Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DIŞINIZDAKİ ALKIŞLARIN DEĞİL, VİCDANINIZDAKİ SESLERİN ESİRİ OLUN

DIŞINIZDAKİ ALKIŞLARIN DEĞİL, VİCDANINIZDAKİ SESLERİN ESİRİ OLUN

İmdat Demir —filozofkirpi

Bu metin, Türkiye’nin son yirmi üç yılında vicdanın nasıl bastırıldığını, inancın, ahlakın ve bilginin nasıl birer gösteri nesnesine dönüştüğünü sert ama derin bir dille anlatıyor. Alkış, itaatin yeni adı; merhamet, reklamın; iman, imajın; bilgi ise sadakatin ölçüsü hâline geliyor. Devlet şefkat maskesiyle şiddetini estetikleştiriyor, bürokrasi dua tonuyla konuşuyor; gelenek, korkunun kalkanına, kutsal, pazarlığın nesnesine dönüşüyor. Üniversite, düşünceyi değil, uyumu öğretiyor; dijital çağda hız, ahlakın yerini alıyor; görünürlük, inancın yeni ibadeti oluyor. Her şeyin ölçüsü artık “görülmek”: görünmeyen hakikat, sessiz kalan vicdan, dinlenmeyen söz değersizleşiyor. —Yazar, iç sesin susturulmasını bu çağın en derin trajedisi olarak tanımlıyor; çünkü alkışın sesi, vicdanın sızısından daha yüksek. Bu yüzden kurtuluş, yeni bir lidere değil, içimizdeki hakeme boyun eğmekte. Metin, bir çağrıyla son buluyor: dışımızdaki alkışların değil, vicdanımızdaki seslerin esiri olalım. Çünkü söz, görünmek için değil, yaşamak içindir; kutsal gösteriyle değil, sessizlikle yeniden doğar.

—VİCDANIN ANA SESİ

Kendi içimde konuşurken dışarıdaki dünyanın sesi sürekli araya giriyor; megafonlarla büyütülmüş sloganlar, minberden inip ekrana taşınmış tembihler, ekranın parlak yüzeyinde şırınga edilen hazır duygular; hepsi birden, içimdeki o küçük, titrek ama ısrarlı sesi bastırmak için üstüme yürüyor ve ben biliyorum ki bu ülkede son yirmi üç yıl, alkışın bir yönetim tekniğine, itaatin bir estetik forma, vicdanın ise sakıncalı bir etkiye dönüştürüldüğü uzun bir deneydi: önce ibadet bir dekora, sonra ahlak bir rütbeye, sonra hakikat bir kampanya nesnesine çevrildi; ve bütün bunlar olurken insan, kendine ait olan o ağır ve çıplak yüzleşmeden, yani “Ben ne yapıyorum?” sorusundan adım adım uzaklaştı, çünkü alkışın sesi, vicdanın sızısından daha süratli, daha parlak, daha uyuşturucu; dışarıda alkış varken içeriye dönmek zul gelir, aynaya bakmak zordur, aynayı duvara çeviren her iktidar, kalabalıkları rahat ettirmek ister ve rahatın bedeli, iç sesin susturulmasıdır.

—TEOPOLİTİK MİMARİ VE GÖSTERİ İMANI

Dinin devletle evlendirildiği o ilk büyük düğünde herkes iyi giyinmişti, kameralar açıktı, dualar mikrofonla çoğaltıldı, vaazlar siyasetle akortlandı; böylece iman, ritüelin parıltısıyla sarılıp bir sadakat kartına çevrildi, “makbul mümin” statüsü, oy sandığı ile billboard arasında mekik dokuyan bir imaj haline geldi; minare gölgesini ekran ışığıyla birleştiren bu yeni rejimde semboller meşruiyetin diline çevrildi ve dil, hukukun üstüne kuruldu: artık “doğru”nun ölçüsü bilgi değil, kutsal imajla uyumdu; hutbe tonu ile genelge üslubu birbirine benzetildikçe, hakikatin boyası kabardı, çatlaklardan yağ gibi sızıp sokağa yayılan şey, imanın özü değil, imanın koreografisiydi; “inanç” bir iç yolculuk olmaktan çıktı, “aidiyet”in görünür nişanına dönüştü ve ben içimden biliyorum: aidiyeti iman zanneden bir toplum, en sonunda vicdanı protokole bağlar.

—EPISTEMOLOJİK DÜŞÜŞ VE ÜNİVERSİTENİN SUSKUNLUĞU

Bilgiye değil, bağlılığa değer veren iklim, düşünceyi “fitne”, şüpheyi “günah”, eleştiriyi “ihanet” diye etiketleyince, üniversite kampüsleri tartışmanın değil, teyit törenlerinin mekânına dönüştü; yüksek lisans tezleri birer dua metni gibi yazıldı, yöntem “usule uygunluk” diye daraltıldı, kuram “zamana aykırı” diye ezildi, ampirik veri “rahatsız etmesin” diye sterilize edildi; akademik unvanlar hakikatin terazisi olmaktan çıkıp iktidarın rozetine benzeyince, hocalar, “fazla derine inmeyelim” cümlesini bir çeşit pedagoji sanarak kuşaktan kuşağa aktardı; oysa derine inmeyi yasaklayan her sistem, sığlığı erdem diye paketler; sığlık uzun sürerse, dil önce pörsür, sonra kireçlenir, en sonunda da hakikati taşıyamaz; işte bu yüzden, amfi tavanından sarkan parlak avize, bilgiyi aydınlatmıyor; sadece sahneyi parlatıyor ve öğrenciler sahne ışığında kendini görüyor, metinleri değil; metinler karanlıkta kaldıkça, düşünce bir ritüele, ritüel bir alkışa, alkış bir geçiş belgesine dönüşüyor.

—AHLAKIN ESTETİKLEŞMESİ VE İYİLİĞİN PAZARLAMASI

Merhametin kamerası açıldığında erdem zaten ölmüştür: yardım paketlerinin üstünde logo büyüyor, iftar masalarında lens parıltısı geziniyor, duygusal fon müzikleri, yoksulluğu bir “hikâye”ye çevirip tıklama başına şefkat pazarlıyor; erdem, görünmekle meşrulaşınca görünmeyen iyilik suç sayılıyor, çünkü gösterinin makinesine girmeyen şey “yok” sayılıyor; oysa ahlakın doğrultusu, bakışın değil, bakmaya cesaret etmeyen kalbin sınavıdır; bizdeyse bakış her şeye çevrildi, kalp her şeyden çevrildi; merhamet halkla ilişkiler departmanına taşındı, tevazu sunum dosyalarına eklendi, mütevazı olan değil, mütevazı davranan çoğaltıldı; sonuçta iyilik yumuşak bir şantaja, yardımlar bir seçim ekonomisine, sözde tevazu da bir sınıf alâmeti üslubuna dönüştü ve iyi niyet, bir kez dekorlaşınca, kötülük senkronize bir dans gibi arka planda yer tuttu: kötülük alkışla büyür, iyilik sessizlikte olgunlaşır; biz alkışı seçtik, sessizliği kaybettik.

—MÜMİNDEN MÜŞTERİYE, İNANÇTAN İMAJA

Kültür, tüketimle akortlandığında inanç da kaçınılmaz biçimde “ürünleşir”; “helal” serfoni bir etiket değil, bir yaşam tarzı paketine dönüşür; “muhafazakâr lüks”ün vitrininde kristal bardaklar zekâtı estetikle karıştırır, otomobil reklamlarında tesettür bir aksesuar, otel lobilerinde dua bir ambiyans öğesi olur; burada söylenmeyen ama sürekli işleyen cümle şudur: “Göründüğün kadar varsın”; görünürlük imanın ölçüsü olunca, görünmeyen Tanrı görünür kampanyanın gölgesine sığınır; kapitalizm ibadetin ritmini öğrenir, ritmi alışveriş saatlerine uyarlar; sabah ezanından kahvaltı kombosuna, teravihten gece indirime, umreden alışveriş turuna çapraz kampanyalar; böylece dindarlık, “doğru zamanda, doğru mekânda, doğru biçimde görünmek” olarak yeniden tanımlanır; görünmeyenle ilişki kurma sanatı olan iman, görünürlük oyununa yenilir ve kaybeden, hep aynı: iç ses.

—SADAKAT REJİMİ VE KORKUNUN MEZURİ YÜZÜ

“Sadakat”i erdem diye parlatan her düzen, sorumluluğu yük olarak gösterir; oysa sadakat, sorgunun yerini aldığı an, vicdan korunmaktan vazgeçer; masumiyet “bağlılık”la ölçülür, liyakat “uyum”la; böylece rıza, aklın sonucu değil, kariyer güvenliği olur; “Niçin?” sorusu mahkûm edilince “Kime?” sorusu mukaddesleşir; kime bağlısın, kimin adamısın, hangi kulvarda koşuyorsun: etik, ilişki şemalarına, hukuku aşındıran gündelik protokollere, “bizden mi” ölçüsüne zincirlenir; en trajik olanı da şu: korku, itibarlı bir duyguya dönüşür; korktuğunu saklayan değil, korkusunu stratejiye çeviren makbul sayılır; bürokrasinin asansörlerinde korku bir kart gibi okutulur; turnikeden geçmezsen çalışamazsın; çalışamazsan yaşayamazsın; bu yüzden sadık kalmak, yaşama hakkının sigortası diye yutturulur; vicdan, sigortasız kalır ve en küçük depremde ilk yıkılan hep odur.

—DİJİTAL LİNÇİN YENİ RİTÜELLERİ

Ekran başında kurulan minber, klavye başında icra edilen tekbir, trend listelerinin ön yüzünde akıp giden bir amin korosu; hepsi, hızın ahlakı dövdüğü bir evrende yeni bir vecd hali üretiyor: hızlı öfke, hızlı yargı, hızlı infaz; bu ritüelin mantığı çok basit: düşünme yavaştır, o halde tehlikelidir; duyguyu şişir, bağlamı küçült, bir cümleyi bağlamından sök, bir hayatı cümleye indir; bu kadar; artık herkes bir ceza kürsüsü sahibi; vicdan ise paspasın altına itilmiş bir kâğıt not; dijital çağın en büyük yalanı, “herkes konuşuyor” sanrısı; hayır, aynı yankı odası bin kez konuşuyor; farklı olan, yavaş olan, şüphe eden susturuluyor; ve ben biliyorum: bu kadar gürültünün içinde hakikat, ancak fısıltıyla hayatta kalır.

—FELSEFİ KIRILMA: İNSANIN KENDİNDEN KORKUSU

Bu toplumun asıl travması, Tanrı korkusundan önce insan korkusudur; insan, kendi içindeki hakemle baş başa kalmaktan, o hakemin tek sorusuyla yanmaktan korkar: “İyiydin, peki neden sustun?”; suskunluk, suç ortaklığının en cilalı biçimi; “usul” diyerek örtülen, “zamanı değil” denerek ertelenen, “bizden değil” diye meşrulaştırılan her yanlış, önce dilde, sonra davranışta, en sonunda da vicdanda kazık çakar; korkaklık, sadece kaçış değildir; bazen çok şık, çok diplomatik, çok profesyoneldir; işte bu yüzden güçlü lider sesi caziptir: içimizdeki yargıcı susturur; liderin sesi yükseldikçe vicdanın sesi kısılır; “doğru”nun yerini “bizim doğrumuz” alır, “iyi”nin yerini “işimize gelen” ve “hakikat”in yerini, işte en tehlikelisi, “hikâyemiz” alır; insan kendi hikâyesine âşık olduğunda, hakikati kıskanır; kıskançlık şiddet üretir; şiddet, sonra dönüp hikâyeyi kutsar.

—DİNİN SÖZ’DEN İMAJA DÖNÜŞÜMÜ

Kelimeler ağırdır, sorumluluk yükler; imaj hafiftir, hız vaat eder; din, söz olduğu sürece içe hitap eder, imaj olduğu anda dışın dekoruna; söz insanı yalnız bırakır, imaj kalabalığa karıştırır; söz, sessizliğe dayanır, imaj gürültüye ihtiyaç duyar; bu yüzden minberden ekrana taşınan her hitap, az da olsa sözden çalar; cemaatin yerine kitle, ibadetin yerine gösteri, vaazın yerine kampanya gelir; dindar olmak, doğru kanal ayarı yapmak gibi teknik bir beceriye indirgenir; “hangi saatte online’sın, hangi tonda konuşuyorsun, hangi kodu paylaşıyorsun” koordinatları, kalbin koordinatlarını bastırır; kalp, konum paylaşmaz; ama algoritma paylaşım ister; algoritma paylaşıma doydukça, kalp sessizliğe yabancılaşır; yabancılaştıkça, imanın içe bakan gözü körleşir.

—ADALETİN HAFIZASI VE YALANIN EKONOMİSİ

Uzun krizlerde yalan, bir kaynak yönetimi aracıdır; gündem, dikkat, duygu gibi kıt kaynakları dağıtır, ahlaki paniği bastırır, küçük menfaatlerle büyük suçları perdeler; yalanın iktisadı, “hepimize biraz” formülüdür: biraz statü, biraz ayrıcalık, biraz cezasızlık; yüz bin küçük “idare edelim” birikince büyük bir adaletsizlik gölü oluşur; o gölün üstünde yüzen her tekne, kendi altındaki çamuru görmez; adalet, hatırlama sanatıdır: unutturulanın peşine düşmek; oysa bizde hatırlama zahmeti, “gerilim yaratıyor” gerekçesiyle iptal edilir; toplumsal barış, unutmanın müteahhitlerine ihale edilir; en sonunda barış değil, suskunluk inşa edilir; suskunluk, barışın taklididir; taklit uzadıkça, hakikat köşeye kıstırılır ve fısıltıyla yaşar.

—VİCDANIN İSYANI, BİR YAZI DİSİPLİNİ DEĞİL; BİR YAŞAMA BİÇİMİ

Filozof Kirpi’nin iç sesi şunu emrediyor bana: biçim, içerikten kaçış olmasın; paragraflar nefes alsın ama nefes kaçamaklarına dönüşmesin; kelime, kendini beğenmek için değil, gerçeği dürtmek için titreşsin; bunun için sert olacağım, ironiyi susturmayacağım, ama her cümlenin ucuna iğne takmayacağım; çünkü iğneleşmiş cümleler bir süre sonra kan akıtır, kan akışı görüntüye döner, görüntü hakikati boğar; yazı, gösteri değil; vicdan, dekor değil; öfke, amaç değil; öfke, bir kapı; kapının ardında sessiz bir oda var; o odada, hiçbir kamera yok; o odada, kimse alkışlamıyor; işte orada soracağız: “Kime değil, neye sadıksın? Korktuğun kişi kim değil, korkunun kaynağı ne? Şu imajdan geriye insan kalıyor mu?”; bu soruları soramadığımız sürece, bütün biçimler makyajdır, bütün kitaplar kartvizit.

—SON PARAGRAF: ALKIŞSIZ BİR SES İÇİN

Dışarıdaki alkışlardan vazgeçme cesareti, bu ülkenin yeniden doğuş eşiğidir; alkışın kesildiği anlarda duyacağımız şey, utancın çıtırtısıdır; utanç gelmeden değişim gelmez; utanmadan yüzleşme, yüzleşmeden adalet, adalet olmadan iman olmaz; bu kadar basit ve bu kadar zor; ben biliyorum, bu toplum bir gün sessizleşecek; ekranlar kararacak, sloganlar bitkin düşecek, minare gölgeleriyle billboard ışıkları arasındaki anlaşma feshedilecek; ve o zaman duyacağımız en derin şey, içimizde yıllardır bekleyen o cümle olacak: “Dışınızdaki alkışların değil, vicdanınızdaki seslerin esiri olun”; esirlikten özgürlüğe geçiş, başka bir lidere bağlanmakla değil, kendi içindeki hakeme boyun eğmekle mümkün; boyun, ilk kez doğru yere eğildiğinde omurga doğrulur; doğrulan omurga yürümeyi hatırlar; yürüyen insan, nihayet insan olur; insan olduğumuz gün, alkışlar dursa da söz bitmez; çünkü söz, görünmek için değil, yaşamak için vardır; gerisi, gürültü.

—DEVLETİN ŞEFKATİ, BÜROKRASİNİN ŞİDDETİ

Devletin dili yıllar içinde bir dua tonuna büründü; sertlik yumuşaklıkla gizlendi, denetim şefkatle kamufle edildi. Artık kimse emir almaz, “hizmete davet edilir”; kimse sorgulanmaz, “rehberlik edilir”; kimse cezalandırılmaz, “düzen korunur.” Böylece şiddet, kılıf değiştirmiş bir sevgi olarak dolaşmaya başladı: kararnameler birer nasihatnameye, denetim raporları birer ahlak hutbesine dönüştü. Bürokrasi, Tanrı’nın gölgesinde insanın yerine geçen o eski kâtipliğini sürdürdü ama mürekkebin rengi değişti — maviye çalan bir merhamet tonu. Artık dosyalar kapanmıyor, “kul hakkı” gerekçesiyle erteleniyor; soruşturma değil, “dua” açılıyor; ve vatandaş, evrak takibinde değil, kefaret kuyruğunda bekliyor.

Bürokrasinin şiddeti en çok, yavaşlığında gizlidir. Çünkü yavaşlık, iktidarın zamanı kontrol etme biçimidir. Geciken dilekçe, askıda kalan dosya, “henüz imzada” denilen evrak; hepsi bir tür törendir: vatandaş, bekleyerek terbiye edilir, sabırla sınanır, sonunda minnettarlığa zorlanır. Devletin şefkati, bu yavaşlığın estetik biçimidir — gecikmeyi “hikmet”e çevirir, kaybı “imtihan”a, sessizliği “tevekkül”e. Oysa bu yavaşlık bir kötülük biçimidir: insanı dize getirmez, eğitir gibi görünür ama içerden çöker.

Bir ulusun karakteri, memurunun ses tonunda saklıdır. Bu topraklarda o ses ne serttir, ne yumuşak — “buyurgan bir nezaket”tir. Vatandaş “buyurulmaz”, “ricayla hizaya getirilir.” Bürokrasi, Tanrı ile halk arasına gerilmiş bir perde gibidir; dua sesi perdeye çarpar, yankısı evrağa düşer, evrak mürekkebiyle kurur. Devletin şefkati buharlaşır; geriye, kurumuş imzaların soğukluğu kalır.

—GELENEĞİN KALKANI, KORKUNUN KILICI

Geleneğin en tehlikeli biçimi, kendini savunma refleksiyle kutsallaştırdığı andır. Çünkü savunma, korkunun içeriye taşınmış hâlidir. Bizde gelenek, yalnızca bir hafıza değil, bir mevzi haline geldi; yeniyi bastırmak için, geçmişi değil, geçmişin maskesini kullandı. “Ata sözü” artık bilgelik değil, yasadır; “büyüklerimiz” artık tecrübe değil, dogmadır. Bu yüzden geleneğe sığınan toplum, aslında kendi korkularına sığınır; ve korkular, kökler gibi derine değil, aşağıya çeker.

Korkunun kılıcı, kuşaktan kuşağa miras olarak devredilir; keskinliği değil, sessizliğiyle işler. Çünkü geleneğin dili artık öğretici değil, cezalandırıcıdır. “Eskiden böyleydi” cümlesi, geçmişin değil, gözetimin kapısıdır. O cümlenin içinde bir tedirginlik vardır: değişenin suç, sorgulayanın nankör, şüphe edenin sapkın sayıldığı bir tedirginlik. Geleneğin kalkanı, bir süre sonra bir karanlık aynaya dönüşür; kim ona bakarsa kendi yüzünü değil, onaylanmış bir sureti görür.

Oysa geleneğin özü, bir tekrarda değil, bir hatırlamada gizlidir. Hatırlamak, yaratıcı bir eylemdir; tekrar ise korkunun estetiğidir. Biz hatırlamayı unuttuk, tekrarı öğrenip ibadete çevirdik. Korku, düşüncenin yerine geçince, gelenek artık yaşatmaz — dondurur. “Atalarımız böyle yaptı” cümlesiyle başlayan her konuşma, çoğu zaman bir fikrin değil, bir zincirin devamıdır. Ve zincirin halkaları, görünmezleştikçe “saygı” diye alkışlanır.

Geleneğin kalkanı bir zamanlar koruyordu, şimdi bastırıyor. Kalkan artık düşmandan değil, yenilikten sakınıyor; kılıç ise dışa değil, içe dönük — vicdana saplanıyor. Korkunun en rafine biçimi, “saygı” adı altında yaşar. Biz saygıdan çok korktuk; korkudan çok saygı duyduk.

—İMAJIN ŞERİATI, SÖZÜN FIKHI

Çağın yeni dini, görünürlüktür. İmaj, artık Tanrı’nın diliyle konuşur; parıltı, vaazdan daha etkili, kamera, minberden daha ikna edicidir. Işık, bir tür vahiydir şimdi: LED panellerin üstünde, tanıtım afişlerinde, influencer secdesinde parlayan modern ayetler. Artık söz değil, imaj belirler hakikati. Söz sorumluluk ister, imaj hız. Söz zaman ister, imaj tıklama. Ve biz, hızın şeriatına boyun eğdik.

“İmajın şeriatı” kutsalın yerine ambalajı koyar; içeriğin yerini estetik, derinliğin yerini ışıltı alır. Hutbe tonu, reklam sesiyle yarışır; billboard’lar dua gibi, sloganlar fetva gibi tekrarlanır. Artık günah, estetik bir kusurdur; tevbe, PR kampanyasıyla mümkündür. Dindarlık bile bir imaj çalışması haline gelir: “nasıl görünüyorsun?” sorusu, “neye inanıyorsun?”un önüne geçer. İnanç, ekran filtresiyle renklendirilir; tevazu, pozla belgelenir.

Ama “sözün fıkhı” bambaşka bir iklimdir. Söz, yalnızlığa dayanır; kalabalıktan değil, sessizlikten doğar. İmajın şeriatında ise yalnızlık suçtur, sessizlik sansür. Artık herkes konuşmak zorundadır, çünkü susan görünmez. Görünmeyen, yok sayılır. Bu yüzden herkes konuşur ama kimse dinlemez.

Sözün fıkhı, sorumluluğu hatırlatır: söylenenin bedeli vardır. Oysa imajın şeriatında bedel görünürlükle ödenir. Bir video, bir paylaşım, bir algı yeter. Ve insan, görünür olmak için hakikati terk eder. Bu yüzden her yüzyılın sonunda din değil, “imajın tanrısı” galip gelir; çünkü imaj cezbedici, söz yorucudur. Ama yalnız söz, insanı içeriye çağırır.

Ve içeriye çağrılmayan insan, sonunda sadece ışığın esiri olur — görür, ama anlamaz.

—MERHAMETİN ESTETİK KULLANIMI VE KUTSALIN PAZARLIĞI

Bu çağda iyilik bile ambalaj ister. Merhamet artık bir hissin değil, bir tasarımın adıdır: afişlerde parlayan bir gözyaşı, ekranda büyütülmüş bir tebessüm, yardım kolisinin üstünde dikkatle yerleştirilmiş bir logo. “Sevabın görünür olması” arzusu, bir tür tanrısal pazarlama tekniğine dönüştü. Kamera açıldığında erdemin kalbi titrer; çünkü gösterilen şey artık yardım değil, temsil gücüdür. Şefkatin PR’sı, sevabın yeni formudur. Her yardım bir kampanyadır; her kampanya bir sadaka zinciri, her zincir bir itibar ekonomisi.

Kutsalın pazarlığı, görünürlük üzerinden yapılır. “İyilik yap ve paylaş” cümlesi artık ahlak değil, bir etkileşim stratejisidir. Görünmeyen iyilik “boşa gitmiş emek” sayılır; çünkü tanrı bile artık izlenme oranıyla ölçülür. Dini duyguların mahrem alanı, lensin ışığında çözülür; dua, içerik üretimine, infak, izlenme performansına bağlanır. Artık sevap, paylaşım linkine gömülür.

Merhamet, buharlı bir camın arkasındaki nefes gibidir; sıcak ama geçici. Çünkü niyet, görünürlükle yarışamaz. Niyet sessizdir; sessizlikse reyting almaz. Bu yüzden yardım çadırlarıyla seçim çadırları karışır; iftar masalarıyla lansman masaları iç içe geçer. Merhametle reklam aynı estetik dili konuşur: yumuşak ışık, duygusal fon, makul bir ağlama oranı.

Ama kutsalın özü, görünmezliktir. Kutsal, teşhirle küçülür; çünkü her görüntü, bir perdeyi yırtar. Gerçek merhamet, bakıştan kaçmayı bilir. Kutsalın pazarlığını reddeden kişi, iyiliği bir gösteri malzemesi olmaktan kurtarır. Ve işte o anda, erdemin estetiği sessizliğe döner: ne fotoğrafı vardır ne haberi.

Filozof Kirpi’nin dikenli aforizmasıyla bitirelim:

“Gösterilen merhamet, unutulmak ister; anlatılan merhamet, övülmek.”

Gerçek merhamet, ne gösterilir ne anlatılır — sadece yaşanır.

2 Comments

  • Zikirmatiklerle uyusan, tarikat yurtlarinda helal tecavüzlerle ahlaksizlasan, din, iman, Allah, kitap maskesiyle calan, ihalelere türban kilifiyla nifak sokan, besmele partilerinde lüks icinde doyumsuzlukla terapiler düzenleyen Roma döneminin Stürnella partileriyle yarisan, bastigi topragi emperyalizmin nadasina terk eden cürümenin dozuyla ortaya sacilan kokunun izinde kendini kaybetmis bir yapinin turnusol kagidiydi yazdiklariniz…kaleminize saglik.

      Avatar fotoğrafı
    • — Latif Bey, derin ve cesur yorumlarınız için yürekten teşekkür ederiz. Sözleriniz, yazının vicdan terazisinde yankılanan en güçlü seslerden biri oldu. Gerçeklerin dili bazen keskin, ama gereklidir — siz o keskinliğin hakkını vermişsiniz. Kaleminize, vicdanınıza ve bu berrak fark edişinize sağlık. Dileriz ki sağlığınız, sözünüz kadar dirayetli, bilinciniz kadar diri olsun.

Leave a Reply to Latif Köybas Cancel reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir