SİS DEFTERİ
İmdat DEMİR
sevgili kızım belemir’e……….
birbirine doğru
bazen sessizlikle
bazen yağan yağmurun
kışkırtıcı sesiyle akan iki insan
baharın getirdiği tek nefestir
tepelerde saklı bir göl gibi gizlenmiş zaman
henüz doğmamış bir sabahın alnına düşer
bir gürgen yaprağına yazılmış eski dua
suya karışır
su unutmaz,
yalnızca değişir
balığın gözünden bakan eski bir rüya
kıyıya vurur çocukluğun unutulmuş fotoğrafını
oğlak sesleriyle titreyen bir anı
çayın demine saklanır
ikindiye hapsolmuş bir ilk gençlik gülüşü
bir fırtınanın içinden düşer
göğe
suyun hafızasında
aşk
yıkanmış bir dağ türküsü gibi
dipte,
ama hâlâ kıpırtılı
birbirine doğru
akan iki insan
derelerin gümüş gövdesinde bulur
yarı hatırlanan bir dostluğun
tasavvufi denge taşlarını
dağ, kendini ormanın karnında dinlerken
sis, dilsiz bir aşk mektubudur
henüz açılmamış
bir köylü sabahı
çayın kokusu
bir annenin saçlarına sinmiş zaman
emek,
tırnakla kazınmış sonsuzluk
bir mısır tanesinde saklı kutsiyet
dağın koynunda unutulmuş bir efsane
bir yosun parçasına tutunarak
kendini hamsi sürüsüne fısıldar
ve deniz,
bir türküye dönüşür
birbirine doğru
akan iki insan
gölgelerini göğe asar
ruh,
bir dalganın hatırasını taşır sırtında
sis
yalnızca bir hava hali değil
bir iç halidir de –
bilge bir dervişin yürüyüşü gibi
yavaş, sabırlı ve sır dolu
söz
bazen çay yapraklarında bekletilmiş
bir dostluğun suskunluğudur
bazen bir gülüşte eriyen
zamanın hafifliğidir
birbirine doğru
akan iki insan
dağların unutulmuş aynasında
kendi yansımalarını tanıyamazlar
çünkü aşk,
çoğu zaman bir belirsizliğe uzanır
ve bellek
açık bir yaradır
geçmiş, o yaradan sızar
suyun unuttuğu yoktur
yalnızca farklı isimlerle anar
göl,
sustuğu yerde bir gökyüzü saklar
hamsi
bir halkın kalp atışıdır
küçük, hızlı ve kolektif
fırtınada bile bir arada
sadakat budur:
dalga nereye, biz oraya
birbirine doğru
akan iki insan
mısır tarlalarının uykusunda yürür
bir başak hışırtısı kadar narin
ama köklü
sis
dostlukla kan kardeşidir
bazen bir çobanın gözyaşında,
bazen bir ninenin unuttuğu ninnide yaşar
hatırlamak,
aynı zamanda kaybetmektir
bir göl
kendi yüzünü unutursa
neye yansır su?
aynaya mı? hiçliğe mi?
birbirine doğru
akan iki insan
zamanın kristal şelalesinde
ellerini yıkarken
görürler
birbirlerinin geçmişini
rüzgâr
bir efsaneyi çırılçıplak bırakır bazen
bir ağacın kabuğunda büyüyen
bin yıllık bir aşk gibi
bir türküden öğreniriz onu
varlık
su gibi biçimsiz
çay gibi sabırlı
sis gibi belirsiz
ama hep bir yerlerde
birbirine doğru
akan iki insan
farkında değildir
zamanın içinden geçtiklerinin
bir gülüş
bir varoluş gerekçesi olabilir
ya da bir gözyaşı
bütün evreni yeniden başlatabilir
unutuş
kardeştir hatırlamaya
bir kuş,
adı unutulmuş bir tepenin üzerinden geçerken
getirir
içimizdeki boşluğu
birbirine doğru
akan iki insan
sadece birbirine değil
kendine de yaklaşır
aynı derenin iki kolu gibi
bir yerde birleşirler
ama hangi noktada?
hiç kimse bilmez
çünkü aşk
tarifi olmayan bir yerçekimi
neşeyi ve hüznü
aynı sofra bezine sarar
ve aşk,
fırtına sonrası
köy evlerinin saçaklarında kalan
birkaç damla suda yaşar
birbirine doğru
akan iki insan
göğe sorar:
“biz kimdik,
ve nereye akıyoruz böylece?”
bulut cevap vermez
ama cevabı bırakır
yağmurun dudaklarına