Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

YAĞMURUN DEMLEDİĞİ ZAMAN: ÇAYIN POETİKASI

YAĞMURUN DEMLEDİĞİ ZAMAN: ÇAYIN POETİKASI

İmdat demir —filozofkirpi



Sis her sabah dağın omuzlarından denize doğru ağır bir mendil gibi çözülürken, Rize’nin taş duvarlarına, eski tuğlalarına, el emeğiyle yontulmuş kapılarına yapışan nem, yalnız havayı değil, hafızayı da ıslatır; burada zaman, saatlerin tik takıyla değil, çay yaprağının uyanışı, fırtınanın aniden göğü yırtışı, dere sesinin geceyi oymasındaki ısrarla ölçülür ve biz, bu ısrarın içinde büyür, konuşur, sevinir, darılır, barışırız: deniz bir gün kuzu uysallığında, ertesi gün kükreyen bir aslan; dağ bir sabah çiğ damlalarının mütevazı imamı, akşamüstü sisin yorgun müezzini.

Çay bahçeleri, yağmurun sedefli taneleriyle ışıldayan teraslar gibi kıvrıla kıvrıla iner denize; o teraslar, çocukken ayaklarımız çıplakken, ilk yüzmeyi öğrendiğimiz derelere doğru koşturduğumuz patikalara bakar: dereye atladığımız o ilk anın ürperişinde, Karadeniz’in bütün tuzu, bütün kınası, bütün özgürlük kıvılcımı vardır; su boynumuza sarılır, taşlar ayağımızın altından kayar, gökyüzü üstümüze devrilecek gibi olur, gene de gülerek, bağıra çağıra bir kulaç daha, bir kulaç daha atarız.

Kışın mavi karanlığında, takaların uğultusu kıyıları yoklar; usta ellerle çekilen ağların gıcırdayan ritminde, hamsinin keskin kokusu ve tuzun sızıltılı şarkısı limanı doldurur; hamsi kızarırken, mısır ekmeğinin sarı sabrı fırından çıkar, muhlama bakır sahanda ağır ağır bir güneş gibi çöker sofranın ortasına, tereyağı kenarlardan usulca gezerek peynirin nabzını hızlandırır; bir dilim, bir nefes, bir sohbet; o sofrada hem deniz konuşur hem dağ, hem geçmiş hem gelecek, hem de susmanın ta kendisi.

Kemençe, sisin telinden çekilmiş bir nida gibi akşama sızar; horon, toprağın yer çekimine karşı hafifleme ayini; dizlerin yere, yüreğin göğe yakın olduğu o kuşaklar boyunca süren dans, sanki insan bedeninin yağmurla birlikte düşünme biçimi; “Çayeli’nden öteye” bir türküden çok daha fazlasıdır burada: bir varoluş teli, sınırın hem fiziksel hem ruhsal bir çizgi olmadığını, aksine suda eriyen bir tuz, havada dağılan bir sis, kalpte genişleyen bir çember olduğunu hatırlatan kadim bir titreşim; o türküyü dinlerken, gurbete gidenlerin omzunda görünmez bir şal gibi duran yağmur, geri dönüş vakti camdan görünen dalgalarla birleşir ve insan, içindeki dağların yerini, derelerin yatağını, göğün ağırlığını yeniden hatırlar.

Bizim buralarda çay alım yerleri, tuğla duvarların taze kırmızısına sinmiş ter ve sabır kokusuyla, kamış sepetlerin örülmüş hafızasıyla, peştamalın pratik zekâsıyla birer ritüel istasyonu gibidir; bir fotoğrafta görsek, ön planda ayağı çıplak bir adamın sepetin dudağında tereddütsüz duran ayağını, elindeki sigaranın dumanını sisle uzlaştıran alışkanlık pozunu, arka planda başörtüsünün beyazında netleşen bir kadının bekleyen, bakan, kabullenen ama asla geri çekilmeyen gözlerini okuruz; solda kara lahana, sağda mısır; hiçbir şey tesadüf değildir: lahana kışın dayanaklı şefkati, mısır emeğin sarı hafızası, sepet mevsimin ritmi, sigara küçük bir kaçış kapısı; hepsi bir araya geldiğinde mekânın poetikası, yani bu toprağın dili kendi sözlüğünü açar önümüze ve biz, kelimeleri değil, ağırlıkları, dokuları, ıslaklıkları, bekleyişleri, sabırları okuruz.

Rize’nin insanı tez canlıdır, huysuzdur derler; doğrudur, çünkü dalganın inadıyla, derenin kıvrak hırçınlığıyla, yamaçların dik başlı disipliniyle akrabayız; fakat bu tez canlılık aceleden değil, yağmurun kesintisizliğinden öğrenilmiş bir ritimdir: beklerken bile hareket eden, konuşurken bile çekiç sesi gibi ritmik tınlayan, susarken bile fırtınanın yönünü değiştiren bir iç kuvvet; çocuklar bunu en iyi bilir, lazboard dediğimiz o basit tahta üstünde çay teraslarından kayarken, ayaklarının altındaki toprağı, dillerinin ucundaki tuzu, gözlerinin içindeki gökyüzünü birlikte güldürürler; düşer, kalkar, gene kayarlar; yağmur yağarken kaymak, sis varken kahkaha atmak, burada hayatın dilbilgisi kadar doğaldır.

Yaylalar, göğün basıncının azaldığı, gizli bir laboratuvar gibi çalışan geniş odalardır; yazın göçmek, sadece iklim değiştirmek değil, hatıranın tansiyonunu ayarlamaktır: ahşap evlerin reçineli kokusu, sobanın ilk dumanının cidara vuruşu, peynir tulumunun taş soğukluğundaki sabrı, tulumun nefesindeki hüzün; gece yıldızları yankıyla çoğalır dağ başında, gökyüzü eğrilir, dünya bir tavan gibi iner; kemençenin teli birden kırılacak gibi gerilirken, horonun attığı her adım toprağın nabzını yoklar; ve biz anlarız ki bu nabız bozulursa, denizin dili de tutulur, dere konuşamaz, yağmur söze gelmez.

Alabalık tuttuğumuz dereler, suyun şeffaf aklının en hızlı işlediği yerlerdir: taşların üstünde kayıp duran çiçekli bir gölge, suyun içine düşen yaprağın sessiz mucizesi, oltanın ucuna konan sabrın gizli terazisi; dere boyunda ilk yüzme denemeleriyle ilk korkular aynı cümlede yürür, bir yandan annelerin “Çok açılma!” diyen sesi, öte yandan arkadaşın “Gel, su sıcak!” diyen şakası; suyun hafızası uzun, affı kısa, cömertliği kalıcıdır; düşeni önce ürpertir, sonra bağışlar.

Rize şiirleri, yanık türküleri, kemençenin dilinde kabaran dalgaları ve tulumun iç çekişinde saklanan yamaç gölgelerini taşıyan birer akşam duasıdır; bir dörtlükte bir evin ömrü, bir nakaratta bir limanın yas tutuşu, bir uzatma notasının ucunda bir kayanın yıllarca yağmura nasıl direndiği vardır; şiirler, öfkeyi merhamete, merhameti inada, inadı sebatın estetiğine dönüştürür; çünkü bu toprak, kavganın da barışın da melodisini aynı göğün altında saklar.

Halk kültürü—dilersen adına “kült” de—burada bir müze vitrini değil, yürürlükte olan bir sözleşmedir: kapı eşiğinde söylenen kısa bir atasözü, takanın rüzgârla pazarlığına eşlik eden bir uğur ritüeli, çay alım yerinde tartının hakkını savunan bir bakış; hepsi birlikte bir hukuk kurar, dağların ve dalgaların tanıdığı, sisin onayladığı, yağmurun mühürlediği bir hukuk.

Ve bütün bunların üstünde, çay tarımının zorlukları; sabahın ilk ışığında yaprağın ucuna değen parmaklardaki titrek soğuk, öğle sıcağında nemle karışan terin tuzu, sırtın kamburunda biriken yorgunluğun akşamüstü sigarasıyla kısa bir ateşkes imzalaması; alım yerinde bekleyiş: defterlerin açılması, tartının hışırtısı, isimlerin okunması, “çay parası ne zaman verilecek?” sorusunun aile kalabalığında dolaşan inci taneli huzursuzluğu; evde yeni doğmuş bir bebek için alınacak beşiğin hesaba katılması, yaylada çadır bezinin yenilenmesi, okul defterlerinin, botların gözü; günler geçer, takvim yaprakları ıslanır, sonunda o para gelir; kapı eşiğine düşen ilk sıcak huzur, sobanın yanışı, mutfağa giren taze un, bakırın parıltısı, gözlerdeki fer; beklemek burada öfkesiz bir sabır değildir, yağmurun ısrarından öğrenilmiş bir mücadele biçimidir: damlaya damlaya biriken sebat.

Taka, bir tekne değil, bir karakterdir; motorunun sesi alacakaranlıkta dili gibi çalışır, denize “Ben geldim!” diyen bir kararlılık; fırtına çıktığında deniz saldırgan bir düşman, sönümlendiğinde ana kucağı; lakin her ikisinde de taka, kılavuzunu denizden değil, denizi okuyan insanın iç dengelerinden alır; çünkü dalgayı yararken esas olan teknenin burnu değil, yüreğin pusulasıdır.

Rize’nin yağmurlu ve sisli havaları kasvetlidir derler; doğrudur, ama bu kasvet, çürütücü bir ağırlık değil, düşüncenin buhar banyosudur; sis, manzarayı saklarken ayrıntıyı keskinleştirir, yağmur gürültüyü bastırırken kalbin küçük seslerini büyütür; evlerin içindeki sarı ışık, pencereye vuran tanelerde çoğalır, çocuk sesleri taş merdivenlerden yükselir, ahşap mertekler eski bir masalın diliyle gıcırdar; her damla, toprağın hafızasında bir harf gibi yankılanır ve cümle nihayet dağın doruğunda göğe karışır.

Çayeli’nden öteye uzanan yol, sadece coğrafi bir hat değil, insanın kendi içine doğru bir güzergâhtır; bir gün oradan geçerken bir türkü tutturursun ve birden, uğultusu hiç dinmeyen denizin, hiç kurumayan yağmurun, hiç yorulmayan yamaçların bile sustuğunu fark edersin; türkü senin yerine konuşur: “Her gidiş bir dönüşün gölgesidir, her ayrılık bir kavuşmanın iç çekişi”; ve sen, kendi gölgende bir yolculuğa başlarsın; yolun iki yanı, bir yanda kara lahana tarlaları, öte yanda mısırın sarı sabrı; karşında sis ve gölgesi; geride kemençenin tel tel dumanı; en önde, çocukluğunun dere kokusu.

Rize’nin kültürel hafıza mekânları—camilerin gölgesindeki çay ocakları, liman başındaki kahveler, yayla şenliklerinin meydanları, çay alım yerlerinin toprak kokulu saçakları—hep bir arada, görünmez bir ağ ile birbirine bağlanmış gibidir; biri olmadan öteki eksik, öteki olmadan birincisi yetim kalır; çünkü burada hatıra tekil değil, kolektif bir varlıktır; herkesin payına düşen bir anlatı, bir göz kırpışı, bir bardak buğusu, bir yağmur şeridi vardır.

Gece yıldızları, şehir ışıklarının kelepçesinden uzak yayla göğünde neredeyse elle tutulur; bir yıldız kayarken bir dilek tutarsın, dileğini suya söylemezsin, çay yaprağına fısıldarsın; çünkü bilirsin ki sabah o yaprak kesilecektir ve senin dileğin, başkasının çayında, bir bardak sıcak nefeste, ince belli bir camın buğusunda kendine yer bulacaktır; dünya böyle dolaşır bizde: biri anlatır, öteki içer, bir başkası türküye çevirir, bir diğeri çocukların oyununda yeni bir kural kılar.

Rize, bazen bir epik destanın hızında akar—fırtınanın ortasında limana dönen taka, aşırı yüklenmiş sepeti sırtında bir terasa tırmanan genç, yağmurun hakaretine direnen bir duvar, sisin dahi ikna edemediği bir yürüyüş; bazen de lirik bir ağıtın kısık sesine çekilir—gurbete gidenin otobüs camında biriken damlalar, alım defterinde adı sonlara yazılanın içindeki kırık dal, kemençenin ince telinde titreyen anne duası. Ama en çok, ikisinin arasında, yani gündelik olanın içindeki olağanüstülükte yaşar; bu nedenle, bir fotoğrafta peştamalın altındaki pantolonu kirden sakınan pratik akıl ile arka plandaki bakışın yüzyıllık sabrı yan yana durduğunda, biz yalnız bir kompozisyon değil, bir sözleşme görürüz: “Sen çalış, ben beklerim; sen yorul, ben tutarım; sen düşün, ben taşırım; sen sus, ben anlarım.”

Bu sözleşmenin tarafları insandır ama tanığı mekândır; mekân, sadece sahne değil, anlatının ortağıdır; taş, tuğla, sepet, duman, lahana, mısır, taka, dere, sis, yağmur, gökyüzü ve yıldızlar; hepsi birlikte bir şiirin harfleridir ve şiir burada asla bitmez: bazen ince ince yağar, bazen bardaktan boşanır gibi coşar, bazen sis olur görmez kılar, bazen güneş olur bütün ıslakları altın tozuna çevirir; ama her defasında, insanın içindeki toprağı yeşertir, çünkü Rize dediğimiz şey, bir şehir olmakla kalmaz, yağmur gibi insanın ruhuna düşer ve düşerken, “Haydi,” der, “yürü; deniz şuracıkta, dağ hemen arkanda, dere yanından akıyor, çay bahçesi gözünün ucunda; bir türkü tuttur, bir sepet doldur, bir kahkaha at; beklemeyi unutma ama beklerken de yaşa; çünkü yol, yağmurun ritmi kadar hızlı, sisin aklı kadar sabırlı, kemençenin dili kadar eski ve muhlamanın sıcaklığı kadar bugündür.”

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir