SABIR REJİMİ: ERDEM KILIĞINA SOKULMUŞ TEOPOLİTİK ALDATMACA
İmdat Demir — Filozof Kirpi
ÖZET
Bu deneme, sabrı ahlâkî bir erdem olarak değil, iktidarın yapısal zorunlulukları gizlemek için kullandığı bir yönetim tekniği / aldatmaca olarak ele alır. Mitolojik ve dinî anlatılarla yüceltilen sabır, adalet talebini sürekli geleceğe erteleyen teopolitik bir zamansallık üretir. AKP düzeninde sabır, yoksulluk, güvencesizlik ve hukuksuzluğun meşrulaştırılma aracına dönüşür. Zorunluluk erdem kılığına sokulur; itiraz ahlâksızlık sayılır. Eleştirel kuramlar eşliğinde sabır söylemi, hegemonya, disiplin ve rıza üretimi bağlamında teşhir edilir; sabra karşı politik bir etik savunulur.

TEOPOLİTİK ALDATMACA: SABIR
Mitolojik, dinî ve geleneksel anlatılar yalnızca dünyayı açıklamaz; dünyayı katlanılır kılmak için çalışırlar. Bu anlatıların en sinsi işlevlerinden biri sabrı yüceltmektir. Sabır, tarih boyunca bir erdem olarak dolaşıma sokulur; oysa sabır çoğu zaman bir iktidar teknolojisidir. “Sabreden kazanır” denir, ama bu cümlenin gramerinde özne ile yüklem arasında kasıtlı bir boşluk vardır: Kim kazanır? Ne kazanır? Ne zaman? Bu belirsizlik, sabrı masum bir bekleme değil, ertelemeyi içselleştirme pratiği hâline getirir. Sabır, burada bir ahlâk değil, yönetilenlerin zamanını gasp etmenin ideolojik aracıdır.
Bu yazı, sabrı bir erdem olarak değil, yapısal bir zorunluluğun kutsanması olarak ele alıyor. Teopolitik AKP düzeninde sabrın nasıl bir iktidar dili, bir disiplin tekniği ve bir aldatma mekanizması hâline geldiğini teşhir etmeyi amaçlıyor. Mesele “ahlâk bozuldu mu?” meselesi değil; mesele, ahlâkın iktidar tarafından nasıl üretildiği meselesidir.

Sabır: Teolojik Zamandan Politik Zamana
Walter Benjamin, tarihin “boş ve homojen zaman” içinde ilerlediğini söyleyen ilerlemeci anlatılara karşı, kurtuluş anının “şimdi-zaman” (Jetztzeit) olduğunu söyler. Sabır anlatısı ise tam tersini yapar: Şimdi’yi askıya alır, adaleti sürekli geleceğe erteler. Bu erteleme, teolojik bir zamansallık üretir: Acı çekmek şimdi gereklidir; karşılığı sonra, belirsiz bir sonra verilecektir. Böylece siyasal adalet talebi, metafizik bir teselliye dönüştürülür.
AKP’nin teopolitik rejimi tam da bu zamansallıkla çalışır. Ekonomik krizler, yoksullaşma, güvencesizlik, hukuksuzluk karşısında halka sürekli şu telkin edilir: “Biraz daha sabır.” Bu “biraz”, asla ölçülebilir değildir. Sabır burada geçici bir strateji değil, kalıcı bir yönetim biçimidir. Giorgio Agamben’in olağanüstü hâl analizinde söylediği gibi, geçici olan kalıcılaşır. Sabır da böyledir: Kriz için istenir, ama kriz hiç bitmez.
Zorunluluğun Erdeme Dönüşmesi
Max Weber, Protestan ahlâkının kapitalist disiplinle nasıl eklemlendiğini gösterirken, çalışmanın kutsallaştırılmasının ekonomik sömürüyü nasıl görünmez kıldığını anlatır. Türkiye’de ise benzer bir mekanizma sabır üzerinden işler. Sabır, çalışmanın değil, katlanmanın ahlâkıdır. Çalış ama karşılığını talep etme; katlan ama itiraz etme; bekle ama hesap sorma.
Bu noktada Louis Althusser’in ideoloji tanımı devreye girer: İdeoloji, bireyleri özne olarak çağırır. Sabır ideolojisi de bireyi şöyle çağırır: “Sen sabırlı bir kul olmalısın.” Böylece yurttaş, hak talep eden politik özne olmaktan çıkar; imtihan edilen kul kimliğine hapsedilir. Yapısal zorunluluk –yoksulluk, güvencesizlik, adaletsizlik– erdem kılığına sokulur. Katlanamayanlar ise yalnızca başarısız değil, ahlâken kusurlu ilan edilir.
Teopolitik Üçkâğıt: Sabır Söylemi Nasıl Çalışır?
Buradaki üçkâğıt basittir ama etkilidir. Bir yandan iktidar, neoliberal politikalarla toplumu kırılganlaştırır; öte yandan bu kırılganlığa karşı kolektif siyasal çözümleri şeytanlaştırır. Sendika mı? Fitne. Protesto mu? Nankörlük. Eleştiri mi? Sabırsızlık. Böylece sabır, yalnızca bireysel bir erdem değil, muhalefeti gayrimeşrulaştıran bir söylem hâline gelir.
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı burada anahtar rol oynar. Sabır, zorla değil, rıza ile işler. İnsanlar sabra zorlanmaz; sabrı iyi insan olmanın koşulu olarak benimser. Hegemonya tam da budur: Yönetilenlerin, kendi yönetilme biçimlerini içselleştirmesi. Sabır söylemi, iktidarın başarısızlıklarını gizlerken, sorumluluğu bireyin ahlâkına yıkar. Ekonomi kötü mü? Sabırsızlık. Hayat zor mu? İman zayıflığı.
Sabır ve Beden Politikası
Michel Foucault’nun disiplin toplumları analizinde gösterdiği gibi, iktidar yalnızca yasalarla değil, bedenler üzerinden işler. Sabır, bedeni eğiten bir tekniktir: Açlığa, uzun çalışma saatlerine, güvencesizliğe, aşağılanmaya dayanabilen beden makbuldür. Sabırsız beden ise tehlikelidir; çünkü talep eder, hareket eder, itiraz eder.
Bu noktada Achille Mbembe’nin nekropolitika kavramını hatırlamak gerekir. Sabır rejimi, bazı bedenleri yavaş yavaş ölüme terk eder: Yoksullar, işsizler, gençler. Ama bu ölüm ani değil, sürüncemede gerçekleşir. Sabır, bu sürüncemeyi normalleştirir. “Hayat zor” denir, ama zorlaştıran politikalar sorgulanmaz.
Sabır Karşıtı Bir Etik Mümkün mü?
Bu yazının önerdiği şey sabırsızlık fetişizmi değildir. Mesele acelecilik değil; ertelemeye karşı adalet talebidir. Hannah Arendt’in söylediği gibi, politika birlikte eyleme geçme alanıdır. Sabır ideolojisi ise bu alanı daraltır; eylemi ahlâksızlıkla eşitler. Oysa bazı anlarda sabretmek değil, dayanmayı reddetmek erdemdir.
James C. Scott’un “gizli direniş” kavramı, sabır söyleminin her zaman tam anlamıyla işlemediğini gösterir. İnsanlar içten içe homurdanır, küçük sabotajlar yapar, itaatsizlik geliştirir. Ama mesele gizli değil, açık bir politik dil kurabilmektir. Sabırdan arındırılmış bir dil: “Hak istiyoruz ve şimdi istiyoruz.”
Sabır Bir Maske
Sabır, bu düzende bir maske işlevi görür. Zorunluluğu gizler, adaletsizliği erteler, itirazı ahlâksızlaştırır. Teopolitik AKP rejiminin en başarılı ideolojik hamlelerinden biri, sabrı bir kader değil, erdem olarak pazarlamasıdır. Oysa sabır burada ne kutsaldır ne masum. Sabır, politik bir tekniktir.
Bu maskeyi düşürmek, sabrı şeytanlaştırmak değil; onu yerine iade etmektir. Sabır, bireysel bir dayanma kapasitesi olabilir; ama toplumsal adaletsizliğin gerekçesi olamaz. Erdem diye yüceltilen şey, çoğu zaman yalnızca katlanmaya zorlananların sessizliğidir. Ve bu sessizlik, iktidarın en sevdiği sestir.
1 Comment
Sabır kavramının anlamını ve kıymetini siyasetin/hükümetlerin idare-i maslahatları çerçevesi içerisinde kaydırmamak gerekir.
İnsani bir değer olduğunu unutmadan sadece Teolojik açıdan bakmaktan kaçmak, rasyonel bakış açısıyla sabrın; doğru zamanı beklerken aklı, iradeyi ve hedefi korumak olduğunu asla unutmamak gerekir. Nelson Mandela 27 yıllık hapis sürecinden sonra devlet başkanı olarak ülke yöneten birisi olmayı sanırım sabrına borçludur. Edison’un 10 bin denemeden sonra ampulü bulması bir sabır ürünüdür. Başarısız olmadım işe yaramayan 10 bin yanlış yol buldum diyen de kendisidir. Teopolitiğin zorlamaları sabrı öğretir. Düşünenlere..