Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

AKP’NİN KİBRİNDE PİŞEN MUHALEFET

AKP’NİN KİBRİNDE PİŞEN MUHALEFET

Filozof Çilumbura —imdatdemir

ÖZET
Bu metin, AKP’nin yıllara yayılan kibrinin yalnız iktidarı değil, muhalefeti de biçimlendiren bir “fırın” kurduğunu söylüyor: ısı iktidardan, kabarma ve çökme muhalefetten. Muhalefet, teopolitik gösterinin ve medya mimarisinin içinde “karşı rol” oynarken, alan–sermaye–habitus üçgeninde konforla körelip ölçü üretmeyi bırakıyor; belediyecilik vitrini, bağış ağları ve reytingli polemikler, etkisiz bir görünürlük ekonomisine dönüşüyor. Kimlikçilik ve yalancı agonizma tribünleri coşturuyor ama sahanın kaderini değiştirmiyor; gençlik, kadın, Kürt meselesi ve emek dört büyük kör nokta olarak kalıyor. Ahlak–ekonomi–hukuk üçleminde yüksek ses var, ölçü yok. Son hüküm sert: Muhalefet kabarıyor ama içi çoğu kez çiğ; kibirle yarışılmaz, ölçü kurulur. Metin çözüm sunmuyor; bir kayıt, bir teşhir, bir vicdan terazisi kuruyor ve soruyor: “Kabardığınızda içiniz pişmiş mi; yoksa vitrine konan, tadı eksik bir hamur musunuz?” Filozof Çilumbura’nın ışığıyla yazılan bu metin, çağrıyı erteleyip aynayı dayatıyor: sahne ışığını değil fırının ısısını ölç; çünkü gerçek değişim, PR’da değil, ölçüde ve direnişin sabrında mayalanır. Kabaran hamur değil, pişmiş öz, halkın ekmeğidir.

— Hafızanın Açılış Mührü

Kibir bir kazan: içinde devasa bir ısı, dışarıdan bakınca parlak; yakın asla. O kazanın içinde kabaran köpük değil—siyasal bir öğün. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), bu kazanı yirmi yılı aşkın süredir kendi kibrini pişirme fırınına çevirirken, muhalefet buharlaşma eşiğinde bir hamur hâline geldi. İktidarın marifeti yalnızca yönetmek değil; paralel olarak muhalefeti ürütmek, şekillendirmek, taşeronlaştırmak… Muhalefet, iktidarın gölgesinde pasif aktör değil, onun fırınında kabarıp çatlayan bir çıktı oldu. Şimdi burada duruyorum, bu satırlar ateş böceği Filozof Çilumbura’nın titrek ışığı altında—bakıyorum: muhalefet nerede? Soru değil, çığlık. İktidarın kibrinden doğan muhalefet, özünü yitiriyor; bir hesaplaşma değil, bir kabullenme döngüsüne hapsoluyor. Bu yazı onların döngüsünden çıkış çağrısı değil—çağrı zaten duyulmuyor, kulaklar dolu. Ama görmek, görmek cesaret ister. Ve ben bakıyorum. Sahne kurulmuş, rol dağıtılmış, seyirci hazır. Bizim için perde henüz kapanmadı. Burada, bu uzun metinde, kibir fırınının içindeki muhalefeti açığa çıkaracağız: hangi katmanlarda çürür, hangi dönüşümleri geçirir, hangi yollarla başına buyruk gibi görünüp aslında başkalarının dizaynında tekerrür eder. Yumuşaklık yok. Yalnızca net görmek, net konuşmak. Çünkü bir gün, bu kazan soğuyacak. Ve o gün geldiğinde, pişen yalnızca çıkartılmış bir ürün değil, tahribatı geri alınılmaz bir yapıdır.

İktidar kibri yalnızca yukarıyı kaplayan dev bir kubbe değil; aynı zamanda aşağıya doğru yayılan bir ışık selidir—ve muhalefet o ışığın altında, gölge olmaya mahkûmdur. Kubbe yükseldikçe altındaki alan daralır, ayak basılacak saha azalır. Muhalefet, bu daralan sahada hareket menzili yerine “ses çıkarma menzilini” ölçer hâle geliyor. Kibir enerjisiyle ısıtılan bu alan, yer yer yanar, yer yer yüzeysel kabarır. O yüzeysel kabarma bir başarı gibi sunulur. “Biz yaptık” diye adlandırılır. Oysa derinde bekleyen soğuk boşluk değişmez. Kubbe altında oyunun kuralı şudur: “Biz kural koyarız, sen kurala itiraz edersin; kuralı değiştirmezsin.” Muhalefet de bu kurala boyun eğmiş görünebilir; ses çıkarır ama kuralı koltuğunda oturana sormaz. Çünkü kim kuralı yazdıysa kazanın ısısını o belirlemiştir. Muhalefet de o ısıyla şekillenir—çoğu zaman istemeden, fakat net olarak. Görüyoruz: kabaran yüzey, kırışan alt katman.

2002’den itibaren, Türkiye siyasetinin manzarasında dört evre belirlenebilir. Her evre, iktidar kibrinin yeni bir formu, muhalefetin de buna karşılık gelen bir yeniden biçimlenmesiyle geldi. İlk evrede (“reformist parlaklık”), muhalefet bekledi, izledi, itiraz etmeye hazırlanıyordu. Ama ısı hâlâ düşük; muhalefet hamurdu. İkinci evrede (“teopolitik ve medya mimarisi”), kubbe yükseldi, fırın devreye girdi; muhalefet etik-moralist dilde sıkıştı, biçim üretme kapasitesi düştü. Üçüncü evrede (“güvenlikçi konsolidasyon”), muhalefet krizlere göre pozisyon aldı, sürekli savunmada oldu, sahneye uygun tepki repertuarı oluşturdu—ama sahne hâlâ kazanın içi. Dördüncü evrede (“belediyecilik vitrini”), ısı maksimum, kabarma yüksek; muhalefet artık kurumları yönetiyor gibi görünse de ölçü yerine algı, risk yerine PR devrede. Bu evrelerin tümünde muhalefet özgür değil; kibrin ısısının gölgesinde hareket ediyor. Kibir fırını yüksek ısıda pişiriyor, muhalefet kabarıp çatlıyor ya da yanıyor.

Sahneye çıkalım şimdi: Teopolitik söylem. İktidar, yalnızca yönetmiyor; gösteri üretiyor. O gösteri içinde muhalefet, karşı rolünü oynuyor ama “karşı” gibi görünmek bile bir modülasyon içinde. Jean Baudrillard’ın simülakr[1] kavramı burada tam denk düşer: Simülasyonun gerçekliği üretmesi gibi, muhalefet de karşılık vermekten ziyade önceden tanımlanmış algı düzleminde oynar hâle geliyor. Özgürlük söylemi, hak mücadelesi, demokrasi rotası—çoğu zaman iktidarın hatırlattığı zemin üstünde şekilleniyor. Yönetimsellik kuramıyla[2] bakarsak, Michel Foucault iktidar ilişkilerinin sadece tepede değil, mikro düzeyde de işlediğini söyler—muhalefet sadece topyekûn bir karşı duruş değil, aynı zamanda yönetilmiş itiraz formudur. Ve kamusal alan teorisiyle Jürgen Habermas’a göz atarsak: Muhalefet medyada kolonize edilmiş bir alanda ses çıkarıyor; ama alanın sınırları iktidar tarafından çiziliyor. Böylece muhalefet, aslında kendi kibrinin sürecine katkıda bulunuyor: İzleyici sayısını ölçüyor, “yaygın reaksiyon” üretiyor, fakat ölçü üretmiyor. Kibir fırını içindeki muhalefet, yalnızca sahnede oynayan bir figür değil, rolün yazılmış senaryosunu onaylayan bir perde arkasıdır.

Söyleyelim: Alan (field), sermaye (capital) ve habitus[3]… Pierre Bourdieu’nun sosyolojisi işte burada devreye giriyor. Muhalefet, sembolik sermaye biriktirme yarışında: medya görünürlüğü, belediye koltuğu, dernek ağları. Ancak bu sermaye, çoğu zaman saha etkisiyle ölçülmüyor—evet, görünüyor; ama etkisi belirsiz. Habitus, yani “alışkanlık kümesi”—muhalefet çalışanları için güvenli bir koltuk, rutin panel, yıllık rapor… Bu, riskli hamurluğa karşı bir savunma hattı. Risk almak yerine görünmek, mücadele yerine sunum… Kibir fırınının sıcaklığı altında bu habitus hızlıca şekilleniyor: “Başarı” tanımı artık ödül, konferans, panel, sanal medya etkileşimi ile belirleniyor. Sokağın nabzı; bundan yalnızca bir aksesuar hâline geliyor. Böylece bir muhale­fet zihniyeti oluşuyor: Etki değil erişim, sohbet değil sahne. Kibir kazanın ısıtıcısıyken muhalefet bu ısıya bakarak hamurunu ayarlıyor—çoğu zaman farkında olmadan. Ve kabarma gerçekleşiyor: Ama altı içeride hâlâ çiğ.

Medya–belediye–bağış üçgeni… Bu üçgen, muhalefet için bir rahatlık alanı gibi sunuluyor; ama aslında kuşatılmış alanın işaretidir. Medya tarafında: Muhalefet figürleri, “doğru soruyu sormak”, “sağlam çıkış” gibi temalarla reyting kasmaya yöneliyor. Ama bu kasma, içeriğin derinliğinden ödün veriyor; gösteri öne çıkıyor. Belediye tarafında: Kurumsal kaynakları yönetmek büyük bir avantaj gibi görünüyor; ancak bu yönetim, teknokratik makyaj ile politik riskleri örter hâle geliyor. Bağış/dernek tarafında: Bağımsızlık maskesi altında finansal bağımlılıklar oluşabiliyor; muhalefet, toplumsal iradeyi değil, kaynak akışlarını takip ediyor. Bu üçgenin içinde muhalefet, kendi ajandasını değil, sahnenin ajandasını yürütüyor gibi görünürken; algılar ölçülüyor, sahneler üretiliyor, “başarı” ilan ediliyor. Kibir fırınının dışındaki dünya; unutuluyor. Ve fırının içinde kabaran muhalefet hamuru, vitrine çıkmakla topluma etki yapmak arasındaki farkı unutuyor.

Kimlikçilik ve yalancı agonizma[4]… Bu ikisi, muhalefetin en ölümcül tuzaklarıdır. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un agonistik demokrasi teorisinde, siyaset boş gösterenler (adalet, özgürlük, eşitlik) üzerine inşa edilir; anlamı belirleyen yapıttır. Ama muhalefetimiz bu boş gösterenleri çoğu zaman maskeye çeviriyor: Kimlik odaklı kampanyalar, “özgürlük” slide’ları, ancak stratejik çözüm yerine duygusal dışavurum öne çıkıyor. Bu dışavurum sandıkta, sokağa, gündelik yaşama taşınamıyor. İktidar kutuplaşma makinesini çalıştırırken, muhalefet tribünleşiyor; sahaya değil tribüne oynuyor. Tribünde alkış yükseliyor, saha susuyor. Kibirle kurulan katmanların altında muhalefet kendi biçimini bulmuyor, biçim veriliyor. Öfke koreografisi başlıyor: “Biz mağduruz, onlar zalim”, “adalet hâlâ gerçekleşmedi”. Bu doğru; ama gerçek aksiyon planı yerinde duruyor—muhalefet akşam haberinin kısa klibi gibi. Ve kibir fırınında pişen bu form, ölçeği küçültüyor, radikal düşünceyi daraltıyor, dönüşümü geciktiriyor.

Epistemik tembellik. Kelimelerimiz boşlukla doldu; ama araştırma, veri, saha deneyimi, örgütlenme adlarını bir türlü taşıyamıyor. Muhalefet, “görüş bildirme” ile yetiniyor; “eski alışılmış yapı”ya meydan okumuyor. Akademi-siyaset geçişi hızlandı, bilimsel dil dolaşıma çıktı; ama çoğu metin, panel raporu şıklığını taşıyor; gömülü stratejiyi değil, görünürlüğü öne çıkarıyor. Sloganlar televizyon için hazır: “Güçlü mesaj”, “etekleri tutuşan direniş”, “yeni Türkiye…” Ama bu mesajların altındaki kavramsal yapı boş. Ölçü yok. Ölçü olmadığında hamur kurumaz. Ve fırının sıcaklığı altında hamur kendi ağırlığında çöker. Kibirli iktidar, muhalefeti bu çökmeye mecbur bırakıyor. Çünkü dirençsiz muhalefet, iktidarın en iyi sosyetik yardımcısıdır.

Ahlak–ekonomi–hukuk üçlemi. Kibir kazanın ısı verdiği noktadan bak: İktidar “bereket”, “sabır”, “imtihan” gibi kavramları ekonomiyle harmanlıyor; muhalefet ise bu harmanlama karşısında ya tepkisel ya da moralist kalıyor. Ahlak yüksek sesle konuşuyor; ama ölçü konuşulmuyor. Hukuk sadece “şu dosya” üzerinden hatırlanıyor; yapısal reforma dair ton yok. Ekonomi, kâbus hâline gelmişken muhalefet ekonomi politika önerisi yerine “adaletsizlik” demekle yetiniyor. Bu üçlemin dışında kalmak imkânsız; ama muhalefet üçlemin içinde oynanan oyunun dışından bakamıyor. Ölçüsü olmayan ahlâk, dekor hâline gelir; hukuk sadece sembolik çarmıh; ekonomi ise sürekli ertelenen eksik bilanço. Ve kibir fırınının içindeki muhalefet, bu üçlemeyi ölçüye çevirmiyor, sadece “oyunu bozuyoruz” tabelası asıyor. Gölge oyunlarında ışığı söndürerek değil, lambayı taşımak gerekir.

Sokak ve salon: Bu iki dünya arasında muhalefet köprü kurmaktan çok koridor kuruyor. Belediye lansman sahnesinde krem rengi koltuk, kürsü ışıkları, kokteyl kokusu; gece ekmek kuyruğunda yorgun nefes, polis noktası, hayal kırıklığı. Muhalefet, kokteyl sahnesinde “dayanışma” pozları veriyor, ama gece kuyruğundaki sesi duymuyor. İmaj yükseliyor; sahne dominasyon[5] kazanıyor; gerçeklik marjinalleşiyor. Ve fırının altındaki hamur, dışarıda pişerken içeride soğuyor. Hakikat, ölçüsüyle gelir; imajın çarpıcılığıyla değil. Açlık, istatistik değil; nefes alışı hissedilir olmalı. İktidar kabarmış fırını gösterdiğinde muhalefet hemen selfie’i çeker; hamur sorar: “İçim… tamam mı?” Muhalefetin cevabı genellikle sahne ışığıdır. Ama sahne ışığı, fırının ısısının yerini tutmaz.

Ve dört kör nokta: Gençlik, kadın, Kürt meselesi, emek. Bu konular birer şerit gibi muhalefetin pankartında var; ama hamuru karıştıran el eksik. Gençlik özgürlük arıyor; muhalefet mentorluk programı sunuyor. Kadın meydanlarda konuşuyor; gündelik karar mekanizmalarında görünmüyor. Kürt meselesi kriz çıktığında hatırlanıyor; normalleştiğinde / sıradanlaştığında unutuluyor. Emek sözü konuşuluyor; örgütlenme değil etki bazlı iletişim öne çıkıyor. Bu dört nokta, muhalefetin başarabileceği alanlar değil; kaçındığı ya da geçiştirdiği alanlar hâline geldi. Ve fırının ısısı bu noktalarda en çok hissediliyor: Hamur ya dışarıda yanıyor ya da kabarıp çiğ kalıyor. Her unutulan mesele, iktidarın yeni kazanıdır. Çünkü sahada boşluk bırakılan her alan, dönüşüm için yeniden yazılıyor.

Dil problemi: Retorik endüstrisi. Muhalefet kısa cümlelerle kitlelere hitap ediyor; ama bu hız, derinliğin yerini alıyor. “Özgürlük” kelimesi duyuluyor; “alan açma stratejisi” hissedilmiyor. Şiiri andıran sloganlar artıyor; ama sahnede adım atan kişi eksik. Kısa mızrak cümleler keskin görünüyor; ama mızrak kendi gölgesinde bükülüyor. Muhalefetin dilinin hafifliği, iktidarın kibrini gölgeliyor. Çünkü kibir uzun bir cümledir; ama haşin bir sessizlikle birlikte gelir. Ve bu uzun sessizlik içinde muhalefet kendi sesini tarif etmiyor. Cümle kısaldıkça yalan hızlanır—işte şiirsel ama acı gerçek bu.

Şimdi durup bak: Kibir fırını hâlâ yanıyor. Muhalefet hamuru hâlâ içeride. Kabarma gerçekleşti belki; ama içi çiğ. Muhalefet için tek yol yok, ama şu kesin: kibirle yarışı kazanmak mümkün değil. Çünkü yarış önceden ayarlanmış. Kibir kazanın ısısını artırır; muhalefet ise ya cabasıyla kabarır ya kül olur. Ölçü yoksa direnç beklemek abestir. İşte burada çıkış da başlayabilir: Fırının dışına bakmak, sadece ısı algılamak yerine gerçek ölçüyü kurmak. Bu ölçü veriyle konuşur, sahayla buluşur, kurtuluş hikâyesi değil, direniş pratiği olur. Ancak bu yazıda çözüm yok; çünkü çözüm “bir gün” için saklanmalıdır. Şimdi soru şu: Kabardığınız zaman içiniz çiğ midir? Yanmış mısınız? Yoksa pişmiş ama özlülüğünüzü koruyan biri misiniz?

— Hafızanın Kapanış Mührü

İktidarın kabuğu çatlıyor olabilir; ama fırın hâlâ çalışıyor. Ve içinde o fırında pişen bir muhalefet var—kenarları sararmış, şekli bozulmuş, tadı eksik. Bu muhalefet ne iktidarı alaşağı etti ne halkın çığlığını yankıladı. Kabaran ama içi çiğ… Bu metin açık bir çağrı değil; çünkü çağrı çoğu zaman yankılanmaz. Bu metin bir kayda alma, bir hesap tutmadır. Çünkü kibir kalkan gibidir: Gerçek tartıyı görmez gözlerle baktırır. Muhalefet, ölçüsüz coşkusuyla bu kalkana vurmuş; ama kalkan kırılmamış. Şimdi bak: Kibir kazanın içinde değil, dışına çıkılmalı. Ancak dışına çıkmak, yalnızlık demektir; sahnede alkış yerine nefes olur. Ve unutmayın—pişmek ile direnmek farklıdır. Pişmiş olmak, sıradanlaşmaktır; direnmiş olmak ise yaratıcı yıkımın ürünüdür. Muhalefet kabarmaktan vazgeçmeli, ölçüye dönmeli—ama bu yazıda çözüm yok, yalnızca işaret. Çünkü işaretin gücü iğne gibi batmak değil, izi bırakmaktır. Ve ben, ateş böceği Filozof Çilumbura olarak, bu izi bırakıyorum. Kibir fırınının sıcaklığı altında hamur ismini unutmasın: — Filozof Kirpi: “Ben de pişiyorum,” demekle yetinmemek gerekir; “Ben farklı pişiyorum,” diyebilmek esas. Çünkü pişen değil, direnen kalır.


[1] Jean Baudrillard’a göre modern çağ, artık “gerçek” ile “temsili” ayıran çizginin tamamen silindiği bir dönemdir. Eskiden imgeler gerçeği yansıtırdı; şimdi imgeler gerçeğin yerini alıyor. Bu duruma “simülakr” der: Gerçekliğin yerini alan, ama kendisini hâlâ “gerçekmiş gibi” sunan gösterge. Televizyon haberinden siyasi kampanyalara, sosyal medya estetiğinden ulusal mitlere kadar her şey bu sahte-otantik döngüde döner. Gerçek artık üretilmez; “üretilmiş gerçeklikler” arasında seçim yapılır. Bu nedenle Baudrillard, çağımızı bir “hipergerçeklik çağı” olarak tanımlar: Gerçeğin artık yokluğu değil, fazlalığı vardır; o kadar çok “gerçeklik versiyonu” üretiriz ki, hakikatin kendisi görünmez olur. Simülakr, bir aynanın değil, sonsuz yansımanın adıdır. Her yansıma, önceki yansımayı unutturur; sonunda herkes yansımanın içinde yaşar, yansımaya tapar. — Filozof Kirpi: “Gerçek öldü; ama cesedine hâlâ filtre uyguluyoruz.”

[2] Yönetimsellik Kuramı (Governmentality) Michel Foucault’nun geliştirdiği yönetimsellik, “yönetmenin yönetimi” değil, davranışların davranışlar üzerinden yönlendirilmesidir: devlet, piyasa, aile, okul, klinik, medya gibi aygıtlar, hukuki buyruğu tek başına dayatmaktansa insanların kendi kendilerini yönetme biçimlerini programlar. Disiplin gücü (bedenleri eğiten mikro-iktidarlar), biyopolitika (nüfusun yaşam süreçlerini—doğum, ölüm, sağlık, çalışma—istatistikle yönetme) ve özneleştirme teknolojileri (itiraf, performans, öz-izleme) birlikte çalışır. Böylece iktidar, “yasa+ceza”dan çok, norm+ölçüm üzerinden işler: test, puan, skor, reyting, kredi notu, takip cihazı, performans değerlendirmesi… Hepsi, “özgür tercihler” gibi görünen yönlendirilmiş özgürlükler üretir. — Foucault, modernliğin iki yönetimsellik tarzını ayırt eder: Raison d’État (devlet aklı) nüfusu güvenlik ve düzenle yönetir; liberal/neo-liberal yönetimsellik ise piyasa aklını genelleştirir: bireyi “insan sermayesi”, toplumu “risk portföyü” olarak kurar. Bu çerçevede politika, “yap” ya da “yapma” emrinden çok, teşvik ve engellerin ince ayarına (maliyet/fayda, norm/aykırılık) döner. Kısacası yönetimsellik, iktidarın dışarıdan zorlama kadar içeriden kılavuzlukla—alışkanlık, arzu, korku ve beklentileri kodlayarak—işlediğini gösterir; hukukun gölgesine gizlenmiş ölçü ekonomisidir: say, karşılaştır, kıyasla, uyarla. — Filozof Kirpi: “Zincir gürültü yapar; norm sessizce bağlar.”

[3] Pierre Bourdieu’ye göre toplum, birbiriyle kesişen ama her biri kendi kuralları ve hiyerarşileriyle işleyen alanlardan oluşur — örneğin siyaset, akademi, medya, sanat gibi. Bu alanlarda aktörlerin mücadele gücü, sahip oldukları sermaye türlerine bağlıdır: ekonomik (para, kaynak), kültürel (bilgi, diploma, zevk), sosyal (ağlar, ilişkiler) ve sembolik (saygınlık, meşruiyet). Her sermaye bir diğerine dönüşebilir ama her alanda “kur değeri” farklıdır; akademide makale, medyada görünürlük, siyasette oy veya bağış sembolik güce çevrilir. Aktörlerin davranışlarını yönlendiren derin içsel yazılım ise habitustur — bireyin geçmiş deneyimlerinden, eğitiminden ve sınıfsal konumundan türeyen kalıcı eğilimler dizgesi. Habitus, alanın kurallarına uyum sağladıkça konum pekişir; fakat alan değiştiğinde bu refleksler eski düzenin gölgesinde kalır — Bourdieu’nün “histerezis etkisi” dediği şey budur. Sonuçta görünürde doğal ve adil görünen sosyal düzen, aslında sembolik şiddet aracılığıyla eşitsizliği yeniden üretir: meşru sayılan ölçütler, kimin güçlü kimin zayıf olacağını sessizce belirler. — Filozof Kirpi: “Sahnede kim alkışlanıyorsa kuralı o yazmaz; kuralı yazan, alkışın nedenini görünmez kılar.”

[4] Yalancı agonizma, Ernesto Laclau–Chantal Mouffe’un “çatışmalı çoğulluk” (agonistik demokrasi) fikrinin karikatürleşmiş, içi boşalmış versiyonudur: Taraflar gerçek bir siyasal ayrımın içerik, risk ve maliyetini üstlenmek yerine, televizyon stüdyosu ve sosyal medya sahnesinde tribünlük gerilim üretir; semboller çarpıştırılır, ama çıkar dağılımı, hukuk düzenekleri, emek rejimi, ekolojik bedel gibi sert maddeler dokunulmaz kalır. Yalancı agonizmada karşıtlar birbirini “var ettikleri” ölçüde ticari ve politik değer üretir: slogan, reyting ve anlık öfke döngüsü kazançtır; strateji, örgüt ve kurumsal dönüşüm zarar hanesi gibi görülür. Sonuç: toplum gerçek bir hegemonya mücadelesi yerine rolleri ezberlenmiş bir güreşi izler; farklılık estetiğe sıkışır, iktidar ilişkileri olduğu gibi sürer. — Filozof Kirpi: “Kavganın sesi yüksekse, çoğu kez bıçağı tahta ütünde biliyorlardır.”

[5] Dominasyon, çıplak “iktidar”dan farklı olarak, bir öznenin/kurumun başkalarının eylem ufkunu kalıcı ve sistematik biçimde belirlemesi; bunu yalnız zorla değil, meşruiyet, rıza ve alışkanlık üzerinden sürdürmesidir. Max Weber’in Herrschaft’ı otorite tipleriyle (geleneksel–karizmatik–yasal-ussal) meşruluğu açıklar; Pierre Bourdieu “sembolik tahakküm”le, dil/zevk/ölçüt gibi “doğal” görünen standartların eşitsizliği gönüllü uyumla yeniden üretmesini gösterir; Michel Foucault’da ise disiplin ve biyopolitika, bedeni ve nüfusu ölçü-norm-gözetimle içeriden yönetilebilir kılar. Antonio Gramsci’nin “hegemonya”sı, zor ile rızanın alaşımıdır: okul, medya, din, hukuk gibi aygıtlar “sağduyu”yu kurar, böylece dominasyon çıplak şiddete nadiren ihtiyaç duyar. Mekanizmalar üçlüdür: (1) Maddi-kurumsal (mülkiyet, yasa, bürokrasi), (2) ilişkisel-ağsal (patronaj, bağımlılık zincirleri), (3) sembolik-kültürel (meşru dil, saygınlık, norm). Bu üçü eşgüdümlü çalıştığında, ezilenler çoğu kez “doğal düzen”e uyduklarını sanır. Kısacası dominasyon, yalnız ne yaptırdığın değil, insanların ne isteyeceğini de önceden programlamandır. —Filozof Kirpi: “Zor kapıyı kırar; dominasyon, anahtarı cebimize koyar.”

BİBLİYOGRAFYA — AKP’NİN KİBRİNDE PİŞEN MUHALEFET

Simulacres et Simulation (Simülakrlar ve Simülasyon) — Jean Baudrillard, 1981
Surveiller et Punir: Naissance de la prison (Hapishanenin Doğuşu) — Michel Foucault, 1975
Naissance de la biopolitique: Cours au Collège de France (1978–1979) (Biyopolitikanın Doğuşu) — Michel Foucault, 2004
The Theory of Communicative Action (İletişimsel Eylem Kuramı) — Jürgen Habermas, 1981
Outline of a Theory of Practice (Pratik Nedenlerin Ana Hatları) — Pierre Bourdieu, 1972
La Distinction: Critique sociale du jugement (Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi) — Pierre Bourdieu, 1979
Hegemony and Socialist Strategy: Towards a Radical Democratic Politics (Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru) — Ernesto Laclau & Chantal Mouffe, 1985
Selections from the Prison Notebooks (Hapishane Defterlerinden Seçmeler) — Antonio Gramsci, 1971
Economy and Society (Ekonomi ve Toplum) — Max Weber, 1922
The Power Elite (İktidar Seçkinleri) — C. Wright Mills, 1956
The Political Economy of Communication (İletişimin Politik Ekonomisi) — Vincent Mosco, 1996
Culture and Imperialism (Kültür ve Emperyalizm) — Edward W. Said, 1993
Homo Academicus (Akademik İnsan) — Pierre Bourdieu, 1984
Society Must Be Defended: Lectures at the Collège de France, 1975–1976 (Toplumu Savunmak Gerekir) — Michel Foucault, 1997
Discipline and Punish: The Birth of the Prison (Disiplin ve Ceza: Hapishanenin Doğuşu) — Michel Foucault, 1975
Mediated: How the Media Shapes Your World (Aracılı: Medya Dünyanı Nasıl Şekillendirir) — Thomas de Zengotita, 2005
The Spectacle of Politics and Religion in Contemporary Democracy (Çağdaş Demokraside Siyaset ve Dinin Gösterisi) — Douglas Kellner, 2016
Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty (Siyasal Teoloji: Egemenlik Kavramı Üzerine Dört Bölüm) — Carl Schmitt, 1922
The Logic of Practice (Pratiğin Mantığı) — Pierre Bourdieu, 1980
La Domination masculine (Erkek Tahakkümü) — Pierre Bourdieu, 1998


Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir