olan şuydu: Devlet “konuşur gibi yaparken” daha da suskunlaştı; örgüt “vazgeçer gibi yaparken” pozisyon değiştirdi. Herkes rolünü oynadı. Bir tek hakikat sahneye çıkamadı. Çünkü sahneye çıkan her gerçek, iktidarın senaryosunu sabote etme potansiyeli taşıyordu. Ve sabote edilen her şey gibi, gerçek de düşman ilan edildi.
Asıl amacı neydi peki bu şovun? Çok açık: 2010’ların başındaki iktidar erimesini durdurmak. ve Kürt hareketini meşru politik alana sıkıştırmak. Devleti yeniden yapılandırırken Kürt meselesini “şimdilik” buzdolabına koymak. Amaç, eşit yurttaşlık değil, stratejik pasifizasyondu. Bu yüzden bu sürecin adı “çözüm” değil, yumuşak tasfiye süreci olmalıydı.
Bugün geldiğimiz noktada geriye ne kaldı? Ne çözüm kaldı ne süreç. Ama ardında kalan şey çok daha tehlikeli: İnançsızlık. İnsanlar artık çözüm kelimesini duyunca tüyleri diken diken oluyor. Çünkü bir kez daha barış, iktidarın oyalama aparatı olarak kullanıldı. Ve bu kez sadece umutlar değil, hakikatin kendisi de susturuldu. Silahlar değil, muhalefet sesi bastırıldı. İtiraz değil, rıza satın alındı.
Tarih, bu tür “çözüm süreçleri”nin adını barış değil, maskeli mütareke olarak yazar. Ve o maskelerin arkasında yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de aydının da kanaat önderlerinin de suç ortaklığı vardır.
Ve bu “çözüm süreci” adı altındaki travmatik gösterinin en büyük kaybedeni, gerçekten barış isteyen Kürt halkı oldu. Çünkü bir kez daha devlet, kendi kendine barış yapar gibi yaptı; halka ise yalnızca susmak, beklemek ve izlemek düştü.
Sonuç? Bu bir barış süreci değil, bir maskeli iktidar operasyonuydu. Tarih, bu dönemi barışın değil, kolektif aldatmanın adı olarak yazacak. Birileri o günlerde mangalda barış pişiriyordu, ama biz şimdi o mangalın dumanıyla boğuluyoruz.