İÇİNE İNSAN KAÇMIŞ BOZ AYI
İmdat DEMİR
sevgili eşim ayşe’ye……
tek gözlü
kendi kuytumda
ağlamaklı
sevgilim
bir sarmaklık
keder kadar yakınım sana..!
veya uzağım –
belli belirsiz
bir kar yılanı gibi
omuzlarıma çöken unutuşun
sessizliğine doğmuşum belki
bir çay yaprağına sinmiş geçmişle
fısıldayarak konuşurum rüzgârla
çünkü burada,
her fırtına bir hafızadır
seninle varlığın ilk çatlağında tanıştık
ilk su, ilk mısır, ilk ay
ve ilk susuş
aynı çöküşle yıkandı
yamaçta bir boz ayı
kendi sesinden korkarak
unutuyor annesinin kokusunu
işte öyle kayboldum seninle
sessizce ve bilinçli
bir zamanlar
aşk derdik bu karışıklığa
şimdi,
aşkın sadece
yağmurla ıslanan bir sis olduğunu biliyorum
varlık,
ağaç kabuklarına sinen o eski lisan
bize anlatmadıkları şeyleri
şimdi kuşlar söylüyor rüyalarımıza
gece –
uyuyan bir derenin alnı
ben oraya yasladım bütün kırılganlığımı
çünkü ben,
hiçliğe en yakın olduğumda
senin soluğunu duydum
hiçlik ne mi?
bir mısır tarlasının ortasında
elleri çamura bulanmış bir çocuğun
seni gülümsemesi
ve belki o çocuk,
benim ta kendimdim
ya da senden kalan
bir zamansızlık iziydim
bak!
dil kırılırken konuşur karadeniz
şairin değil,
balığın hatırasıdır burada kelime
bir ismin var mı senin?
yoksa sadece
bir nem gibi mi yayılıyorsun
toprağın gizli gözeneklerinden?
ben seni
bulutla karışan bir dua sandım
dilime almadım,
çünkü söyleseydim,
sen dağılırdın
bizde sözcük,
yoklukla pişer
bir çay gibi
kaynayıp sonra sessizleşir
çünkü gerçek aşk
konuşmaz
yalnızca
yağmur gibi
toprağa düşer ve kaybolur
senin gülüşün –
orada
sis içinde yaşayan eski bir efsanenin
sesi gibiydi
bir kadının
boğazından geçmeyen ağıdı
ve sadece dağlar duyar onu
biz burada
ormanı bile kırgın izliyoruz
ağaçlar arasında gezinen
anı hayaletlerini
çünkü geçmiş
kök tutmaz burada
yalnızca
yağmurla karışır
ve kendini yıkar
senin adınla başladım
ama her harfi
bir boz ayı yuttu uykusunda
ve her yutulan harf
bir yıldızın düşüşü oldu içime
karadeniz
bir iç deniz değildir
bir iç çığlıktır
ve biz
o çığlıkta yankılanan
sadece gölgeyiz
gözlerinde
bir dağın unuttuğu çocukluk vardı
ve ben o çocuğu
bir dereye bıraktım
akıp gitsin diye
akmadı
orada kaldı
orada
her gün kendini yeniden doğurdu
çünkü aşk
ölmekle değil
ölümde kalmakla başlar
tek gözlü –
yani artık yarım
çünkü sende kaldı
bakışlarımın öteki kanadı
seninle konuşmak
çürümeye övgü okumak gibi
ve çürüme
bazen
sonsuzluğun en güzel tanımıdır
bir mısır tanesi
sana doğru yürüyorsa rüyamda
bil ki
ben senin geçmişini hâlâ yaşıyorum
çünkü zaman
halkalıdır
ve biz
hep aynı yerden dönüp
aynı unutuluşa çarpıyoruz
adım neydi benim?
senin susuşunda yok olan mı
yoksa
bir yağmurla yazılmış
ama toprağa ulaşamadan
buharlaşan mı?
çünkü toprak
her şeyi hatırlar
ama hatırladıklarını
sadece rüyada gösterir
şimdi bir sis bastı içimi
ve biliyorum
bu sis geçmez
çünkü sen
bu sisin ta kendisisin
ağlayamayan bir ayı gibi
içime çökmüşsün
ne kışa dönüşüyorsun
ne ilkbahara
sadece bekliyorsun
bir derviş gibi
bir sözcük gibi
söylenmeye hazır
ama unutulmuş
şimdi
her şey sende başlıyor
ve sende bitiyor gibi
ey sevgilim
boz ayının unuttuğu dua
göğsümde bir çay gibi demleniyorsun
ve her yudum
bir adını daha siliyor zihnimden
seni böyle seviyorum
yani yok olarak
yani
bir ormanın sisini
elime almaya çalışır gibi