Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

KÜRT AYDINININ PSİKOPOLİTİK ÇATLAĞI: TARİHİN KIRIK AYNASININ ALEGORİSİNDE PARADİGMANIN ÇÖKÜŞÜ

KÜRT AYDINININ PSİKOPOLİTİK ÇATLAĞI: TARİHİN KIRIK AYNASININ ALEGORİSİNDE PARADİGMANIN ÇÖKÜŞÜ

İmdat DEMİR

Yalnızlığın Metodu, Çölün Bilgesi: İsmail Beşikçi

İsmail Beşikçi’nin yolculuğu bir tür çöl yolculuğudur. Sürgün değil, cezaevi değil, dışlanma değil—hepsi birleştiğinde bir tür felsefi yalnızlıktır onunki. Beşikçi, Türk devletinin resmi tarih tezlerine karşı kalemiyle açtığı isyan bayrağını, herhangi bir Kürt siyasal örgütünün ajandasına eklemlenmeden, neredeyse “kayıtsız şartsız” hakikat arayışıyla dikmiştir. O yüzden onun metodu, klasik anlamda bir politik ajitasyon değildir; daha çok “bilimsel hakikati konuşma ısrarı”dır. Yalnızdır çünkü bilimsel hakikat ile politik realite arasındaki uçurumun en sert çekilmesini göze almıştır.

Onun yazıları, modern sosyal bilimlerin disiplinlerini araçsallaştırır: etnografi, sosyoloji, tarih… Ama hepsi birer kaldıraçtır; çünkü derdi yalnızca akademik raflarda kalacak bir bilgi üretmek değil, “unutulmuş bir halkın unutulmuş gerçekliğini” geri çağırmaktır. Burada, eleştirel kuramın bir önermesini hatırlamak gerek: “Hakikat her zaman iktidarın söylemiyle kuşatılır; hakikati açığa çıkarmak, kuşatmayı yarmaktır.” Beşikçi’nin bütün kariyeri işte bu kuşatmayı yarmaktan ibarettir.

Kürt aydınlarının bir kısmı ise, Beşikçi’den farklı bir metot izler: onlar için hakikati savunmak, aynı zamanda “hayatta kalmanın ve örgütsel sürekliliğin” bir parçasıdır. Bu yüzden hakikati söylemek kadar, ne zaman söyleyeceğini, hangi tonda dile getireceğini, hangi bağlamda araçsallaştıracağını da tartışırlar. Beşikçi için zamanın önemi yoktur; hakikat şimdide söylenmelidir. Kürt aydınlarının çoğu için ise zamanlama, stratejidir. Bu noktada, sert bir ayrım çıkar karşımıza: bilimsel hakikatin mutlaklığı ile politik mücadelenin görece araçsallığı.

Beşikçi’nin yalnızlığını anlamak için şunu düşünmek yeterlidir: onun metinlerinde “empati” bir duygusallık değil, bir epistemoloji biçimidir. Kürt halkının varlığına duyulan empati, aslında varlığın inkârına karşı bilimsel bir direniştir. Kürt aydınlarında ise empati, daha çok duygusal ve tarihsel bir bağdan gelir; “bizim acımız” olarak kodlanır. Böylece Beşikçi’nin soğuk bilimsel empatisi ile Kürt aydınlarının sıcak tarihsel empatisi farklı kulvarlarda ilerler, ama aynı nehrin yatağına akar.

Samimiyetin Çatışması, Araçların İhaneti

Bir metodu diğerinden ayıran şey samimiyetin biçimidir. Beşikçi’nin samimiyeti çıplaktır: o, Kürt meselesini “Türkiye’nin demokratikleşmesinin aracı” olarak görmez. Onun için Kürt sorunu, Kürt halkının kendi varlığını tanıma ve özgürleşme sorunudur. Buna karşılık birçok Kürt aydını, kendi yazılarında ve politikalarında bu sorunu bazen “Türkiye’nin ilerlemesinin koşulu”, bazen “Ortadoğu’da demokratikleşmenin eşiği” olarak tanımlar. Bu, bazen stratejik bir zorunluluktur; çünkü Türkiye kamuoyuna seslenmek için “Türkiye de kurtulur” demek, sadece “Kürtler kurtulacak” demekten daha çok kapı açar. Ama bu aynı zamanda hakikatin araçsallaştırılmasıdır.

Eleştirel kuram burada sert bir uyarı bırakır: “Hakikati araçsallaştıran, sonunda kendi hakikatini de kaybeder.” Bu uyarıyı düşündüğümüzde, Kürt aydınlarının bir kısmı hakikati taktikle perdelerken, Beşikçi’nin çıplak samimiyeti çok daha sert bir gerçekliğe dönüşür. Çünkü o, muhatap kaygısı gütmez; hakikat için kimin rahatsız olacağına bakmaz.

Ama bir an duralım. Soru şudur: Kürt halkı, Beşikçi’nin bu çıplak samimiyetinden mi daha çok fayda gördü, yoksa Kürt aydınlarının stratejik, Türkiye’yi ikna etmeye çalışan yazılarından mı? Burada kolay bir cevap yok. Çünkü çıplak hakikat, kısa vadede yalnızlığa ve dışlanmaya yol açar; stratejik dil ise kitlelere ulaşır, ama hakikatin keskinliğini törpüler. Yani biri çölün bilgeliğidir, diğeri kentin taktiği.

Samimiyetin öteki yüzü de şudur: Beşikçi, Türkiye’den bağımsızlaşmadan çözüm aramaz. Ona göre, Kürt meselesi uluslararası, tarihsel ve yapısal bir meseledir. Dolayısıyla “Türkiye’nin kendi demokratikleşme süreciyle çözülebilir” düşüncesini bir yanılsama olarak görür. Buna karşılık birçok Kürt aydını, özellikle 1990’lardan itibaren, Türkiye’nin demokratikleşmesini Kürt meselesinin çözümüyle bağlantılı kılar. Bu, Batı kamuoyunun diline daha yakın bir argümandır. Ama aynı zamanda, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını Türkiye’nin iç dönüşümüne bağlayan bir bağımlılık yaratır.

Bir filozof şöyle der: “Bağımlılık üzerinden özgürlük inşa edilemez; bu sadece yeni türden bir esaret doğurur.” İşte tam burada Beşikçi ile birçok Kürt aydını arasındaki makas açılır: biri bağımsız hakikat için çölü seçer, diğeri araçsal strateji için kenti.

Strateji, Taktik ve Şiirsel Çığlık

Kürt meselesinin sahnesi sadece politik değildir; aynı zamanda sanatsaldır, epiktir, müzikseldir. Stratejilerle taktiklerin kavgası, bir operanın farklı perdeleri gibidir. Beşikçi, o operada yalnız bir bas bariton gibidir: sesi kalın, tekdüze ama sarsıcıdır. Kürt aydınları ise çok sesli bir koro gibidir: bazen birbirleriyle uyumlu, bazen kakofonik.

Strateji dediğimiz şey, uzun vadeli hakikat arayışıdır; taktik ise anlık manevralardır. Beşikçi için strateji tek bir cümlede özetlenebilir: “Hakikati söylemek.” Taktiklerle uğraşmaz; çünkü onun gözünde taktik, hakikati bulandırır. Kürt aydınları içinse strateji ile taktik iç içedir; “bugün Türkiye kamuoyunu ikna edelim, yarın uluslararası diplomasiye seslenelim, öbür gün kendi halkımıza moral verelim.” Bu çok seslilik, çoğu zaman güçlüdür ama bazen de kafa karıştırıcıdır.

