Close

Popüler Yazılar

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

RAHMET: VAROLUŞSAL ŞEFKATİN ONTOLOJİSİ

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

KUYU İPİNDE TIRNAK

KUYU İPİNDE TIRNAK

Avluda bir kuş, vakte havlıyor,
taşın alnı serin, su bilek ılık.
Biz dilimizi nöbete bırakırız,
şehir kendi gölgesini konuşturur.
Her söz, içimizde yeni bir kubbe taşır,
kireçten bir ay, gecenin omzuna konar.
Ben adı olmayan bir dervişim,
kapı pervazında rüzgârı zikre yazan.
Ekmek kırıntısı kadar sade,
gölge kadar derin bir iman.

Avlunun ortasında bir kuyu,
ipi çocuk sesine düğümlü.
Annemin bakırı taşlara sürter,
bakır, gökyüzünü parlatır biraz.
Bir serçe, saate naz yapar,
vakit, cebinden mavi boncuk çıkarır.
Kuyuya eğilirim, yüzüm değil,
dedelerimin sessizliği görünür.

Taşın damarında deniz saklı,
suyun alnında dağ.
Şehir, bir deve kervanı gibi geçer,
izleri taze hurma kokar.
Minare ince, duman kalın,
ezan, bir ibrikle kalbe dökülür.
Kiremitlerin sırtında yayla rüzgârı,
keçi sakalı gibi keçeli bulutlar.

Avlu küçük, ufuk geniş,
iki arada bir menzil.
Rüzgâr sikkelerini bozdurur,
gün, avuca sığan bir harman olur.
Güvercin mabede kanat çarpar,
mabet, içimize taşını taşır.
Bir eşik, bin yol demek,
yol, yaraya sürülen kekik.

Kuleler göğe öksürür,
biz toprağa selam veririz.
Seferi gömleklerimizi giyer,
yıkandıkça ağaran bir niyet taşırız.
Ceylan gözlü bir cümle kaçar,
ardına düşerim, heceler terler.
Dilimde hurma sütü, susuz bir çölden,
kalbimde paslı bir kilidin gıcırtısı.

Avlunun duvarında kılcal haritalar,
örümcek sabırdan köprü diker.
Ben, akşamı tandırda ısıtırım,
geceyi çay tabağına yatırırım.
Aniden bir yıldız düşer sofraya,
tuz kabında ayın pıhtısı parlar.
“Bize kendini anlat,” der kuyu,
“Önce unuttuğunla başla.”

Narı ikiye bölerim, şehir çoğalır,
çekirdekler göçmen kuşlar gibi sır tutar.
Bir denizkızı taşın dilini öğrenir,
dalga, avluya kadar yürür.
Kertenkele saate tırmanır,
vakit, derimize mühür basar.
Bir keçi, göğe mektup yazar,
bulut, mühürleri öper.

Dervişliğim, ayağı çıplak bir türküdür,
çakıl taşlarına yalın ayak yazılır.
Sazı olmayan bir âşığım,
rüzgârın tellerini gererim.
Kırk kapıdan kırkı da bize bakar,
birini açarız: hepsi açılır.
Ak, kara, alaca masallar,
yasemin gibi geceyi ferahlatır.

Avlu, unutmanın alnına baston,
hatırlamanın cebine bıçak.
Her çocuk, taşların üzerinde atlas,
her ihtiyar, yıldızların altında harita.
Ayna kırılır, suret çoğalır,
ben çoğaldıkça susarım.
Söz, yutkunmaya yaslanır,
yutkunma, duaya.

Kırlangıç, saçlarıma yuva kurar,
saçlarım yazın çitlenbik kokar.
İçimde bir nal sesi,
uzaktan bir kervanın sabrı.
Gölgeler tespih çeker,
gece, “Allah” der gibi uzar.

Bir ceylanın ürküsü geçer avludan,
ardından sabahın direnci.
Çamurun üstüne güneş düşer,
biz “çok şükür” der, suyu üfleriz.
Taş, sırtını göğe dayar,
gök, diz çöker bir an.
İsimlerimizi çıkarıp eşiğe bırakırız,
çıplak ruhumuzla içeri gireriz.

Şehir, harflerini yağmurda yıkar,
sokak, yeni doğmuş bir ay gibi ağlar.
Kehribar bir saat asılır içimize,
zaman, avuç içi çizgimize sızar.
Tütün gibi ağır bir hatıra,
ceplerimizde tutuşur.
“Beni unutma,” der bir çatlak,
unutmamak acının kardeşidir.

Avluda bir kuş, yine havlıyor vakte,
vakit, dilini ısırıp geri çekilir.
Biz susmayı değil, derinden söylemeyi öğreniriz,
her cümle, kalbimizde yeni bir kubbe örer.

İmdat Demir

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir