Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

İSYAN HÜZNÜNÜN BİRLEŞTİRDİĞİ ÜÇ ŞEHİR SENFONİSİ

İSYAN HÜZNÜNÜN BİRLEŞTİRDİĞİ ÜÇ ŞEHİR SENFONİSİ

İmdat Demir

konya’nın üstünde bugün ağır bir sis geziniyor,
gökyüzü şehri değil, içimi örtüyor ince ince;
minareler göğe değil içimdeki kuyuya uzanıyor,
tramvay rayları kalbimin paslı çizgisine bağlanıyor,
taş evler bakışlarını içeri doğru çekip susuyor,
sokak lambaları alnıma soluk halkalar çiziyor,
konya’nın nabzı avuç içlerimde atıyor usulca,
bugün sis değil sanki ben çöktüm kentin üstüne,
adımlarım kendine bile yabancı, yankım kırık,
meydanın ortasında rüzgâr unutulmuş dualar savuruyor,
her rüzgârda biraz daha eksiliyorum, habersiz.

derdimden dertlendi mi ne bu içli gökyüzü,
bulutlar yüzüme eğilip nabzımı dinliyor yavaşça,
ince bir tül gibi göz çukurlarıma iniyor,
her damla içimde açılan eski yara gibi sızlıyor,
sokak isimleri buğulu aynada silik harfe dönüyor,
tabelalardan düşen harflerle kaderime isim arıyorum,
otobüs durağında üşüyen gölgemle fısıldaşıyorum,
şehrin omzuna başımı koyup ağlayasım geliyor sessiz,
konuşmadığım cümleler sisin içinde çoğalıyor,
belki de ben ağlıyorum gökyüzü üstüme alınmış,
yağmur camlara değil ruhuma vuruyor bu akşam,
her şimşek içimdeki paslı kilidi yokluyor kısaca.

keşke tüm şehirlerin bir akyokuşu olsaydı sevgilim,
üstüne tırmanıp terlerken içimiz hafiflese biraz,
merdiven basamakları eski günahları silse tek tek,
yüksekçe bir omuz bulup yükü oraya bırakabilsek,
aşağıdaki gürültüyü küçük bir lekeye dönüştürsek,
şehrin üstünde değil içimizde yükselsek yavaşça,
rüzgâr saçlarımızdan günün pasını üfleyip alsa,
ufuk çizgisi göğsümüze ince bir yara gibi değse,
dizlerimizi gökyüzüne dayayıp susarak şifa bulsak,
terimizin tuzunda kurusun bütün yanlış cümleler,
sen hafifçe “öyle işte” deyince dünya küçülse,
ben o iki kelimeyi koca bir ova sansam yine.

avuçlarımın içinde uçarılıklarımı biriktiriyorum sessiz,
kağıt uçaklara katlanmış eski göç dürtülerim var,
kanatlarında yarım kalmış şehir isimleri yazılı hâlâ,
deniz kokusu, yosunlar kenti geçiyor aklımdan ansızın,
sahili olmayan bu bozkırda dalga sesi arıyorum inatla,
iki heceyle uçamayacağımı biliyorum sevgilim içten,
adın kadar kısa hiçbir kanat taşımaz beni göğe,
bu yüzden uzun cümlelerden kanatlar yapıyorum kendime,
sonra bütün kelimeleri yakıyorum külüne baka baka,
dumanlarında yeni bir alfabe arıyorum titreyerek,
sessiz harflerden görünmez bir sığınak örüyorum içime,
uçamadıkça içeri doğru düşmeyi öğreniyorum yavaşça.

konya’da güzel bir günü akşama doğru uzatıyorum,
gölgesini yerde sürükleyen ince bir yalnızlıkla yürüyorum,
baharat kokulu çarşıdan çocukluğum geçiyor usul usul,
güneş minare dibinde yorulup alnıma yaslanıyor sessiz,
bir banka oturup şifayı ağır ağır zamana bırakıyorum,
akşam ezanı indiğinde içimde bir perde daha kapanıyor,
gece ankara’da başlıyor sanki başka bir bedende,
tren camına yaslanmış istanbul hüznüyle buhar oluyorum,
rayların üstünde çoğalan bütün ayrılık ihtimallerini dinliyorum,
kenti değil kendimi kaybediyorum sokak ışıkları altında,
bir çantanın fermuarında sıkışmış yarım gülüş gibi kalıyorum,
üç şehrin arasında sallanan ince bir ruh oluyorum,
ve her durakta yeniden soruyorum; ben nereye varıyorum.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir