RÜYASINI GERİ SARAN ŞEHİR
İmdat DEMİR
Dehşetengiz havadan yanaşılmazdı ağır gövdemiz
Saçaklarımız usul usul akardı göğüs uçlarımıza
Pas kokardı tenimiz, rutubetli bir çan
Gölge darbeleriyle çatırdar kent kabuğu bizim adımızla
Kesik bir rüzgârla saplanır göğün kalbine
Her esinti içimize sürülmüş gizli sürgün
Çatılardan sarkan çocukluklarımız bakar aşağı şaşkın ve yalın
Zaman, kiremit aralarına gizlenen paslı garnizon
———
Göğsümüzde mühürlü eski imparatorluk defterleri ağır
Her yaprakta unutulmuş bir sınır taşı
Şehir rüyasını geri sarar geceleri içimize doğru
Sokak lambaları titrer, hafızasını yitirmiş yıldız
Bir çoban sesi girer ansızın uykumuza
Koyun yerine sayar yenilmiş ihtimallerimizi teker
Her sayı ufukta kaybolan kuyruklu yıldız
Göğsümüzden geçip arşive düşen kısa not
———
Aynaya bakarız, yüzümüz değil iklim çıkar
Kaşlarımızda kuzey rüzgârlarının donuk öfkesi birikir
Dudaklarımızda kurumuş çöl nehirlerinin çatlağı kalır
Konuşmadığımız kelimeler dilde küflü tohum bekler
Her susuş yeni bir mülteci kampı kurar
Duygularımız tel örgülere takılmış kağıt uçurtma
Göğsümüzde dönen küçük gezegenin takvimi şaşar
Günler birbirine karışır, ibreler geri kaçar
———
Bir ağaca yaslanırız, kökleri yoklar nabzımızı
Toprak, gömülmüş tanrıların yorulmuş sesini üfler
Gövdemiz yürüyen bir kazı alanına döner
Her nefeste kırık bir uygarlık seramiği parlar
Rüzgâr, iflas etmiş imparatorlukların defterini okur
Alacaklı hanesinde silik de olsa adımız yazar
Var olmak, borçlar kısmına düşmüş kısa not
Yine de gökyüzüne imza atan ince titreşim
———
Gece çöker, saçaklarımızdan su damlar ağır
Her damla, üşümüş gövdelerin sessiz dilekçesi
Göğün taş kalbine postalanmış küçük arşiv kartı
Tanrı’nın el yazısı yağmurla hafifçe bozulur
Alfabe dağılır, yitik diller kalp çizer içimize
Biz, dehşetengiz havanın orta yerinde dururuz
Kesik rüzgârla göğün kalbine saplanırken usulca gülümseriz
Bilerek, göğün dediğimiz sırrın içimiz olduğunu