BÜYÜK GÜÇLER MASADA, TÜRKİYE AYAKTA BEKLİYOR
İmdat Demir — Filozof Kirpi
ÖZET
Oval Ofis’te verilen fotoğraf, Orta Doğu siyasetinin ahlâkını değil, çıplak mekaniğini gösterir: Dün “terörist” ilan edilen aktör, bugün çıkarlar değişince “devlet başkanı” muamelesi görebilir. Esad rejiminin düşüşü sonrasında Suriye’de kurulan yeni düzen, özgürlük ve eşit yurttaşlık üzerinden değil; güç dengeleri, meşruiyet ritüelleri ve büyük aktörlerin stratejik hesapları üzerinden şekillenmektedir. ABD bu süreçte stratejiyi kuran, meşruiyeti dağıtan merkez konumundayken; Türkiye çoğu zaman taktik angaryalarla yetinen bir figüran rolüne sıkışmıştır. Ankara’nın en büyük hatası, içeride bir asırdır çözemediği tekçi, teopolitik ve kimlik bastırıcı devlet anlayışını Suriye’ye ihraç edebileceğini sanmasıdır. Arap-İslâm merkezli hegemonik bir devlet tasavvuru; Kürtler, Alevîler, Dürzîler ve diğer topluluklar için birlik değil, yeni bir dışlanma üretmektedir. Yeni Suriye yönetiminin ABD ile verdiği “samimi pozlar”, sahada kapsayıcı bir anayasal düzen kurulmadıkça kalıcı barış değil, kontrollü bir istikrarsızlık vaad eder. Türkiye, Suriye’de gerçekçi bir rol arıyorsa; mezhepçi ve teopolitik refleksleri terk edip, çoğulcu, hukuk temelli ve eşit yurttaşlığı esas alan bir perspektife mecburdur. Aksi hâlde Suriye’deki kaos, gecikmeli ama kaçınılmaz biçimde Türkiye’nin kapısına dayanacaktır.

Teröristten Devlet Başkanına: Oval Ofis’te Aklanan Şiddet
Fotoğrafın kendisi bir “hakikat belgesi” olmaktan çok, çağımızın yeni diplomasi estetiğini çıplak biçimde ele veren bir iktidar afişi gibi çalışıyor. Oval Ofis dekoru; bayraklar, madalyalı kurdeleler, kadrajın merkezine yerleşmiş devlet kudreti; yanına da dünün “terörist” diye kodlanan, bugün “devlet başkanı” diye ağırlanan figürü. Bu sahne, Orta Doğu’nun sabit ilkesi olan şu cümleyi tekrar yazıyor: Etiketler kalıcı değildir; çıkarlar kalıcıdır. Nitekim son aylarda “Ahmed el Şarâa” olarak anılan liderin ABD’de Beyaz Saray’da Trump’la görüşmesi, “Jolani Oval Ofis’te” şokunu üreten eşikten geçtiğimizi gösteriyor.
Önce şu netliği koyalım; “Jolani” diye bilinen Ahmed el Şarâa, HTŞ çizgisinin merkez figürü olarak uzun süre ABD’nin terör listesi ve yaptırım mekanizmalarının hedefinde yer almış bir isimdi. ABD’nin 2013’te “Specially Designated Global Terrorist” ilan ettiği kişiyle, 2025’te “devlet başkanı” muamelesi gören kişinin aynı siyasal beden içinde buluşması, bize iki şeyi aynı anda anlatır: Birincisi, sahadaki güç dengesi değiştiğinde hukuk dili hızla yeniden tercüme edilir. İkincisi, “terör” kategorisi çoğu zaman ontolojik bir hüküm değil, jeopolitik bir araçtır; gün gelir indirilir, gün gelir parlatılır.
Esad rejiminin düşüşüyle birlikte Suriye dosyası, Türkiye’nin yıllardır kendini kahraman sanarak dolaştığı bir koridorda, aslında figüran olduğunu açığa çıkaran bir ayna hâline geldi. Esad’ın devrilmesi ve sonrasında kurulan yeni düzen tartışmaları, “Suriye’nin geleceği”nden çok “hangi aktörün hangi maliyeti kime ödettiği” meselesi oldu. Suriye’de Esad sonrası dönemin başlangıcı olarak 8 Aralık 2024 tarihinin anılması ve bunu takip eden “yeni yönetim” safhası, artık Avrupa diplomasi metinlerine bile girmiş durumda.
Şimdi gelelim Türkiye’nin berbat sınavına. Türkiye’nin refleksi şudur: İçeride bir asırdır çözemediği kimlik ve eşit yurttaşlık problemini; dışarıda, komşu toprağın üstüne “daha kolay” zannederek kopyalamak. “Merkezî devlet kurulsun; herkes ona yamansın; itiraz eden ya teröristtir ya ayrılıkçı” şeması, Türkiye’nin kendi içindeki tarihsel gerilimin kaba bir dışavurumudur. Bu şema, Suriye’de işlemez. Çünkü Suriye, Türkiye’nin zannettiği gibi homojen bir “ulusal gövde” değildir; mezheplerin, etnisitelerin, aşiretlerin, bölgesel ekonomilerin ve savaşın ürettiği silahlı ağların üst üste bindiği bir çokluklar ülkesidir. Siz bu çokluğu Arap-İslâm merkezli bir “tek dil, tek bayrak, tek hikâye”ye sıkıştırmaya kalktığınız anda; Kürtler, Dürzîler, Alevîler ve diğer topluluklar bunu “devlet kurma” değil, “hegemonya dayatması” olarak okur.
Türkiye’nin hatası sadece normatif değil; stratejiktir de. Ankara sahada kendini “oyun kurucu” diye sunarken, Washington dosyayı “oyun tasarımcısı” gibi yönetiyor. Türkiye’ye düşen rol çoğu zaman taktik angaryadır; sınır kontrolü, bazı gruplarla temas, lojistik kolaylaştırma, diplomatik gürültü üretme. Strateji ise daha yukarıdan yazılır: Enerji koridorları, İsrail güvenliği, DEAŞ’la mücadele mimarisi, Rusya ve İran’ın çevrelenmesi, Avrupa’nın göç paniğinin yönetimi. Bu yüzden Türkiye, “hakimiyet” vehmiyle sahaya bakarken, gerçekte kendi kapasitesinin menzilini sürekli aşan bir senaryoda yan oyuncu kalır. Bu, fotoğraftaki sahnede kristalleşiyor: Kadrajın merkezinde ABD devleti; yanında yeni Suriye figürü; Türkiye ise görüntüde yok ama maliyette var.
“Yeni Suriye hükümetinin ikircikli tavrı” dediğin şey tam da burada başlıyor. Bir yandan “ulusal birlik” söylemi; diğer yandan geçmişin silahlı mirasıyla kurulan ilişki. Bir yandan “devletleşme” iddiası; öte yandan sahada hâlâ otonom davranan milis ekonomileri. Bir yandan Batı’ya “istikrar” pazarlaması; öte yandan toplumsal dokuda intikamın ve mezhepçi yarılmanın taşıdığı risk. Esad sonrası çatışmalar ve çeşitli raporlarda geçen mezhep temelli şiddet iddiaları, bu kırılgan zeminin hiç de masalsı olmadığını hatırlatıyor.
ABD’nin bu yeni yönetimi “kucağa alma” görüntüsü ise romantik bir dostluk değil; kontrollü bir evcilleştirme operasyonudur. Washington şunu bilir: Suriye’de iktidar kuran aktörü tamamen dışlamak, onu tekrar yeraltına iter; yeraltına inen örgüt, daha “saf” şiddet üretir. Bu yüzden ABD, “dönüştürme”yi dener: Meşruiyet havucu, yaptırım sopası, tanıma ritüelleri, diplomatik fotoğraflar. Nitekim ABD Kongresi’nin Suriye’ye dönük Caesar yaptırımlarını kaldırmaya dönük adımı; “Esad sonrası toparlanma” gerekçesiyle, yeni yönetimi sistem içine çekme hamlesi olarak okunabilir.
Fakat bu dönüşümün bedeli kime ödetilir? Genellikle halka. Çünkü “devletleşme” süreci, çoğu zaman güvenlik aygıtının şişmesi ve muhalefet alanının daralmasıyla birlikte yürür. Esad’ın devrilmesi, otomatik olarak özgürlük üretmez; sadece eski zulüm mimarisinin çöktüğünü gösterir. Yeni mimariyi kim kuracak, hangi hukukla kuracak, hangi vatandaşlık fikriyle kuracak; asıl soru budur. Eğer yeni Suriye, “çoğulculuk” yerine “galiplerin devleti” olarak kurulursa, iç savaşın dili sadece aktör değiştirir; içerik değişmez.
Türkiye’nin burada yapabileceği şey, tarihsel bir fırsattı; ama Türkiye bu fırsatı kendi iç ideolojik kilitleri yüzünden harcadı. Yapabileceği şey şuydu: Eşit yurttaşlık ve anayasal güvence perspektifini merkeze alan bir çizgiyle; Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin, Dürzîlerin, Alevîlerin, Hristiyan toplulukların; herkesin “A sınıfı” yurttaş olduğu bir kurucu hikâyeyi desteklemek. Bu, hem Türkiye’nin güvenliğine hizmet ederdi hem de Türkiye’nin “bölgesel ahlâk sermayesi”ni büyütürdü. Fakat Ankara’nın elindeki siyasal dil, çoğu zaman teopolitik bir refleksle çalışıyor: Mezhebi ve dini, devlet aklının yerine koyan; toplumu çoğul bir sözleşme olarak değil, hizaya gelecek bir kalabalık olarak gören bir refleks. Sonuçta Suriye’de de aynı körlük sahaya taşınıyor; “birliği” eşitlikten değil, itaatten üretmeye kalkıyor.
Oysa Suriye’de birlik, Türkiye mantığıyla kurulamaz; çünkü Suriye’nin “birlik” ihtiyacı, merkezî zorbalıkla değil, yerel özerkliklerle uyumlu bir anayasal çerçeveyle karşılanabilir. Güvenlik, sadece silahla değil; temsille, hukukla, kaynak paylaşımıyla, yerel yönetimle kurulur. Türkiye bunu anlamadığında, kendi sınırına yakın bölgelerde kalıcı bir istikrarsızlık kuşağının devamına da razı olmuş olur. Bugün “sahada kazandık” diye övünülen birçok hamle, yarın göç dalgası, sınır aşan milis ağları, kaçak ekonomi, radikalleşme ve diplomatik yalnızlık olarak geri dönebilir.
Yeni Suriye yönetiminin ABD ile verdiği “samimi poz” tam da bu nedenle tehlikeli bir propaganda malzemesine dönüşüyor. Bu görüntü, sahadaki radikal unsurlara iki türlü mesaj verir: Bir kısmı “Bakın, en sert olan bile masaya oturunca meşrulaşıyor” diyerek pragmatizme kayar. Diğer kısmı ise “Lider satıldı; cihat yeraltına dönüyor” diyerek daha parçalı ve daha kontrolsüz bir şiddet üretimine yönelir. ABD’nin “kontrollü entegrasyon” stratejisi, eğer içeride kapsayıcı bir siyasal sözleşmeye dönüşmezse, dışarıda sadece yeni bir güvenlik sarmalı üretir.
Türkiye’nin “Esad düştükten sonra Suriye politikası”nı derli toplu okuduğumuzda üç katman görürüz. Birinci katman, iç siyaset katmanıdır; Türkiye, Suriye’yi sürekli içerideki ideolojik kavgaların uzantısı gibi kullandı. İkinci katman, güvenlik katmanıdır; sınır hattında tehdit algısı, çoğu zaman hukuk ve diplomasi kapasitesinin önüne geçti. Üçüncü katman, büyük güçler katmanıdır; Türkiye, ABD ve Rusya gibi aktörlerin daha geniş satranç tahtasında, zaman zaman hamle yapan ama çoğu zaman hamlesi seçilen bir aktör hâline geldi. Bu üç katman birleşince ortaya şu çıkıyor: Türkiye, Suriye’de “kalıcı barış” dili kuramadı; sadece “kalıcı teyakkuz” dili kurdu.
Şimdi kritik soru şudur: Türkiye bu dosyada nasıl “sınıfta kalmaktan” çıkabilir? Birincisi, Suriye’nin yeni devletini “tek kimlikli” bir proje olarak değil; çoğul bir anayasal düzen olarak desteklemek zorundadır. İkincisi, Kürt meselesini Suriye’de “bastırma” değil; siyasal temsil ve yerel yönetim ilkeleriyle dengeleme çizgisine çekmelidir. Üçüncüsü, mezhepçi dilin ürettiği güvenlik krizini görmek zorundadır; Alevîleri ve Dürzîleri dışlayan bir düzen, Suriye’yi birleştirmez; Suriye’yi böler. Dördüncüsü, ABD ile ilişkiyi “taktik taşeronluk” seviyesinden çıkarıp; somut çıkar, somut hukuk ve somut karşılıklılık üzerinden yeniden tanımlamalıdır.
ABD’nin Suriye’de kurduğu yeni mimaride, yaptırımların gevşetilmesi ve bazı uluslararası adımların hızlanması, “yeni yönetim” için bir oksijen tüpü. Ama oksijen tüpü, hastayı iyileştirmez; sadece yaşatır. İyileştiren şey, içeride kurulacak toplumsal sözleşmedir. Eğer bu sözleşme yoksa; fotoğraflar çoğalır, protokoller artar, ama ülkenin periferisinde şiddet hiç bitmez. Ve şiddet bitmediği sürece, Türkiye’nin başına “yine gelecektir” denilen o bela; yani sınırın iki yakasında birbirini besleyen istikrarsızlık; göç, kaçakçılık, radikalleşme, diplomatik gerilim; kaçınılmaz olur.
Bu yüzden ben meseleye Ahmet Davutoğlu parantezinden değil; “Türkiye’nin devlet aklı parantezi”nden bakmayı daha öğretici buluyorum. Çünkü sorun bir kişinin hatası değil; bir geleneğin körlüğü. Bu gelenek, devleti toplumun üstünde kutsallaştırır; toplumu da hizaya girecek bir kütle sanır. Böyle bir akıl, Suriye’de çoğulculuğu anlayamaz. Anlamadığı için de, Orta Doğu’nun yeni döneminde sürekli aynı şaşkınlığa uyanır: Dün düşman dediğin adam bugün müttefik masasında; dün terörist dediğin figür bugün devlet başkanı; dün “biz belirleriz” dediğin sahayı bugün başkası tasarlar.
Fotoğrafın asıl dersi şudur: Orta Doğu’da iktidar, sadece silahla değil; tanıma ritüelleriyle, meşruiyet fotoğraflarıyla, yaptırım düğmeleriyle, diplomatik sahne ışıklarıyla kurulur. Bu sahnenin ışık masası Washington’dadır; Ankara ise çoğu zaman sahne amiri gibi koşturur. Eğer Türkiye gerçekten “kalıcı” bir rol arıyorsa; teopolitik refleksi bırakıp hukukî ve çoğulcu bir siyaset diline mecburdur. Suriye’de “herkesin devleti” fikrini savunmak, Türkiye için romantik bir idealizm değil; en sert gerçekçiliktir. Çünkü gerçekçilik, eninde sonunda şunu kabul eder: Komşunun barışı senin güvenliğindir; komşunun eşitliği senin istikrarındır.
Filozof Kirpi’nin notu da şudur: Devlet aklı, vicdanı dışarı atıp kibrini içeri aldığında; haritayı büyütür ama ufku küçültür.
