Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

KULLANILMAYAN VİCDAN KİRLENİR

KULLANILMAYAN VİCDAN KİRLENİR

İmdat DEMİR

Kimi zaman yeryüzü, bir vicdanın içi gibi görünür bana: kat kat katlanmış sessizlik, harf harf unutulmuş acılar, duvarlara sinmiş pişmanlık lekeleri, hiç açılmamış pencerelerde çürüyen merhamet… İçeride bir yankı dolaşır durur: “Kullanılmayan vicdan kirlenir.”
Bu söz, sıradan bir aforizma değil; zamansız bir uyarı, insana içerden konuşan bir hayalettir.

Vicdan… Ruhun aynasız aynası. Parlakken görülmeyen, ama kararınca her şeyi gösteren. Günümüz insanı, bu aynayı kullanmamak için elinden geleni yapıyor. Ona bakmak zordur çünkü. Vicdan, sadece kendimizi değil, görmezden geldiğimiz her şeyi yüzümüze vurur: Göz göze gelmediğimiz yoksulu, izlediğimiz savaşları, kayıtsızlıkla geçip gittiğimiz bir çığlığı… Bizi uykudan eden şey, çoğu zaman bir suç değil, bir susuştur.

Ama işte, kullanılmayan bir ayna kararır. Ve kullanılmayan bir vicdan da…
Kirlenir.
Sessizliğin pasıyla, alışkanlığın tozuyla, konforun örtüsüyle. Ve daha da kötüsü: O kir, içeriden dışarı sızmaz artık; dışarısı içeriye siner. Kirlenen vicdan, kirli olanı fark edemez hâle gelir.

Modern zamanlar, vicdanı raflara kaldıran bir çağdır. Duygular piyasalaştırılmış, şefkat bir reklam öğesine dönüştürülmüş, acılar özçekimlere sığdırılmıştır. Bir çocuğun ağlayışı, artık yalnızca ses geçirmez kulaklıklardan süzüldüğü ölçüde duyulur. Sokakta üşüyen bir beden, algoritmanın göstermeyi tercih ettiği ölçüde görünürdür. Vicdanın en büyük kirlenişi, işte tam burada başlar: Gördüğünü inkâr etmeyen göz, ama hissetmeyen bir yürekle…

Bir pusula düşün: kuzeyi göstermiyor artık.
İğnesi titrek, yönü bulanık.
İşte vicdan da böyledir, kullanılmadığında — susar önce, sonra bozulur, en sonunda kendini bile tanımaz hâle gelir.

Kirlenmiş bir vicdan, kendi içine çöken bir yıldız gibidir:
Işık üretmez artık, sadece karanlık yutar.
Doğru ile yanlış arasındaki çizgi, suda çözülmüş bir mürekkep gibi yayılır;
Siyah da değildir artık, beyaz da.
Ahlak, gri bir sisin içine gömülür;
Ve o sisin içinde, bastırılmış suçlar hayalet olur,
İnkâr çiçek açar, kendine yabancılaşma bir orman gibi büyür.

İçimizdeki yargıç — o sessiz tanık — konuşmazsa,
Yüzleşmeler ertelenir, rüyalar karanlıklaşır,
Ve ruh, kendi gölgesine bile dokunmaktan çekinir.

Freud’un süperegosu, bir mezar taşı gibi dikilir gecenin tam ortasında.
Jung’un gölge benliği ise bir maske takar,
Kalabalıkların arasında kayboluruz onunla.

Ve biz, kendi içimize dönerken,
Bir anda pusulamızın olmadığını fark ederiz.
Yol yoktur artık;
Yönler birbirine karışmış, kelimeler anlamını yitirmiştir.

Vicdan — eğer terk edilirse — sadece ahlaki değil,
varoluşsal bir çöküştür.
İçimizdeki çocuk bile susar o zaman,
Çünkü oyun alanı kalmamıştır artık.

Ve o suskunlukta,
en gürültülü çığlıklar atar karanlık benliğimiz.

Peki vicdan neden kullanılamaz olur? Belki de çoktan satılmıştır. Kim bilir, belki bir pozisyon için susturulmuştur. Belki de çok yüksek bir ahlak standardı olarak, erişilemeyecek bir yere konulmuştur. Bazıları için vicdan, artık sadece başkalarını yargılamakta kullanılan bir “etik dürbün”dür: Uzağı görür, yakını bulanıktır.

Vicdanı kullanılmayan bir toplumda, suç örgütlenir, yalan sistemleşir, zulüm meşrulaşır. Çünkü kirli vicdanlar, yalnızca kirli düzenleri yaşatabilir.
Temiz kalmak için değil, alışmak için eğitilmiş bir nesil yetişir. Çocuk, önce oynadığı plastik oyuncakta şiddeti normalleştirir, sonra dijital bir savaşta öldürmeyi öğrenir. Ama gerçek kötülüğü hiç görmez. Çünkü gerçek kötülük, alışkanlıkla görünmez hâle gelir. Ve vicdan, kullanılmazsa sadece susmaz; dili unutulmuş bir lisan gibi körelir.

Tıpkı, yıkık bir evin duvarında asılı, pas tutmuş bir ayna gibi…
O aynaya bakan, kendi yüzünü değil; sadece boşluğu görür.

Psikolojide, kullanılmayan kaslar atrofiye uğrar. Hareket etmeyen beden zayıflar, sinir sistemindeki bağlantılar silinir. Vicdan da böyledir: Hissetmeyen vicdan, çürür.
Ama çürüme kokmaz. Çünkü biz, artık kokuları da filtreleyen bir dünyada yaşıyoruz. Kir, parfümle kapatılır. Yüzleşmeler “iyi hisset” terapileriyle bastırılır. Vicdanı harekete geçirmek yerine, vicdansızlığı anlamaya çalışıyoruz.
Ve ne tuhaftır: Kötülüğün psikolojisini incelemek, onunla savaşmaktan daha popüler.

Sanat… Belki de hâlâ vicdanı çalıştıran en son mekanizma.
Bir resimdeki çarpık yüz, bir şiirdeki yarım kalan cümle, bir filmde bir annenin susarak ağlayışı… Tüm bunlar, vicdanı çağıran hayalet seslerdir. Ama biz artık sanatı da “beğeniye uygun” hale getirdik. Sürreal olanla yüzleşmeyi değil, algoritmaya uygun olanı istiyoruz.
Oysa vicdan, hiçbir zaman algoritmik çalışmaz. O, aklın değil, ruhta yankılanan gölgelerin dilidir.

Kullanılmayan vicdan kirlenir. Ama onun temizlenmesi de mümkündür. Nasıl mı?

Yüzleşerek.
Utançla.
Yasla.
Kendini suçlayarak değil ama insan kalmaya çabalayarak.

Kirli bir vicdanla da sevilir insan; ama temiz bir vicdanla sevdiğinde, dünya değişir. Kimi zaman bir hayvana uzatılan su kabında, kimi zaman bir dostun omzuna düşen sessizlikte, kimi zaman da mezar taşına bırakılan bir karanfilde… Vicdanın izi vardır.

Unutma: Vicdan, yalnızca kötülüğü tanımak için değil, iyiliği hatırlamak içindir.
Ve iyilik, kullanılmadan büyüyemez.
Tıpkı bir kalp gibi.
Tıpkı bir el gibi.
Tıpkı bir söz gibi.

Karanlık bir ormanda, ay ışığına çıkan bir ceylan gibi kırılgandır vicdan. Ama aynı zamanda ondan daha asil, daha kadim hiçbir şey yoktur.
Kirli bir çağdayız, evet. Ama belki de tek kurtuluş, yeniden kullanmaktan geçiyor:
Vicdanı.
Sıradan bir refleks gibi değil, bir tür dua gibi.

“Kullanılmayan vicdan kirlenir,”
diyor bir rüzgâr sesi, eski bir duvarın çatlağından sızarak.
Bu sadece bir uyarı değil;
aynı zamanda varlığa fısıldanmış bir çağrıdır.
İçimizdeki görünmeyen kas,
her eylemde ya incelir ya da güçlenir.
Merhamet — bir kuşun yarasını saran parmak gibi —
adalet — bir çocuğun gözlerinde aranan ışık gibi —
vicdanın teriyle parlar.

Her susuş, küçük bir pas lekesi bırakır kalpte.
Her göz yumma, aynayı biraz daha buğulandırır.
İnsan, bazen kendini unutur,
ama vicdan unutmaz;
gölgelerin arasından göz kırpar,
bir çığlık gibi değil,
bir nabız gibi atar içimizde.

Ve şimdi sor:
Hangi eylemlerle yıkayacağız içimizi?
Hangi kelimelerle kazıyacağız sessizliğin pasını?

Kimi, başkasının ekmeğini bölerek;
kimi, susanların yerine haykırarak;
kimi, gece uykusunu terk edip
bir çocuğun yalnızlığına dokunarak.

Bu bir mirastır, evet —
ama altınla değil,
gözyaşıyla parlatılan bir hazine.

Temizlenmiş bir vicdanla,
gelecek, sadece bir zaman değil;
bir mekân olur:
daha hakiki, daha şiirsel bir yeryüzü…
Belki bir gün,
orada kendi yüzümüze bile yabancı kalmayız.