ÖZGÜR AĞIRLIK PARADOKSU VE SEKÜLER VESAYETİN ERDOĞAN’I İCAT ETMESİ
İmdat Demir — Filozof Kirpi
Bu metin, Erdoğan ve AKP iktidarının yükselişini bir “başarı hikâyesi” olarak değil, 1990’lı yılların seküler-vesayetçi aklının siyasal cehaleti olarak okur. Refah Partisi ve Erdoğan başlangıçta marjinal, özgür ağırlığı düşük figürlerken; yasaklar, mağduriyet üretimi, askerî vesayet, medya linci ve hukuk dışı müdahaleler bu figürleri büyüttü. Erdoğan’ın siyasal ağırlığı arttıkça Türkiye’nin kurumsal, ekonomik ve ahlâkî kapasitesi çöktü. Bu ters korelasyonun asli sorumlusu, rakibini anlamak yerine yasaklayan ve böylece onu icat eden seküler muhalefettir.

Bu metin, Türkiye siyasal tarihinin en büyük ironilerinden birini, hatta trajikomik vakasını masaya yatırır: Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin yükselişinin kendi maharetlerinden çok, 1990’lı yılların seküler-laikçi, vesayetçi, kibirli ve politik olarak sakat aktörleri tarafından inşa edilmiş olması gerçeğini. Bu bir savunma değil; bilakis, suç ortaklığının teşhiridir. Erdoğan’ın bugünkü hegemonik ağırlığının arkasında yatan asli motor, İslâmcı siyasetin entelektüel veya yönetsel kapasitesi değil, seküler aklın siyasal cehaleti, refleksif zorbalığı ve demokratik sezgisizliğidir.
1990’lı yılların başında Refah Partisi ve Tayyip Erdoğan, siyasal sistem içinde marjinal figürlerdi. Toplumsal karşılıkları sınırlıydı; söylemleri kaba, kadroları zayıf, ekonomik tahayyülleri ilkel, dış politikaları hamasîydi. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu figürlerin “özgür ağırlığı” yok denecek kadar düşüktü. Ne devlet aklında ne kentli seçmende ne de küresel sistemde ciddiye alınacak bir karşılıkları vardı. Tam da bu noktada tarihsel bir hata yapıldı: Bu figürlerle siyasal ve hukuksal zeminde mücadele etmek yerine, onları mağduriyet üretim hatlarına sokan gayrimeşru araçlar devreye alındı.
Seküler-lâikçi elitlerin temel yanılgısı şuydu: Siyasal rakibi bastırarak, aşağılayarak, yasaklayarak, kriminalize ederek yok edebileceklerini sandılar. Oysa modern siyaset, özellikle de kitle siyaseti, yasakla değil anlamla yönetilir. Yasak, anlam üretir; mağduriyet, meşruiyet doğurur. Erdoğan’ın siyasal serüveni tam olarak bu mekanizmanın ürünüdür. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na giden yol, sandıkla değil, sembolik şiddetle döşendi.
28 Şubat süreci, bu bağlamda bir “karşı-devrimci devrim”dir. Tankların sokaklarda yürütülmesi, başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarında süründürülmesi, medyanın linç aygıtı gibi çalıştırılması, hukukun askıya alınması; bütün bunlar Refah Partisi’ni zayıflatmadı. Aksine, ona tarihsel bir rol biçti. Siyasal İslâm, ilk kez bu kadar geniş bir toplumsal kesim tarafından “hak ihlâline uğrayan” bir özne olarak algılandı. Erdoğan’ın “özgür ağırlığı” tam da burada sıçradı.
Bu noktada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Erdoğan’ın güçlenmesi ile Türkiye’nin güçlenmesi arasında bir paralellik yoktur; tersine, yapısal bir ters korelasyon vardır. Erdoğan’ın kişisel ve siyasal ağırlığı arttıkça, ülkenin kurumsal kapasitesi azalmıştır. Hukuk gerilemiş, ekonomi kırılganlaşmış, dış politika savrulmuş, toplumsal bağlar çözülmüştür. Buna rağmen Erdoğan’ın siyasal meşruiyeti artmıştır. Bu paradoks, ancak muhalefetin ve seküler aklın yapısal başarısızlığıyla açıklanabilir.
2001 krizi, bu sürecin kırılma anıdır. Devletin bankalar aracılığıyla soyulduğu, çetelerin siyasete eklemlendiği, yolsuzluğun norm hâline geldiği bir dönemin ardından toplum, sistemin tamamını cezalandırdı. AKP bu cezalandırmanın aracısı oldu. Ne yeni bir programı vardı ne de derin bir kadrosu. Sahip olduğu tek şey, “biz eskisi değiliz” iddiasıydı. Bu iddia da yine seküler vesayetin yarattığı enkazdan beslendi.
AKP’nin ilk yıllarındaki görece ekonomik toparlanma, Erdoğan’ın yetkinliğinin değil, uluslararası konjonktürün ve IMF programlarının sonucuydu. Buna rağmen, bu başarı Erdoğan’a yazıldı. Muhalefet, bu farkı anlatmak yerine Erdoğan’ı şeytanlaştırmayı tercih etti. Her haklı eleştiri, üslupsuzlukla boğuldu; her rasyonel itiraz, ideolojik nefretle gölgelendi. Sonuçta Erdoğan yine kazandı.
Bugün gelinen noktada tablo daha da çarpıcıdır. Türkiye derin bir ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz içindedir. Kurumlar çökmüş, liyakat tasfiye edilmiş, hukuk kişiselleştirilmiştir. Buna rağmen Erdoğan’ın siyasal ağırlığı hâlâ yüksektir. Bu, bir liderlik başarısı değil; muhalefetin iflasıdır. Türkiye’de muhalefet, eleştirdikçe Erdoğan’ı besleyen, itiraz ettikçe onu tahkim eden bir işlev görmektedir.
Seküler muhalefet, hâlâ 1990’ların diliyle konuşmakta; hâlâ toplumu yukarıdan terbiye etmeye çalışmaktadır. Halkın gündelik deneyimini, ekonomik sıkıntısını, kültürel kırılmalarını anlamak yerine, sembolik düşmanlıklar üretmektedir. Bu durum, Erdoğan’ın mağduriyet söylemini sürekli yeniden üretmektedir.
Finalde bugün Erdoğan iktidarının asli mimarı Erdoğan’ın kendisi değildir. Bu iktidar, seküler aptallığın, vesayetçi kibirin ve demokratik sezgisizliğin kolektif ürünüdür. Türkiye, rakibini anlamayı reddeden bir aklın bedelini ödemektedir. Ve bu bedel, sadece siyasal değil; ahlâkî ve tarihsel bir bedeldir. Filozof Kirpi’nin defterine not düşelim: Rakibini yasaklayan akıl, onu büyütür; anlamayan zihin, teslim olur.