Eleştirel kuramcıların dediği gibi: “İktidarın dilini konuşmaya başladığında, onun zindanını da içinde taşımaya başlarsın.” Kürt aydınlarının stratejik dili, çoğu zaman devletin sınırları içinde kalır; çünkü devleti ikna etmeye çalışır. Beşikçi ise, o zindanın kapılarını kırmak için bilimin çıplak diliyle konuşur.

Polemikçi olmak gerekirse: Kürt aydınlarının bir kısmı, hakikati kendi siyasal ajandalarının basamağına dönüştürürken, Beşikçi o ajandaları da reddeder. Onun için hakikat, örgütsel ihtiyaçlardan bağımsızdır. Bu yüzden de Beşikçi, Kürtlerin gözünde bir tür “dışarıdan peygamber” gibidir: kendisi Kürt değildir, ama Kürt halkı adına en çıplak sözleri söylemiştir. Bu, aynı zamanda Kürt aydınları için rahatsız edici bir ayna işlevi görür: “Biz kendi hakikatimizi neden onun kadar açık söyleyemiyoruz?”

Ve burada işin şiirsel boyutu devreye girer. Çünkü hakikat, yalnızca bilimle değil, aynı zamanda şiirle, şarkıyla, ağıtla taşınır. Kürt aydınlarının yazıları bazen destansı bir lirizm taşır; Beşikçi’ninki ise matematiksel bir kesinlik. Bu iki ses, birleştiğinde bir halkın çığlığı olur. Ama ayrı ayrı dinlendiğinde biri kılıç kadar keskin, diğeri saz kadar duygusaldır.

Sonuçta şu soruyu bırakmalıyız: Çözüm, hakikatin çıplaklığında mı, yoksa hakikatin stratejik dilinde mi yatar? Belki de ikisinde birden: çünkü çıplak hakikat olmadan strateji bir sahtekârlık olur; strateji olmadan çıplak hakikat ise çölde yankılanan bir çığlık olarak kalır.

Bir eleştirel sesin dediği gibi: “Hakikat hem çıplak olmalı hem de dans etmeli.” Beşikçi’nin mirası, çıplaklığı; Kürt aydınlarının mirası, dansı. Belki de bu iki miras birleştiğinde, Kürt sorununun sahnesinde yeni bir senfoni yükselecek.

Ayrılıkçılığın Büyüsü ve Hakikatin Kör Noktası

İsmail Beşikçi’nin yazın dünyasına bakıldığında ilk görülen şey cesur bir çıplaklık, hakikati haykırma tutkusudur. Fakat işte tam bu noktada bir büyü başlar: hakikatin çıplaklığı, zaman zaman büyünün sisine karışır. Beşikçi, Kürtlerin tarihsel varlığını, inkârın karanlık duvarlarını yıkan güçlü bir bilge gibi ortaya koyarken, kimi zaman bu bilgelik ayrılıkçılığın romantik parıltısına dönüşür. Kürt halkının varlığını tanıtmak, bağımsızlıkçı tahayyüllerle aynı potada erir. Bu ise, Türkiye ve Kürtlerin uzun komşuluk tarihini, birlikte yaşamın gerçekliğini ikinci plana iter.

Burada sosyal bilimlerin bir uyarısı çınlar: “Bir halkın özgürlük talebi, başka bir halkın yabancılaştırılması üzerine kurulursa, özgürlüğün kendisi de yabancılaşır.” Beşikçi’nin bağımsızlık vurgusu, tam da böyle bir yabancılaşma riskini barındırır. Çünkü Kürtlerle Türkler yüzyıllardır aynı coğrafyanın kaderini paylaşmış, acıları ve sevinçleri birbirine karışmıştır. Bu birlikteliği görmezden gelmek, emperyalizmin en sevdiği senaryodur: halkların ayrıştırılması, bölgenin küçük devletçiklere parçalanması, yönetilebilir küçük damarlara dönüştürülmesi.

Beşikçi’nin haklı isyanı, Türk devletinin inkârcı, anti-demokratik zihniyetine karşı yükselmiştir. Fakat çözümü Türkiye dışında aramak, aynı anda hem hakikati görünür kılar hem de onu başka güçlerin aparatı haline getirme riskini büyütür. “Ayrılıkçılığın romantizmi, emperyal hesapların en kullanışlı aracıdır.” Çünkü Batı, bölgeyi kendi çıkarına göre dizayn ederken Kürtleri, Türkleri, Arapları sürekli geçici vaatlerle kullanmış, sonra da yüzüstü bırakmıştır.

ABD’nin Suriye politikası bunun en çıplak örneğidir: IŞİD’le mücadele için Kürtlerle yakınlaştılar, sonra aynı Kürtleri Türkiye’nin öfkesine terk ettiler. Aynı tarihsel hikâye, farklı coğrafyalarda defalarca tekrarlandı. İşte bu yüzden, bağımsızlıkçı hayallerin politik zekâdan çok duygusal haklılığa yaslandığını söylemek gerekir. Duygusal haklılık anlaşılırdır; fakat politik, ekonomik, antropolojik ve sosyolojik açıdan bu yolun çıkmaz sokak olduğu tarihsel deneyimlerle sabittir.

Politik psikoloji burada devreye girer: Ayrılıkçı tahayyül, sürekli hayal kırıklığı ve ihanete uğrama tecrübesiyle birleştiğinde, toplumsal bilinçte bir tür “şizofrenik bölünme” yaratır. Bir yandan “biz haklıyız” duygusu, öte yandan “dünya bizi yalnız bıraktı” sızısı. Bu ikilik, Kürt aydınlarının söylemlerine sirayet eder. Her nesil, aynı hatayı yeniden tekrarlar: emperyal vaatlere yaslanmak, sonra ihanete uğramak, ardından yeni bir duygusal bağımlılığa sürüklenmek.

Emperyal Taktiklerin Tuzakları ve Kürt Aydınlarının Angajmanları

Kürt aydınlarının çoğu, haklı bir öfkeyle kalem tutar; halkının inkâr edilmişliğini, acılarını, tarihsel haksızlıklarını haykırır. Fakat bu öfke, sıklıkla emperyal güçlerin taktikleriyle kesişir. Batı’nın geçici hevesleri, günlük konjonktürel hesapları, Ortadoğu satranç tahtasında Kürtleri bir piyon gibi kullanır. “Güçlü olanın dostluğu, yalnızca ihtiyaç sürdüğü müddetçe geçerlidir” diyor bir düşünür. Bu kuralı görmezden gelmek, tehlikeli bir saflıktır.

Kürt aydınlarının Batı’ya olan bu bitmeyen inancı, psikolojik açıdan bir bağımlılık döngüsüne benzer. Bir psikiyatri terimiyle ifade edersek: travmatik tekrar. Sürekli aynı hatayı yeniden yapma, aynı yalanlara inanma ve aynı hayal kırıklığını yaşama. Tıpkı toksik bir ilişkide, partnerin defalarca ihaneti karşısında hâlâ geri dönme eğilimi gibi. Politik psikoloji bu durumu “kolektif şizofreni” olarak açıklayabilir: Bir yandan “Batı güvenilmez” bilinci, öte yandan “ama belki bu kez farklı olur” beklentisi.

Beşikçi’nin ayrılıkçı söylemleri, bu bağımlılık döngüsüne katkıda bulunur. Çünkü bağımsızlık tahayyülü, ancak Batı’nın onayı ve desteğiyle mümkün olabilecektir. Böylece Kürt halkının kaderi, yine kendi ellerinden çıkarak emperyal masaların soğuk hesaplarına bırakılır. Bu ise, tarihsel özne olma arzusunun tam tersidir: başkasının stratejisinin nesnesi haline gelmek.

Eleştirel kuramın uyarısı nettir: “Araçsallaştırılan halk, sonunda kendi özgürlüğünü de araçsallaştırır.” Kürt aydınları, Batı’nın söylemleriyle kendi halkına umut pompalarken, aslında farkında olmadan halkını sürekli kırılmaya, sürekli terk edilmeye mahkûm eder. Bu, yalnızca politik bir hata değil; aynı zamanda antropolojik bir travmadır. Çünkü kuşaklar boyunca aktarılan şey, “biz yalnızız ama yine de birine güvenelim” paradoksudur.

Oysa çözüm, Türkiye’nin içinde demokratik mücadeleyi sürdürmektir. Çünkü Türkler ve Kürtler, bütün gerilimlere rağmen aynı evin çocuklarıdır. “Birlikte yaşam deneyimini silmek, en büyük tarihsel intihardır.” Türkiye’nin otoriter yapısı, inkârcı zihniyeti, kuşkusuz ki büyük bir engeldir. Fakat bu engel, demokratik mücadeleyle aşılabilir. Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle iç içedir. Ayrılıkçı paradigma, bu ihtimali yok eder, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir, iki halkı düşmanlaştırır.

Demokratik Mücadele ve Şiirsel Direniş

Kürt meselesinde işin doğrusu ne emperyal güçlerin vaatlerinde ne de romantik ayrılıkçı rüyalarda gizlidir. İşin doğrusu, Türkiye içinde demokratik bir mücadeleyi sürdürmek, halkların ortak yaşam deneyimini yeniden inşa etmektir. Bu, yalnızca politik değil; ekonomik, sosyolojik ve kültürel olarak da tek gerçekçi yoldur. Ayrılıkçı paradigmalar, her iki halkın yüzyıllardır ördüğü toplumsal dokuyu parçalar; Batı’nın taktik masalarında kolayca şekil alacak birer “araç” haline getirir.

Sosyal bilimlerin eleştirel sesi der ki: “Özgürlük, kendi evinde başlamayan bir özgürlük değil, başkasının sofrasında kırıntı toplamaktır.” Kürt aydınlarının yapması gereken, kendi halkını başkasının sofralarına muhtaç etmeden, Türkiye’nin demokratikleşmesi için ısrarla mücadele etmektir. Çünkü demokrasi yalnız Kürtlerin değil, Türklerin de özgürlüğüdür. Bu mücadele, yalnızca Kürt meselesini değil, Türkiye’nin bütün meselelerini dönüştürme potansiyeline sahiptir.

Beşikçi’nin bilimsel cesareti elbette ki değerlidir; fakat ayrılıkçılık vurgusu, halkları kutuplaştıran bir zehir gibidir. Hakikati haykırmak başka, halkları ayrıştırmak başkadır. Hakikat hem Türklerin hem Kürtlerin ortak hikâyesinde aranmalıdır. “Hakikat, yalnızca tek bir halkın değil, birlikte yaşamış halkların ortak hafızasında saklıdır.”

Şimdi bir şiirsel çağrı yapalım: Kürtler ve Türkler, aynı dağların rüzgârında nefes almış, aynı türkülerde ağlamış, aynı ekmeği bölüşmüşlerdir. Bu bağları koparmak, emperyal hesapların işini kolaylaştırır. Bu yüzden, ayrılıkçı paradigmaların büyüsünden sıyrılmak, demokratik bir ortak yaşamı inşa etmek, en radikal ve en özgürlükçü yol olacaktır.

Son söz, sert ve kışkırtıcı olsun: Kürt aydınları, Batı’nın geçici vaatlerinin peşinde koşmayı bıraktığında, kendi halkının gerçek gücünü fark edecek. O güç, ayrılıkta değil; birlikte demokratik bir mücadelede saklıdır. Beşikçi’nin haklı öfkesini onurlandırmanın yolu da budur: hakikati yalnızca bağımsızlıkçı bir romantizme değil, demokratik bir ortak yaşama adamak.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir