Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

SEDEF ÇAKMAKTA BİR SONBAHAR

SEDEF ÇAKMAKTA BİR SONBAHAR

İmdat Demir

İçimde bir fırtına var, kimse duymuyor.
Adını bilsem sustururdum belki,
ama ben de korkuyorum adlardan.

Beynimde zonkluyor şehir,
kaldırımlar kalbime çarpıyor.
Her adımda biraz daha eksiliyorum kendimden.

Kaçmak istiyorum dağlara,
bir geyik gibi saklanmak sisin göğsüne,
bütün sokakları ardımda kül bırakmak istiyorum.

Şehir bana yağdıkça daralıyorum,
betonun teri, gökyüzünün pası içime sinmiş.
Ben bulut olmak isterdim oysa,
ağlamak uzaklara,
kimsenin sesi düşmesin ardımdan diye.

Uzaklara, evet,
herkesin unuttuğu uzaklara.
Bir yalnızlık gibi çağırıyor beni rüzgâr,
ellerimin üstüne alıp başımı
koşmak istiyorum çıldırmışçasına —
kendime.

Çünkü bilmek,
kendinin uzağına düşmektir.
Ve ben biliyorum,
bilmenin en acı yerinde yanıyor içim.

Sığınaklar kuruyorum sonbahar yağmurlarından,
esrikliğimi üşüten metal damlalarla.
Metal ağlar mı?
Ağlar,
çünkü şehirde ruh kalmadı.

Ve ben,
hangi uzağıma kaçsam bilmiyorum artık.
Bir söz, bir gülüş, bir unutulmuş nefes,
yıkıyor beni içime —
o en sevdiğim kuytuya.

Orada seni biriktiriyorum,
kim olduğunu düşünmeden.
Çünkü vermek istiyorum sana,
bir sedef kutu gibi içimdeki uzakları.

Belki sen alır,
düz ovaya dağ dikersin,
bu fırtınayı duyabilsen.
Ben her gün kelimesiz fırtınalar topluyorum,
yersizliğime.

Fena yağmak istiyorum,
bulut olup ağlamak sana.
Yüreğimin vandal taşlarına inat,
bir merhamet yağmuru olmak istiyorum.

Seni çoğaltmak istiyorum yersizliğimde,
uzaklığımda yaşamak.
Bu ateşi çalmak gibidir yeryüzünden —
Prometheus’un gölgesine dokunmak gibi.

Hava kararacaktır,
göz uzağı örten perde inince
uğultular başlayacak içimde.
Sen gelince uykularım cehennem kesiliyor,
bağışlanmak istemem o uykularda.

Sürgünümü çerçeveleyip asmak istiyorum
kuytu bir yalnızlığa,
adını bilmediğim bir duvarın iç yüzüne.

Bir Yahudi, bir ben, bir de sen olmalısın
bu uzak yerde.
Orası,
ilk düştüğümüz, dizlerimizi incittiğimiz yerdir.
Ve bilirim,
dizlerimden önce uzaklarım kanadı.

Bana sormazlar bu İstanbul’un haytalığını,
ama bilirim:
gece bir sancıdır,
ve sancı, insanın içini kazıyan tek dosttur.

Umutların uzaklığını seviyorum,
senin yakın sandığın yerlerde.
Uzak, belki de tek çare —
bu metalik buhurdan kaçmak için.

Kaçalım,
çimler sararsın,
bir insanlık öyküsü solsun ardımızda.
Adımız yazılmasın o hikâyelere.

Zaten öyküler değil midir bizi aldatan,
baharı sarartan,
kıştan kalma aşklara mezar yazan?

Baharda açar kıştan kalma duygular,
yazsa yazar sonbaharda kefenini aşklara.
Çünkü sonbahar,
uzaklara göçmenin mevsimidir.

Göçmen mevsimlerini bırakıp gitmek isterim,
bir kelebeğin kanadına binip,
rüzgârın sesini ödünç alarak.

Bir kanat kadar hafif olmalı insan,
yoksa kendi ağırlığında boğulur.

Biz sonbaharız,
uzaklıklara açan sonbahar.
Aynalarda bırakıyoruz tılsımlarımızı,
adlarımız siliniyor gümüş yüzeylerden.

Yalnızca uzak açıyoruz kendimize,
kendimize kaçıyoruz,
bir yankıdan diğerine savrularak.

Gökyüzüyle aramda bir sır var artık,
ben bulut oluyorum her sabah,
sen yağmur oluyorsun her gece.

Ve bir sabah,
şehrin bütün metal duvarları paslanacak.
Biz, rüzgârın alnına yazılmış iki harf gibi
yitip gideceğiz.

Ama bil:
ben hâlâ yağmak istiyorum sana,
kendi fırtınamdan,
kendi uzağımdan,
kendi hiçliğimden.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir