Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

STERİL NESNELLİĞE KARŞI KANLI GERÇEKLİK

STERİL NESNELLİĞE KARŞI KANLI GERÇEKLİK

İmdat DEMİR —filozofkirpi

Benim için kelime, yalnızca bir işaret değil; damarlarımda dolaşan kanın, tarihin sırtıma kazıdığı acının, umudun kıvılcımının, ihanete uğramış hakikatlerin ete kemiğe bürünmüş halidir. Benim işim not tutmak değil; ben kalemimle rapor yazmıyorum, ben kalemimi damarlarımdan çekip alıyorum. O yüzden yazdığım her cümle, bir laboratuvarın soğuk dosyası değil, sokakta yanmış lastiklerin isinde gizlenen bir çığlık, bir çocuğun aç karnında suskunlaşmış bir tokat, bir annenin gözbebeklerinde kaybolmuş bir mezar taşıdır. Bana “nesnel ol” demeyin; çünkü nesnellik çoğu kez gerçeği steril bir perdeyle gizlemekten ibarettir. Benim nesnelliğim, sokak duvarında yankılanan yumruğun sesi, çatlamış bir dudağın kanıdır. Kelimeyi kanla yazıyorum: hem ağıt hem yumruk hem sızı hem isyan. Tarih bana öğretti ki, her patlamanın ardından bir inilti, her büyük gürültünün ardından ince bir fısıltı kalır. Davulun şiddetini kemanın ince çizikleri izler. Ben de şimdi bir keman gibi konuşacağım: ruhun içine kazınan ince bir yara açarak. Çünkü kimse sessizliği konuşmaz. Herkes büyük sloganların, manşetlerin, sahte vaatlerin peşinde koşar; oysa sessizlik en korkunç tanıktır. Sessizlik göç yollarında açlıktan devrilen bedenleri örter, sessizlik mezarsız kemikleri saklar, sessizlik kaybolmuş dillerin çığlığını boğar. İşte ben, o sessizliğe kelime olacağım; çürük evraklardan değil, açlığın iniltilerinden, sürgünün kırık nefesinden, unutulmuş gözyaşlarından doğacağım.

Ama artık bu çağ yalnızca sızıyla anlatılamaz; gitarın telleri kanayana kadar çalınmalı. Çünkü çağımızda kelimeler birer reklam sloganına indirgenmiş, pazarlık masalarında çürümüş, meydanlarda boş kabuklara dönüşmüştür. Barış diyorlar: silah fabrikalarının çarkları dönmeye devam ederken. Demokrasi diyorlar: sandık, yalnızca kapalı bir kutunun dekoruna indirgenmişken. Hakikat diyorlar: televizyon ekranları gece gündüz yalan kusarken. İşte benim öfkem buradan doğuyor: kelimelerin sahici anlamını geri almak için. Barış dediğimde çocukların aç karnı doymalıdır. Demokrasi dediğimde işçi fabrikada ezilmemeli, öğrenci hayalini kurabilmelidir. Hakikat dediğimde mezarsız bedenler unutulmamalı, hiçbir dil koparılmamalıdır. Ama onlar yıllardır aynı yalanı aynı ambalajla satıyor: “sabredin, bekleyin, unutun.” Yok öyle yağma! Ben ne unutacağım ne bekleyeceğim. Ben kelimeyi kılıç gibi kullanacağım, gitarın kopmuş teli gibi kanayacağım. Ve evet, bu isyanın sesi bir marş gibi yankılanacak: yırtık, hırçın, ama hakikatin kendi nabzıyla atan. Çünkü isyan olmadan huzur yoktur. Neyin sesi belki bize soluk aldırır, ama gitarın öfkesi arkada yankılanmaya devam eder. Ney, içi oyulmuş bir kamıştan evreni doldurur ya; benim de içim boşaltıldı, susturuldum, sömürüldüm, ama tam da bu boşluktan çıkan ses, dünyayı dolduracak. Ben neyim: içi oyulmuş ama içinden sonsuz bir çığlık akan. Fakat dikkat: flüt de devreye girer. Flüt masum görünür, ama çoğu kez uyuşturur. “Sus, sakin ol, barışçıl ol” derler. Oysa barışçıl olmak susmak değildir; barışçıl olmak adaletin peşini bırakmamak, yalana teslim olmamaktır. Benim huzurum bir uyuşturucu değil; fırtınadan sonraki derin nefes, yeni bir direnişe hazırlık. Ve işte şimdi trompetler yükseliyor: keskin, sarsıcı, çağırıcı. Bu metin yalnızca bir ağıt değil, yalnızca bir sızı değil, yalnızca bir isyan değil; aynı zamanda bir çağrıdır. Ben İmdat Demir olarak, kelimelerimle buradayım: unutmayın, susmayın, kabullenmeyin. Çünkü kabulleniş, zulmün en sevdiği şarkıdır. Unutmak, celladın en büyük zaferidir. Susmak, mezarın taşsız kalmasına razı olmaktır. Ben susmayacağım, unutmayacağım, kabullenmeyeceğim. Varsın bana “romantik”, “sert”, “tehlikeli” desinler. Tarih zaten yalnızların çığlıklarıyla yazılır; ben de o çığlığın parçasıyım. Trompetler son kez çalıyor: sarsıcı ama umutlu. Çünkü umut, mezarsız kalmış bedenin bile bir gün anıta dönüşeceğine inanmaktır. Umut, çocukların bir gün aç kalmayacağına, annelerin sessizliğinin bir gün şarkıya dönüşeceğine güvenmektir. Benim son sözüm budur: kelimelerle savaş açıyorum. Kelimelerimle gövde gösterisi yapmıyorum; kelimelerimle yarayı kanatıyor, ama aynı zamanda yaraya merhem sürüyorum. Çünkü kelime hem bıçak hem dikiş iğnesidir. Bu yazı, bıçakla açılan yaranın kanını mürekkep yapıp, iğneyle yeni bir gelecek dikme çabasıdır. Trompetlerin sesiyle bitiriyorum: unutmayın, susmayın, kabullenmeyin. Ben İmdat Demir, kelimelerimle buradayım.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir