YORGUN HALK CUMHURİYETİ
İmdat Demir — Filozof Kirpi
ÖZET
“Yorgun Halk Cumhuriyeti”, apati, sinizm ve umutsuzluğu bireysel zayıflık değil, siyasal olarak üretilmiş bir toplumsal yorgunluk biçimi olarak ele alır. Ekonomik kriz, hakikat yorgunluğu, medya gürültüsü, hukuk kaybı ve muhalefet yetersizliği üzerinden halkın umut, itiraz ve örgütlenme kapasitesinin nasıl aşındığını anlatır.”

YORGUN HALK CUMHURİYETİ: APATİ, SİNİZM VE UMUTSUZLUĞUN POLİTİK ANATOMİSİ
Bir ülke yalnızca tankla, copla, mahkeme kararıyla, sansürle, yoksullukla ya da propaganda ile çökmez; bazen en ağır çöküş, insanların içindeki “olabilir” duygusunun sessizce ölmesiyle başlar. Çünkü “olabilir” duygusu, siyasetin gizli kalbidir. İnsan, daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna inanıyorsa itiraz eder, örgütlenir, konuşur, oy verir, yazar, yürür, dayanır, bekler, direnç gösterir. Ama bir toplumun damarlarından “olabilir” duygusu çekildiğinde, geriye yalnızca çalışan bedenler, borç ödeyen aileler, haber izlerken içi kararan yurttaşlar, kendi öfkesinden bile yorulmuş insanlar kalır. İşte “Yorgun Halk Cumhuriyeti” dediğimiz şey tam burada doğar: insanların hâlâ yaşadığı, hâlâ işe gittiği, hâlâ alışveriş yaptığı, hâlâ seçimlere katıldığı, hâlâ tartıştığı ama içten içe “değişmez” fikrine teslim olduğu bir siyasal iklim. Bu iklimde baskı sadece dışarıdan gelmez; insanın içine yerleşir. Polis meydanda durur, ama asıl karakol insanın sinir sisteminde kurulur. Mahkeme binası şehirde yükselir, ama asıl hüküm insanın zihninde kesinleşir: “Uğraşma, bir şey çıkmaz.” Bu cümle, modern siyasal çürümenin en tehlikeli yasasıdır.
Apati[1], sıradan bir ilgisizlik değildir. Apati, insanın dünyaya temas etme kabiliyetinin körelmesidir. Bir halk, sürekli kriz, sürekli yalan, sürekli geçim derdi, sürekli haksızlık, sürekli kutuplaşma, sürekli belirsizlik altında yaşadığında, bir noktadan sonra tepki verme kası zayıflar. Kas yorgunluğu gibi bir ahlâk yorgunluğu oluşur. Önce öfke gelir, sonra hayal kırıklığı, sonra alay, sonra suskunluk, en sonunda da içe çekilmiş bir bezginlik. İnsan artık haksızlığı görmediği için değil, çok fazla gördüğü için tepki vermez. Yalanı anlamadığı için değil, yalanın siyasal sistemin rutin yakıtı hâline geldiğini bildiği için susar. Bu çok acı bir eşiktir; çünkü burada bilinç kaybolmaz, tersine bilinç fazlasıyla mevcuttur. Halk bilir, sezer, görür, çözer, hatta çoğu zaman olup biteni en iyi o anlar. Ama bilmek ile eylemek arasındaki köprü yıkılmıştır. İşte apati, bilginin eyleme dönüşemediği, öfkenin iradeye bağlanamadığı, hafızanın siyasal enerji üretemediği felç hâlidir.
Sinizm[2] ise apatinin daha keskin, daha zehirli kardeşidir. Sinik insan, artık hiçbir söze inanmaz; ama bu inançsızlığını özgürlük sanır. “Hepsi aynı”, “kim gelirse gelsin değişmez”, “siyaset böyle bir şey”, “herkes çalıyor”, “dürüst insan bu ülkede yaşayamaz” gibi cümleler sinizmin gündelik dualarıdır. Bu cümleler ilk bakışta gerçekçi görünür, hatta bazen acı tecrübenin içinden süzülmüş gibi durur. Fakat dikkatli bakınca görülür ki sinizm, iktidarın en çok sevdiği muhalefet biçimidir. Çünkü sinik insan sisteme inanmaz, fakat sistemi değiştirmek için de yerinden kalkmaz. Güvenmez, ama örgütlenmez. Eleştirir, ama bedel ödemez. Herkesin kirli olduğunu söylediği için kendi pasifliğini de temiz sayar. Sinizm, ahlâkî yenilginin zekice süslenmiş hâlidir. Kahvehane masasında parlak görünür, sosyal medyada keskin durur, fakat tarih önünde çoğu zaman korkaklığın entelektüel makyajıdır.
Umutsuzluk ise bu iki hâlin zeminidir. Ama burada duygusal, romantik, kişisel bir umutsuzluktan değil, siyasal olarak üretilmiş bir umutsuzluktan söz ediyoruz. Umutsuzluk kendiliğinden doğmaz; yönetilir, beslenir, çoğaltılır, toplumsal bünyeye azar azar enjekte edilir. Bir toplum her sabah daha pahalı bir hayata uyanıyorsa, maaşı daha ayın ortasında eriyorsa, gençler diplomalarını değil pasaportlarını düşünüyorsa, hukuk güven vermiyorsa, medya gerçeği değil gürültüyü büyütüyorsa, liyakat değil sadakat yükseliyorsa, yoksul daha yoksul, zengin daha arsız hâle geliyorsa, umut artık basit bir duygu olmaktan çıkar; neredeyse lüks tüketim maddesi hâline gelir. Halkın umudu bile sınıfsallaşır. Varlıklı olan gelecek planı yapar, yoksul olan ay sonunu planlar. Orta sınıf çocuğuna dil kursu, yoksul aile çocuğuna sabır tavsiye eder. Böyle bir yerde umut, eşit dağılmaz. Umut da ekmek gibi, adalet gibi, barınma gibi, eğitim gibi politik bir meseledir.
Yorgun Halk Cumhuriyeti’nin temel mekanizması, yurttaşı önce ekonomik olarak sıkıştırmak, sonra ahlâkî olarak yalnızlaştırmak, en sonunda da zihinsel olarak ikna etmektir. Bu ikna açık bir ideolojik nutukla yapılmaz; gündelik hayatın boğucu ritmiyle yapılır. Sabah alarmı çalar, insan işe yetişir; yolda zam haberini görür, kahvaltıda çocuk masrafını düşünür, öğlen kredi borcunu hesaplar, akşam pazarda fileyi yarım doldurur, gece televizyonda kavga izler. Ertesi gün aynı döngü yeniden başlar. Böylece siyaset, meydandan mutfağa, parlamentodan buzdolabına, ideolojiden faturaya iner. Modern yoksullaştırma yalnız cebin boşalması değildir; insanın zamanının, dikkatinin, sabrının ve düş kurma yeteneğinin de boşalmasıdır. Sürekli geçim derdiyle uğraşan insan, kamusal hakikat için uzun süreli enerji üretemez. Açlık, yalnız mideyi değil, demokrasinin sinir uçlarını da kemirir.
Bu yüzden ekonomik kriz sadece ekonomik kriz değildir; politik bir terbiyedir. Halkın büyük çoğunluğu hayatta kalma hesabına kilitlendiğinde, iktidar geniş bir manevra alanı kazanır. Çünkü insanlar artık hakikatle değil, acil ihtiyaçla yaşar. “Bugün ne oldu?” sorusunun yerini “bu ay nasıl dönecek?” sorusu alır. Siyasî bilinç tamamen yok olmaz, fakat gündelik kaygının ağırlığı altında sıkışır. İnsan artık büyük cümlelerden utanmaya başlar. Adalet, özgürlük, hukuk, kamusal ahlâk gibi kavramlar ona uzak ve soyut gelir; çünkü elektrik faturası gayet somuttur, kira somuttur, çocuğun okul masrafı somuttur, mutfaktaki boş raf somuttur. İşte iktidarın zehirli başarısı burada ortaya çıkar: soyut değerleri somut dertler altında ezer. Yurttaşın zihninde “özgürlük” ile “ayçiçek yağı” yarışır. Çoğu zaman ayçiçek yağı kazanır. Bu, halkın küçüklüğü değil; siyasetin halkı mecbur bıraktığı alçak düzlemdir.
Bir diğer mekanizma hakikat yorgunluğudur. Bir toplumda hakikat sürekli tartışmalı hâle getirilirse, insanlar sonunda gerçeği aramaktan yorulur. Her olayın birkaç versiyonu, her skandalın birkaç bahanesi, her başarısızlığın birkaç düşmanı, her yalanın birkaç yorumcusu bulunur. Böyle bir düzende hakikat ölmez; boğulur. Çünkü yalan artık tek başına gelmez, bir medya ordusuyla, bir uzman maskesiyle, bir bürokratik dil kalkanıyla, bir millî beka ambalajıyla gelir. Halk her gün gerçeğin üzerine dökülen bu sisle karşılaşır. Başta itiraz eder, sonra alay eder, sonra “zaten öyle” der. İşte hakikat yorgunluğu budur. İnsan yalanı yalan olduğu için değil, yalanla mücadele etmek yorucu olduğu için bırakır. Bu noktada iktidarın en büyük zaferi insanları kandırmak değildir; insanları kandırılıp kandırılmadığını önemsemeyecek hâle getirmektir.
Medya burada sadece haber aktaran bir araç değil, toplumsal sinir sistemini yöneten bir makineye dönüşür. Sürekli bağıran ekranlar, bitmeyen tartışma programları, uzman görünümlü memurlar, öfke simsarları, gündem cambazları, korku pazarlamacıları, sahte zafer anlatıcıları, hep aynı fabrikada çalışır: dikkat dağıtma fabrikasında. Halkın dikkati parçalandıkça siyasal hafızası da parçalanır. Dün ne olmuştu, geçen yıl ne vaat edilmişti, hangi söz tutulmamıştı, hangi rapor kaybolmuştu, hangi dava unutulmuştu, hangi felâketin hesabı sorulmamıştı? Bütün bunlar gürültü içinde silinir. Gürültü, modern siyasetin yeni sansürüdür. Eskiden bazı şeyler yasaklanırdı; şimdi her şey konuşulur ama hiçbir şey sonuçlanmaz. Herkes bağırır, kimse hesap vermez. Her olay gündem olur, sonra bir başka olayın altında gömülür. Bu gömülme hâli, apatinin medya biçimidir.
Yorgun Halk Cumhuriyeti’nde hukuk da sadece mahkeme salonlarında değil, insanların adalet duygusunda aşınır. Hukukun asıl gücü, yurttaşın “hakkım yenirse başvurabileceğim bir merci var” inancıdır. Bu inanç zedelendiğinde kanun kitapları rafta durmaya devam eder ama adalet toplumsal hayattan çekilir. İnsanlar mahkemeden önce torpil aramaya, dilekçeden önce tanıdık bulmaya, haklı olmaktan önce güçlü görünmeye çalışır. Bu, bir toplum için büyük bir ahlâkî kırılmadır. Çünkü hukuk zayıfladığında yalnız suçlular cesaretlenmez; dürüst insanlar da utanarak geri çekilir. En tehlikeli şey budur: kötünün küstahlığı ile iyinin yorgunluğu aynı anda büyür. Bir ülkede iyi insanlar “uğraşmaya değmez” demeye başlamışsa, orada anayasa metninden önce vicdan metni yaralanmıştır.
Bu yaralanma, yalnız iktidar alanında değil, muhalefet alanında da büyür. Yorgun Halk Cumhuriyeti’nin en trajik taraflarından biri, halkın yalnız iktidardan değil, değişim iddiası taşıyan yapılardan da yorulmasıdır. Umut üretmesi gereken siyasal aktörler kendi iç kavgasına, küçük hesaplarına, hizip yarışına, adaylık pazarlığına, kimlik gerilimine, koltuk matematiğine gömüldüğünde, halkın içinde çok daha derin bir kırılma oluşur. Çünkü iktidarın kötü olması bir öfke üretir; muhalefetin yetersiz görünmesi ise öfkeyi umutsuzluğa çevirir. İnsan kötülüğe kızar, ama alternatifsizliğe çöker. Bu yüzden muhalefet krizi basit bir parti içi mesele değildir; doğrudan toplumsal psikoloji meselesidir. Umut ehliyeti olmayan muhalefet, istemeden de olsa apati rejiminin payandası hâline gelir.
Burada “halk neden ayağa kalkmıyor?” sorusu çok kaba, çok konforsuz, hatta çoğu zaman kibirli bir sorudur. Doğru soru şudur: Bir halkın ayağa kalkma kasları hangi mekanizmalarla zayıflatıldı? Hangi kurumlar güveni tüketti? Hangi yenilgiler hafızayı sakatladı? Hangi vaatler boşa çıktı? Hangi liderlikler toplumsal enerjiyi kişisel kariyer basamağına çevirdi? Hangi entelektüeller hakikati değil kendi mahallesinin konforunu savundu? Hangi medya düzeni öfkeyi reytinge, acıyı malzemeye, direnci tartışma dekoruna dönüştürdü? Halkın yorgunluğunu anlamadan halka ahlâk dersi vermek, yangından çıkan insana kravatını düzgün bağlamadığı için kızmaya benzer. Bu memlekette insanlar sadece geçimle değil, yıllardır ertelenmiş adaletle, tutulmamış sözlerle, yarım kalmış umutlarla, çalınmış emeklerle, küçümsenmiş zekâlarıyla yoruldu.
Yorgunluk, burada bireysel bir hâl değil, kolektif bir iklimdir. İnsanların yüzlerine bakınca bunu görürsünüz: market kasasında, otobüs durağında, hastane koridorunda, adliye önünde, okul kapısında, belediye kuyruğunda, emekli maaşı sırasında, üniversite kantininde. Herkes kendi küçük cephesinde bir şeyle savaşıyor gibidir. Kimi borçla, kimi hastalıkla, kimi işsizlikle, kimi değersizlik duygusuyla, kimi çocuğunun geleceğiyle, kimi adalet arayışıyla, kimi yalnızlıkla boğuşur. Büyük ideolojik nutuklar bu insanların üzerine bazen naylon branda gibi düşer; ses çıkarır ama ısıtmaz. Çünkü halk artık süslü cümleden çok sahici temas arar. Kendisine bağırılmasını değil, anlaşılmayı ister. Ama siyaset çoğu zaman halkı anlamaz; halk adına konuşur, halkın üstünden konuşur, halkı temsil ettiğini söylerken halkı bir dekor gibi kullanır. İşte bu da apatiyi büyütür. İnsan yalnız iktidar tarafından değil, temsil iddiasındaki herkes tarafından nesneleştirildiğini hissettiğinde, kamusal alandan içeriye doğru çekilir.
Bu içe çekilme, aile hayatında da görünür. Evler, ülkenin küçük psikolojik laboratuvarlarıdır. Sofrada konuşulanlar değişir. Eskiden gelecek planları yapılırken artık fiyat karşılaştırmaları yapılır. Gençler meslek hayali kurarken artık kaçış ihtimallerini hesaplar. Anne baba çocuğuna “oku, kurtul” der ama kendi içinden bu cümlenin eski gücünü kaybettiğini bilir. Eğitim bir merdiven olmaktan çıkar, riskli bir yatırım hâline gelir. Liyakat sistemi bozulduğunda okulun anlamı da yaralanır. Genç insan çalışmanın karşılığına inanmazsa, yalnız tembelleşmez; adalet duygusunu kaybeder. Bu çok daha tehlikelidir. Çünkü bir kuşağın emeğe olan inancı kırılırsa, toplumun gelecekle yaptığı sözleşme yırtılır. Diploma kâğıda, sınav maratona, başarı torpile, meslek kaçış planına dönüşür. Bu dönüşümün adı sadece eğitim krizi değildir; uygarlık sinirinin incelmesidir.
Sinizm özellikle genç kuşaklarda farklı biçimlerde ortaya çıkar. Mizah sertleşir, ironi kalınlaşır, duygusal bağ zayıflar. Gençler her şeyi tiye alır; çünkü ciddiye aldıkları çok şeyin değersizleştirildiğini görmüşlerdir. Bu mizah bazen bir zekâ parıltısıdır, bazen de yaralı bir savunma mekanizması. “Bari dalga geçelim” cümlesi, çoğu zaman “başka türlü dayanamıyoruz” demektir. Sinik mizah, yaralı toplumların aspirinidir; ağrıyı keser ama hastalığı iyileştirmez. Yine de bu mizahın içinde bir hayat belirtisi vardır. Çünkü tamamen ölmüş toplumlar gülmez, sadece itaat eder. Bu yüzden gençlerin karanlık mizahını küçümsemek yerine, onun altındaki politik yarayı okumak gerekir. Orada alaydan daha fazlası vardır: değersizlik hissi, dışlanmışlık, gelecek kaybı, temsil edilmeme öfkesi, sahici bir ülke arayışı.
Yorgun Halk Cumhuriyeti’nin en sinsi tarafı, insanları birbirine düşman ederek yorgunluğu örgütsüz bırakmasıdır. Toplum ortak acılardan ortak ahlâk üretemediğinde, herkes kendi mağduriyetinin bekçisi hâline gelir. Emekli gençten şikâyet eder, genç yaşlıdan; seküler dindardan, dindar sekülerden; Türk Kürt’ten, Kürt Türk’ten; şehirli taşralıdan, taşralı şehirli kibirden; işçi memurdan, memur esnaftan; herkes bir başkasının payını kendi kaybının sebebi zanneder. Böylece asıl sistem görünmezleşir, öfke yatay düzlemde dolaşır. Yukarıya çıkması gereken öfke, yan komşuya çarpar. Bu, siyasî aklın çürümesidir. Bir toplum kendi acısını doğru adrese gönderemediğinde, adalet değil hınç üretir. Hınç ise umut kurmaz; sadece yeni enkazlar inşa eder.
Bu noktada “cumhuriyet” kelimesini bilerek kullanmak gerekir. Çünkü Yorgun Halk Cumhuriyeti, biçimsel olarak halk adına konuşan ama pratikte halkın enerjisini tüketen düzenin adıdır. Halk vardır, ama yorgundur. Sandık vardır, ama güven aşınmıştır. Hukuk vardır, ama adalet hissi yaralıdır. Medya vardır, ama hakikat dağılmıştır. Üniversite vardır, ama düşünce çoğu yerde memurlaşmıştır. Bürokrasi vardır, ama liyakat hırpalanmıştır. Siyaset vardır, ama anlam küçülmüştür. Böyle bir yerde cumhuriyet, yalnızca kurumsal bir form değil, her gün yeniden üretilmesi gereken ahlâkî bir sözleşmedir. O sözleşme zayıfladığında, halk cumhuriyetin öznesi olmaktan çıkar, seyircisine dönüşür. Seyirci halk, alkışlar ya da homurdanır; ama sahneye çıkmaz. İktidarların en sevdiği halk tipi de budur: şikâyet eden ama örgütlenmeyen, bilen ama davranmayan, kızan ama sonuç üretmeyen halk.
Peki bu tablo bütünüyle karanlık mı? Hayır, çünkü apati hiçbir zaman mutlak değildir. İnsan tamamen tükenmez; bazen küçük bir haksızlık, bazen bir çocuğun sözü, bazen bir cenaze, bazen bir kadın çığlığı, bazen bir işçinin direnişi, bazen bir mahkeme koridorunda bekleyen yaşlı bir adam, bazen bir deprem enkazındaki sessizlik, bazen bir öğrencinin itirazı, bazen bir annenin yüzü, toplumsal vicdanın üzerindeki külü dağıtır. Apati kalın bir örtüdür, ama alttaki köz tamamen sönmemiş olabilir. Mesele, o közü romantik sloganlarla değil, sahici örgütlenme, ahlâkî cesaret, güvenilir temsil, doğru bilgi, dayanışma ve uzun nefesle büyütmektir. Toplumlar büyük nutuklarla değil, güvenin küçük küçük yeniden kurulmasıyla iyileşir. Güven de sözle değil, davranışla inşa edilir. Bir siyasal hareketin, bir aydının, bir kurumun, bir liderin en büyük sermayesi artık vaat değil, güvenilirliktir. Çünkü bu toplum vaat enflasyonundan bıktı. Güzel cümleye karnı tok, dürüst davranışa aç.
Yorgun Halk Cumhuriyeti’nden çıkışın ilk adımı, yorgunluğu inkâr etmemektir. “Halk uyuyor” demek kolaydır; halkın neden uyumak zorunda bırakıldığını anlamak zordur. “Gençler apolitik” demek kolaydır; gençlerin hangi politik yalanlardan sonra kendini geri çektiğini görmek zordur. “Kimse mücadele etmiyor” demek kolaydır; insanların hangi mücadelelerde yalnız bırakıldığını hatırlamak zordur. Gerçek eleştiri, halkı azarlamakla başlamaz; halkın kırılma haritasını çıkarmakla başlar. Bu harita çıkarılmadan yapılan her siyaset, yeni bir hayal kırıklığı üretir. Çünkü yorgun insana sadece hedef gösterilmez; önce nefes verilir, sonra yol açılır, sonra yanında yürünür. Aksi hâlde umut, bir başka pazarlama sloganına dönüşür.

Bugünün Türkiye’sinde en ağır meselelerden biri, kamusal ahlâkın sürekli sınanmasıdır. İnsanlar kötülüğün cezasız kaldığını, arsızlığın ödüllendirildiğini, sadakatin liyakatin önüne geçtiğini, yalanın strateji sayıldığını, utanmazlığın başarı gibi pazarlandığını gördükçe içlerindeki adalet terazisi bozulur. Terazi bozulunca iki ihtimal doğar: ya insan öfkelenip direnç geliştirir ya da “demek ki düzen böyle” diyerek uyum sağlar. İkinci ihtimal daha yaygınlaştığında toplum ahlâkî olarak çürümeye başlar. Çünkü çürüme yalnız yukarıda olmaz; aşağıya da sızar. İnsanlar küçük hilelerini büyük haksızlıklarla meşrulaştırır. “Onlar neler yapıyor, benimki mi mesele?” cümlesi, toplumsal ahlâkın paslanmış menteşesidir. Büyük kötülükler küçük kötülükleri aklar hâle geldiğinde, memleket sadece siyaseten değil, karakter olarak da yorulur.
Bu yüzden apatiyle mücadele yalnız seçim kazanma meselesi değildir; ahlâkî iklimi yeniden kurma meselesidir. Sinizme karşı saf romantizm yetmez. Umutsuzluğa karşı kuru moral konuşması yetmez. Yorgunluğa karşı hamaset yetmez. Gereken şey, hakikati sakin ama sert biçimde savunan, adaleti kimlik pazarlığına boğmayan, yoksulluğu istatistik değil insan yüzü olarak gören, hukuku rövanş aracı değil ortak güven zemini sayan, gençlere nasihat değil alan açan, kadınların, emekçilerin, çocukların, yaşlıların, hayvanların, doğanın sesini dekor değil kurucu unsur kabul eden yeni bir kamusal ciddiyettir. Bu ciddiyet, bağırmakla değil, tutarlılıkla kurulur. Çünkü bu toplum çok bağıran gördü; az tutarlı insan gördü. Çok vaat dinledi; az hesap verme gördü. Çok kurtarıcı izledi; az yoldaşlık gördü.
Yorgun Halk Cumhuriyeti’nin karşısına konulacak şey, sahici bir haysiyet cumhuriyetidir. Haysiyet burada süslü bir kavram değil, insanın kendini ezdirmeme, başkasını ezmeme, hakikati satmama, adaleti ertelememe, emeği aşağılamama, korkuya teslim olmama kapasitesidir. Haysiyet, apatiyi delen ilk kıvılcımdır. Çünkü insan haysiyetini hatırladığında, sadece çıkar hesabıyla yaşamaz. “Ben buna razı değilim” cümlesi bazen bütün ideolojik kitaplardan daha güçlüdür. Fakat bu cümlenin büyümesi için yalnız bireysel cesaret yetmez; toplumsal karşılık gerekir. İnsan tek başına “razı değilim” dediğinde ezilebilir; birlikte dediğinde tarih başlar. Bu nedenle mesele, bireysel öfkeyi kolektif ahlâka dönüştürmektir. Heterobilim Okulu’nun diliyle söylersek, toplumun etik metabolizması yeniden çalışmalıdır: acı kana karışmalı, hafıza sinire dönüşmeli, öfke akla bağlanmalı, adalet talebi gündelik hayatın içine yerleşmelidir.
Sonuçta “Yorgun Halk Cumhuriyeti” bir hakaret değil, bir teşhistir. Halk yorgundur; çünkü çok aldatılmış, çok bekletilmiş, çok sıkıştırılmış, çok borçlandırılmış, çok kutuplaştırılmış, çok yalnız bırakılmıştır. Ama yorgunluk kader değildir. Yorgunluk, doğru okunursa iyileşmenin başlangıcı da olabilir. Çünkü yorgun insan artık sahte coşkulara kolay kanmaz. Yorgun insanın alkışı ucuz değildir. Yorgun insan, bir kez yeniden inanırsa, bu inanç çocukça değil, bedel görmüş bir inanç olur. Asıl mesele de budur: topluma yeniden inanma imkânı vermek. Bunun yolu yalanı daha parlak bir yalanla değiştirmek değil, hakikati sabırla, cesaretle, bedel ödeme ahlâkıyla yeniden kurmaktır. Apatiyi dağıtacak olan şey, gürültülü umut değil, güvenilir eylemdir. Sinizmi kıracak olan şey, pembe masal değil, tutarlı ahlâktır. Umutsuzluğu aşacak olan şey, kurtarıcı beklemek değil, yurttaşın kendi haysiyetini yeniden siyasal özne hâline getirmesidir. Çünkü bir halkın en büyük felâketi yorulması değil, yorgunluğunu kader sanmasıdır.
Filozof Kirpi: “Bir halk umudunu kaybettiğinde değil, umutsuzluğunu akıllılık zannettiğinde yenilir.”

İSNÂT
[1] Apati: İlgisizlik, kayıtsızlık, duygusal ve zihinsel tepki verememe hâli; duyarsızlaşmış ilgisizlik.
[2] Sinizm: İnsanların, kurumların ve siyasetin samimiyetine inanmayan; her şeyin çıkar, yalan veya oyun olduğunu düşünen kuşkucu tutum; zehirli güvensizlik.