RÜYA DİLİNDE SUSAN SİS
İmdat DEMİR
seni ve çocukluğumu soluduğum çayırların vuvuzelası
kadife sesli yaşanmışlığım
sevgilim
deniz gözlü sakinliğim
adını söyleyemediğim her harf
bir melek kanadından düşüyor
ve yeryüzüne inen o harf
dönüşüyor:
bir sis
bir çiğ
bir unutma biçimi
bil ki, her varlık önce harftir
ve her harf
bir zamana bağışlanmış yalnızlıktır
çayırda otururken
duydum:
yer altından gelen,
toprağın bağrına gizlenmiş
Persephone’nin susuşunu
annem
mısırı yoğururken
hamurdan eski bir ninni çıkar
her ninnide
bir dervişin kalbinde donan
aşk yankılanır
çünkü aşk
sadece göğse değdiğinde yanmaz
aynı zamanda
varlıktan da taşar
ve sen
beni en çok unuttuğun anda
tanrıya en çok benzersin
bir derviş gibi
dağ başında kemençe çalan çobanı dinledim
o çalgı
ne nağme ne söz
sadece bir hatırlayış biçimiydi
hatırlamak –
ruh ile gövde arasında asılı duran
ateşten bir dildir
her hatırlayış
bir kere daha doğmaktır
çünkü senin hatıran
zamanda açan bir yara değil
zamana açılan bir kapıdır
sana “gel” dedim
ama gelen her şey
önce gittiği yere döndü
çünkü gelmek
bir yön değildir
bir haldir
Prometheus’un çaldığı ateşin içinde
senin gözlerini gördüm
ve o gözler
ışık değil,
yanmak isteyen karanlıktı
çünkü biz
ışıkta kayboluruz
ama karanlıkta özümüze döneriz
o yüzden
seninle yaşamak değil
seninle yanmak istedim
dağların hafızası vardır sevgilim
bunu bana
kendi gölgesini yiyen bir ceviz ağacı anlattı
dedi ki:
“çürüme, toprağın dua etme biçimidir”
seninle çürümek
seninle dua etmekti bana
çünkü sen
duayı kelimelerle değil
gözlerle edenlerdensin
simurg gibi
kendime vardıkça seni yitirdim
seni yitirdikçe
bir başka ben’e dönüştüm
ve her dönüş
aslında sonsuz bir kayboluştu
sana baktıkça
Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” çığlığı
boğazımda yankılanır
çünkü “sen”
benim içimde
tecellî eden “birlik”tin
sen
ben’de görünmek isteyen ilkti
ve bu yüzden
görünmen – yanmamdı
gülümsemen – yok oluşum
çayırda soluduğumuz o ilk an
ben
kendimi senden hatırladım
ama sen
kendini benden unuttun
çünkü her aşk
bir zıddın aynasında parlar
ve her aynada
bir kırılma başlar
şimdi kırığım
hem de kutsal bir kırık
çünkü içimden sızan
senin suretindir
Karadeniz’in taşlara fısıldadığı
o eski dildir sen
yağmurla gelen
ve toprağa anlatılan
şairler
senin adını söylerken susar
sükût, senin çağrın olur
çünkü senin ismin
bir yankının son hecesidir
bir gece
mezar taşlarında eski bir Lazca dua duydum
“unutan affedilir” diyordu
ama hatırlayan –
o kendini yakmaya mahkûmdu
ben hep hatırladım sevgilim
yandım
ağladım
ve yeryüzünde
sana benzeyen ne varsa
hepsini susturdum
çünkü senin suretin
bir bakışta değil
bir susuşta gizlidir
şimdi bir kelimenin kıyısında bekliyorum
sana en yakın olanı seçmek için
ama ne seçersem seçeyim
hep seni eksik söylüyorum
çünkü dil
sana yetmez
çünkü sen
hiçbir sözcüğe sığmazsın
sen
harflerin öncesinde
ve anlamların ötesindesin
bir çayıra yazılmış
ebedî bir şiirsin sen