Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

RÜYA DİLİNDE SUSAN SİS

RÜYA DİLİNDE SUSAN SİS

İmdat DEMİR

seni ve çocukluğumu soluduğum çayırların vuvuzelası
kadife sesli yaşanmışlığım
sevgilim
deniz gözlü sakinliğim

adını söyleyemediğim her harf
bir melek kanadından düşüyor
ve yeryüzüne inen o harf
dönüşüyor:
bir sis
bir çiğ
bir unutma biçimi

bil ki, her varlık önce harftir
ve her harf
bir zamana bağışlanmış yalnızlıktır

çayırda otururken
duydum:
yer altından gelen,
toprağın bağrına gizlenmiş
Persephone’nin susuşunu

annem
mısırı yoğururken
hamurdan eski bir ninni çıkar
her ninnide
bir dervişin kalbinde donan
aşk yankılanır

çünkü aşk
sadece göğse değdiğinde yanmaz
aynı zamanda
varlıktan da taşar

ve sen
beni en çok unuttuğun anda
tanrıya en çok benzersin

bir derviş gibi
dağ başında kemençe çalan çobanı dinledim
o çalgı
ne nağme ne söz
sadece bir hatırlayış biçimiydi

hatırlamak –
ruh ile gövde arasında asılı duran
ateşten bir dildir
her hatırlayış
bir kere daha doğmaktır
çünkü senin hatıran
zamanda açan bir yara değil
zamana açılan bir kapıdır

sana “gel” dedim
ama gelen her şey
önce gittiği yere döndü
çünkü gelmek
bir yön değildir
bir haldir

Prometheus’un çaldığı ateşin içinde
senin gözlerini gördüm
ve o gözler
ışık değil,
yanmak isteyen karanlıktı

çünkü biz
ışıkta kayboluruz
ama karanlıkta özümüze döneriz

o yüzden
seninle yaşamak değil
seninle yanmak istedim

dağların hafızası vardır sevgilim
bunu bana
kendi gölgesini yiyen bir ceviz ağacı anlattı
dedi ki:
“çürüme, toprağın dua etme biçimidir”

seninle çürümek
seninle dua etmekti bana
çünkü sen
duayı kelimelerle değil
gözlerle edenlerdensin

simurg gibi
kendime vardıkça seni yitirdim
seni yitirdikçe
bir başka ben’e dönüştüm
ve her dönüş
aslında sonsuz bir kayboluştu

sana baktıkça
Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” çığlığı
boğazımda yankılanır
çünkü “sen”
benim içimde
tecellî eden “birlik”tin

sen
ben’de görünmek isteyen ilkti
ve bu yüzden
görünmen – yanmamdı
gülümsemen – yok oluşum

çayırda soluduğumuz o ilk an
ben
kendimi senden hatırladım
ama sen
kendini benden unuttun

çünkü her aşk
bir zıddın aynasında parlar
ve her aynada
bir kırılma başlar

şimdi kırığım
hem de kutsal bir kırık
çünkü içimden sızan
senin suretindir

Karadeniz’in taşlara fısıldadığı
o eski dildir sen
yağmurla gelen
ve toprağa anlatılan

şairler
senin adını söylerken susar
sükût, senin çağrın olur
çünkü senin ismin
bir yankının son hecesidir

bir gece
mezar taşlarında eski bir Lazca dua duydum
“unutan affedilir” diyordu
ama hatırlayan –
o kendini yakmaya mahkûmdu

ben hep hatırladım sevgilim
yandım
ağladım
ve yeryüzünde
sana benzeyen ne varsa
hepsini susturdum

çünkü senin suretin
bir bakışta değil
bir susuşta gizlidir

şimdi bir kelimenin kıyısında bekliyorum
sana en yakın olanı seçmek için
ama ne seçersem seçeyim
hep seni eksik söylüyorum

çünkü dil
sana yetmez
çünkü sen
hiçbir sözcüğe sığmazsın

sen
harflerin öncesinde
ve anlamların ötesindesin

bir çayıra yazılmış
ebedî bir şiirsin sen