Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

ŞİZOPOLİTİKA: MEYDANDA KAHRAMAN, MASADA PROTOKOL DİLENCİSİ

ŞİZOPOLİTİKA: MEYDANDA KAHRAMAN, MASADA PROTOKOL DİLENCİSİ

İmdat Demir —filozofkirpi

ÖZET

Metin, Washington’daki diplomasi tiyatrosunda Türk devletinin yalanla kaplanmış devlet aklını ve AP kamerasına yansıyan laubali itirafı merkeze alıyor. Filozof Kirpi, kliklerin mafyatik düzenini, teopolitik şizofreniyi ve escort diplomasisini sert sorularla hedef alıyor. Gazetecinin korkusu, havuz medyasının obsesif tekrarı ve Brunson benzeri vakalar, rejimin narsisistik çürümesini büyütüyor. Sonuç; onurun pazara sürülmesi, hakikatin fısıltıya indirilişi ve ülkenin geleceğinin aile-devleti kavgalarına rehin düşmesi: karanlık bir psikopolitik panoramadır. Kamu vicdanı yaralanır, kurumsal meşruiyet erir, toplumsal hafıza bulanır, uzun süre.

Yalanın Sahnesi, Korkunun Perdesi

Washington’un beyaz duvarları arasında sahnelenen diplomasi tiyatrosu, aslında bir pandomimdir: sahnedeki oyuncular rol keser, seyirciler alaycı kahkahalarla izler. Türkiye devletinin resmi temsilcileri bu tiyatroda rol aldıklarında, hakikatin altını çizmezler; tersine, ellerindeki kara kalemle gerçeği karalar, üzerini örter ve kitlelere satılacak bir yalan maskesi üretirler. “Devlet aklı” dedikleri şey, aslında basit bir çarpıtma refleksi, çaresizliğin edebiyatını yapan bir ajitasyon fabrikasıdır.

Fakat Associated Press’in kamerasına yakalanan o laubali sohbet —bir muhabirin dudaklarından dökülen pervasız kelimeler— gerçekte resmi açıklamaların bin yıllık tuğla duvarında açılan çatlağın ta kendisidir. Çünkü orada dile gelen şey, devletin yüzüne çarpılamayan ama gazetecinin yüreğinde sürekli zonklayan çıbanın patlamasıdır. Resmi yetkililer korkmaz; çünkü onlar için yalan söylemek bir zırhtır, iktidarlarını koruyan ikincil bir deri gibidir. Ama gazeteci korkar: işini kaybetmekten, hapse düşmekten, “terörist” yaftasını yemekten, çocuğunu okul kapısında yalnız bırakmaktan. Bu yüzden gerçeği yazamaz; sadece kulislerde, alkol kokan nefeslerin arasında, bir başka muhabire fısıldar.

Ve işte o fısıltı, kameranın soğuk gözüne takılır. Aslında dile gelen şey, Türk devlet yetkililerinin ABD’deki sefaletini özetleyen kara mizahın ta kendisidir: “Biz bir şey almadık… Biz babayı aldık.” Bu cümlenin içinde devletin tüm itibar kaybı, tüm stratejik basiretsizliği, tüm onur kırıklığı saklıdır. Diplomasi dilinde “karşılıklı çıkar” diye kodlanan şey, burada rezil bir pazarlıkla “escorta gitmeye” indirgenmiştir.

Filozof Kirpi burada sahneye girer. Sivri dikenleriyle değil, keskin sorularıyla: “Bir devletin onurunu, bir milletin geleceğini, üç-beş şirket anlaşmasına, birkaç koltuk kavgasına satanlar; siz hangi aklın emanetçilerisiniz? Devlet mi yönetiyorsunuz, yoksa bir mafya şebekesini mi?” Kirpi, onları tek ayak üzerinde bekletir, tıpkı sınıfta yalan söyleyen çocuklara verilen ilkel ama etkili bir ceza gibi. Çünkü bu devlet adamı maskesi takmış çocuklar, aslında ergen öfkeleriyle taht kavgaları oynayan bir klikten başka bir şey değildir.

Teopolitik Çukurun Psikopatolojisi

Türkiye’nin Washington’daki sefaletini anlamak için sadece diplomatik protokollere bakmak yetmez. Bunun arkasında daha derin bir patoloji, daha iğrenç bir bozukluk vardır: teopolitik bataklık. Devlet, dinin dilini, kutsalın ihtişamını, halkın inancını siyasi rant için kullandıkça, aslında kendini bir şizofreniye teslim eder. Çünkü bir yandan ABD’nin yozlaşmış liderine methiyeler düzer, diğer yandan “ümmetin hamisi” edasıyla meydanlarda naralar atar. Bu ikili hayat, bir tür “paranoid şizofreni”ye işaret eder: sürekli takip edildiğini, kuşatıldığını iddia eden ama aynı anda efendisine köle gibi boyun eğen bir psikoz hali.

Gazetecinin korkusu burada bir “anksiyete bozukluğu”na dönüşür. Çünkü o, hakikati gördüğü halde dile getiremez; boğazında düğümlenen gerçek, panik atak gibi kalp ritmini bozar. Topluma yalan pompalayan rejim ise bu korkuyu sistematik hale getirir: medya işçisini sustur, muhalif sesi kriminalize et, gerçeği fısıltı haline indir. Koca ülkenin kamuoyu böylece bir travma sonrası stres bozukluğu yaşar: resmi söylemle sokak arasındaki uçurum, toplumun ruhunu böler.

Brunson krizi bunun en net örneğidir. ABD’ye karşı hamasi nutuklarla meydanları dolduranlar, aynı ABD başkanının önünde eğilip bükülmekte zerre tereddüt etmemiştir. Bu, devletin “narsisistik kişilik bozukluğu”na tutulduğunu gösterir: kendini büyük görür, ama dışarıda aşağılanmaya razı olur; içeride efelenir, dışarıda teslim olur. Filozof Kirpi bu manzaraya bakar ve sorar: “Madem bu kadar dik duruyorsunuz, neden bedava hiçbir şey alamadığınızdan yakınıyorsunuz? Hangi onur, hangi bağımsızlık, hangi milli gurur sizi escorta sürükledi?”

Havuz Medyasının Rejimi Ayakta Tutan Maskaralığı

Havuz medyası burada bir “obsesif-kompulsif bozukluk” gibi işler. Her gün aynı manşetleri pompalar, her gece aynı nutukları tekrarlar, her fırsatta “zafer” kelimesini sahte altın yaldızla parlatır. Oysa sahnelenen şey zafer değil, çıplak bir hezimettir. Washington’da koltuk düzelten bir liderin görüntüsü, aslında bütün bir rejimin itibar kaybını temsil eder. Ama medya bunu “diplomatik nezaket” diye satar, halkın gözünü boyar, gerçeği unutturmaya çalışır.

Muhabirin AP kamerasına takılan sözleri, işte bu maskaralığı deşifre eder. O sohbet, aslında bir otopsi raporudur: ülkenin çıkarlarının nasıl heba edildiğini, içerdeki kliklerin nasıl taht kavgaları verdiğini, iktidarın nasıl bir çürüme bataklığına saplandığını gözler önüne serer. Fakat bu rapor yayımlanmaz; çünkü yayımlansa gazeteci işinden olur, hapse girer. Böylece hakikat sadece sızıntılardan, kulis fısıltılarından öğrenilir.

Filozof Kirpi tekrar girer ve medya baronlarına seslenir: “Siz gerçeğin cellatlarısınız. Kaleminizi gerçeği korumak için değil, onu boğmak için kullanıyorsunuz. Milletin zekâsıyla alay eden bu sahte zafer hikâyelerini daha ne kadar satacaksınız? Unutmayın, bir gün o manşetleriniz size delil olarak okunacak.”

Diplomasinin Escorta Dönüştüğü An

NTV muhabirinin sözleri arasındaki en çarpıcı mecaz, “escort” benzetmesidir. Bir ülkenin diplomasisinin “escorta gitmek” olarak tanımlanması, aslında devlet aklının kötü yola düşmesidir. Çünkü bu benzetme, parayla yapılan, duygudan ve onurdan arındırılmış bir ilişkiyi imler. Türkiye’nin ABD karşısındaki hali tam da budur: bedel öder, övgü alır; şov yapar, karşılığında küçük bir tebessüm satın alır.

Bu tabloyu en ağır biçimde ortaya seren şey ise, içerdeki klik savaşlarının dış politikayı rehin almasıdır. Damadın, oğlun, istihbaratçının kavgası, koca devletin diplomatik stratejisini belirler hale gelmiştir. Bu, “sınırda kişilik bozukluğu”nun tipik belirtisidir: tutarsız, inişli çıkışlı, öfke patlamalarıyla dolu bir ilişki biçimi. ABD’ye karşı bir gün meydan okuyanlar, ertesi gün para ödeyip pohpoh satın alır.

Filozof Kirpi burada, White House’un koridorlarına doğru seslenir: “Bu koltuk düzeltme tiyatrosu sizin için ucuz bir şov olabilir, ama bizim için bir milletin onuru satılığa çıkarılmış demektir. Bu utancı sadece bugünkü iktidar değil, gelecek kuşaklar da taşıyacak.”

Otopsi Raporu: Çürümenin Tam Tablosu

Sonuçta ortaya çıkan tablo, bir psikiyatrik vaka kitabını andırır:

— Devlet elitleri: narsisistik, paranoid, şizofrenik patolojilerle malul.

— Gazeteciler: anksiyete, panik, travma bozukluğunun pençesinde.

— Halk: manipülasyonla yaratılmış kolektif bir dissosiyatif[1] kimlik bozukluğu içinde.

— Medya: obsesif-kompulsif tekrarların esiri.

Ve bütün bu patolojilerin toplamı, Türkiye’nin teopolitik bir bataklığa saplanmasına yol açmıştır. Buradan çıkış yoktur; çünkü bu bataklığı yaratanlar hâlâ taht kavgası yapmaktadır. Hakikat ise hâlâ fısıltı halinde dolaşmakta, kameraların kazara yakaladığı anlarda açığa çıkmaktadır.

Filozof Kirpi son kez sahneye çıkar, dikenlerini açar ve şu soruyu sorar: “Siz gerçekten devlet adamı mısınız, yoksa ülkesini pazarlayan tüccarlar mı? Tarih sizi ‘onurunu satılığa çıkaranlar’ olarak yazacak. Ve biliniz: hiçbir escort seansı, hiçbir yaldızlı manşet, bu rezil kaydı silmeye yetmeyecek.”


[1] Dissosiyatif toplum, kendi bilincinin aynasında parçalanmış bir zihin gibi işlev görür: Türkiye bağlamında bu, bir yandan modernleşme ve sekülerleşmenin zoraki dayatmalarıyla, öte yandan dinî-millî aidiyetlerin kırılgan savunma refleksleri arasında bölünmüş bir varoluş halidir. İnsanlar hem bir Avrupa vitrini olmak ister, hem de taşranın köhne gölgelerinden kopamaz; hem özgürlük talep eder, hem de otoriteye kulca teslim olur. Bu çelişki, siyasette sürekli bir yalpalama, kültürde bitmeyen bir kimlik savaşı ve gündelik hayatta şizofrenik bir “ne tam buraya, ne tam oraya aitlik” üretir. —Filozof Kirpi bu halin özünü şöyle çiviler: “Kendi zihninin duvarlarına çarpan bir toplum, özgürlüğü değil, yankısını işitir.”

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir