DEVLETİN GÖLGESİNDE SOSYOLOJİ: DOĞU ERGİL’İN ELEŞTİREL AKLI
ÖZET
Doğu Ergil yazısı, Türkiye’de sosyal bilimin devlet gölgesinde nasıl konuştuğunu tartışır. Ergil, şiddeti, Kürt meselesini ve kimlik krizini güvenlikçi ezberle değil, toplumsal yapı, dışlanma ve temsil kriziyle birlikte okuyan bir sosyal bilimci olarak değerlendirilir. Metin, Ergil’in resmi ideolojiyi aşan cesaretini teslim ederken, liberal-demokratik dilinin devletin kurucu şiddetini yeterince radikal biçimde sökemediğini de vurgular.
Devlet Aklına Karşı Sosyoloji
Türkiye’de sosyal bilim yapmak çoğu zaman laboratuvarda deney yapmak değil, karakolun, fakültenin, mahkemenin, gazete kupürünün ve devlet arşivinin arasından geçerek konuşmaya çalışmaktır. Bu topraklarda sosyoloji masum bir masa faaliyeti olmadı; kimi zaman toplumu anlamak için değil, toplumu disipline etmek için kullanıldı. Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren sosyal bilimciye biçilen rol de çoğu zaman belliydi: toplumu okuyacak, fakat devleti fazla rahatsız etmeyecek; kimliği açıklayacak, ama kimlik krizinin kaynağına fazla yaklaşmayacak; şiddeti analiz edecek, fakat şiddetin devletle akrabalığını çok yüksek sesle söylemeyecekti. İşte Doğu Ergil’in akademik pozisyonunu anlamak için önce bu paslı dekoru görmek gerekir. Çünkü Ergil’in önemi, yalnızca ne söylediğinde değil, hangi ülkede, hangi devlet geleneğinin içinde ve hangi suskunluk rejimine karşı konuştuğunda saklıdır.
Doğu Ergil’i sıradan bir akademik biyografiyle anlatmak kolaydır: siyaset bilimi, sosyoloji, sosyal psikoloji, kalkınma çalışmaları, üniversite hocalığı, makaleler, kitaplar, raporlar, saha çalışmaları. Fakat bu kuru liste, meselenin ruhunu vermez. Onu ilginç kılan şey, Türkiye’de siyasal şiddeti, terörü, kimlik krizini ve devlet-toplum gerilimini yalnızca güvenlik memurunun gözlüğüyle okumayı reddetmesidir. Ergil, özellikle şiddet meselesini toplumsal yapıdan, kültürel kodlardan, siyasal dışlanmadan ve temsil krizinden koparmadan ele almaya çalışır. Bu, Türkiye gibi devlet aklının sürekli “dış mihrak”, “bölücülük”, “anarşi”, “terör” etiketleriyle düşünmeyi kolaylaştırdığı bir ülkede hafife alınacak bir tavır değildir. Çünkü burada çoğu zaman kavramlar açıklamak için değil, susturmak için kullanılır.
Ergil’in akademik dili, resmi ideolojiye teslim olmuş bir dil değildir. Onda güvenlikçi refleksi aşmaya çalışan, toplumsal nedenleri araştıran, şiddeti sadece failin niyetine değil, yapının ürettiği tıkanmalara bağlayan bir damar vardır. Bu damar önemlidir; çünkü Türkiye’de siyasal şiddeti anlamak isteyen herkes önce şu kaba ezberi parçalamak zorundadır: “Şiddet kötü insanların kötü eylemidir.” Elbette şiddetin faili, ahlâkî ve hukuki sorumluluktan muaf tutulamaz. Fakat sadece failin yüzüne bakarak şiddeti anlamaya çalışan akıl, bataklığı bırakıp sivrisineğin karakter tahlilini yapan akıldır. Ergil’in katkısı, sivrisinekle uğraşırken bataklığın kokusunu da tartışmaya açmasındadır.
Bu noktada onun akademik cesaretini teslim etmek gerekir. Türkiye’de şiddetin yapısal ve kültürel kaynaklarını konuşmak, özellikle 1970’lerin, 1980’lerin ve 1990’ların ve günümüzün politik atmosferinde, risksiz bir entelektüel faaliyet değildi. Devletin kutsal kabuğuna dokunan her analiz, kolayca “devleti suçlamak”, “terörü meşrulaştırmak” ya da “milli hassasiyetleri zedelemek” gibi ucuz ithamlarla karşılaşabilirdi. Ergil’in çalışmaları bu dar koridorda yürür. Şiddeti sadece polisiye bir vaka olmaktan çıkarıp sosyolojik bir belirti olarak görür. Bu belirtiyi okumak ise siyasal tıbbın işidir: yara nerede, iltihap nasıl yayılmış, beden neden kendi hücrelerine saldırıyor, toplumsal bağışıklık sistemi niçin çökmüş?
Fakat burada Ergil’i sadece alkışlamak da kolaycılık olur. Otopsi dediğimiz şey methiye değildir; neşterin nezaketle tutulması, kesmeyeceği anlamına gelmez. Ergil’in düşünsel hattında liberal-demokratik bir iyileştirme inancı belirgindir. Hukuk devleti, çoğulculuk, temsil, demokratikleşme, sivil alan, kimlik hakları ve müzakere onun analizlerinde önemli yer tutar. Bunlar elbette küçümsenecek şeyler değildir. Hatta Türkiye gibi merkeziyetçi, bürokratik, güvenlikçi ve ideolojik olarak kalın kabuklu bir ülkede bu kavramlar hâlâ oksijen tüpü değerindedir. Fakat oksijen tüpü hastayı yaşatır; hastalığın tarihini tek başına açıklamaz. Ergil’in zaafı, zaman zaman bu liberal iyileştirme dilinin devletin daha derin kurucu şiddetini, sınıfsal mimarisini, taşraya ve kimliklere bakan kibirli merkez aklını yeterince radikal biçimde sökememesidir.
Türkiye’de devlet yalnızca kurumlar toplamı değildir; bir bakış biçimidir. Vatandaşa yukarıdan bakan, toplumu çocuk sayan, farklılığı tehdit gibi kodlayan, sadakati haysiyetin önüne koyan bir siyasal terbiyedir. Bu terbiyeyi anlamadan şiddeti tam anlayamayız. Ergil, bu terbiyenin sonuçlarını iyi görür; fakat kimi zaman terbiyenin ontolojik köklerine kadar inmekte temkinli davranır. Onun dili, resmi ezberi kırar; ama bazen kırdığı duvarın arkasındaki temel kazısını tamamlamaz. Yani teşhis güçlüdür, fakat neşter yer yer derinin altında durur. Türkiye gibi kronik hastalıklarını “milli birlik” kolonyasıyla gizleyen bir memlekette bu temkin, anlaşılır ama yeterli değildir.
Yine de Doğu Ergil’i Türkiye sosyal bilimleri içinde değerli kılan şey, devletin ürettiği sorunları toplumun suç hanesine yazan kolaycı zihniyete itiraz etmesidir. Türkiye’de en tehlikeli alışkanlıklardan biri budur: devlet bastırır, toplum patlar; sonra patlamanın nedeni toplumun “geri”, “cahil”, “bölücü”, “fanatik” veya “kışkırtılmış” olmasıyla açıklanır. Bu açıklama biçimi, faili sürekli aşağıda arar; yukarıdaki karar mekanizmalarını, inkâr siyasetini, eşitsizliği, dışlamayı, merkezî tahakkümü ve tarihsel yarayı görünmez kılar. Ergil’in akademik pozisyonu bu görünmezliği bozar. Toplumu suç dosyası gibi değil, gerilim alanı gibi okur.
Bu yüzden onu okurken iki dikkat gerekir. Birincisi, Ergil’i resmi güvenlik diline karşı açtığı alan nedeniyle ciddiye almak. İkincisi, onun liberal-demokratik çerçevesini nihai hakikat gibi değil, tartışılması gereken bir eşik gibi görmek. Çünkü Türkiye’nin derdi sadece demokrasi eksikliği değildir; demokrasi fikrinin bile devlet tarafından ehlileştirilmesi, yurttaşlığın sadakat sınavına çevrilmesi, kimliğin makbul ve makbul olmayan diye ikiye bölünmesi, bilginin iktidar karşısında sık sık diz çöktürülmesidir. Ergil, bu karanlık odanın bazı perdelerini açmıştır. Fakat odanın mimarisini bütünüyle yıkmak başka bir düşünsel sertlik ister.
Doğu Ergil’in akademik otopsisinde ilk kesit bize şunu gösterir: O, Türkiye’de şiddeti, kimliği ve devleti birlikte düşünmeye çalışan önemli bir sosyal bilimcidir. Devletin gölgesinde konuşur; ama gölgeyi doğal manzara sanmaz. Onun esas kıymeti de buradadır. Her şeyi çözmüş değildir, bazı yerlerde fazla reformist, bazı yerlerde fazla iyimser, bazı yerlerde fazla kurumsal kalır. Ama Türkiye’de sosyal bilimin memur aklına teslim olduğu dönemlerde, şiddetin ve kimlik krizinin arkasındaki toplumsal yarayı göstermeye çalışması başlı başına önemlidir.
Filozof Kirpi: Devletin gölgesinde düşünen adamın ilk işi gölgeye alışmak değil, güneşin neden saklandığını sormaktır.
Kürt Meselesi, Terör ve Şiddet: Güvenlik Dilinin Anatomisini Açmak
Türkiye’de Kürt meselesi çoğu zaman bir dağ fotoğrafına hapsedildi. Devletin dili, meseleyi uzun yıllar boyunca harita, sınır, karakol, operasyon, örgüt, silah, ihanet ve güvenlik kavramlarıyla anlattı. Böyle anlatınca da toplumun önüne bir insanlık meselesi değil, bir asayiş dosyası konuldu. Dosyanın içinde acı vardı, ama acının dili yoktu; ölüm vardı, ama ölümün tarihi yoktu; yurttaş vardı, ama yurttaşın adı çoğu zaman yoktu. Doğu Ergil’in bu alandaki önemi, tam da bu suskun dosyanın kapağını sosyolojik olarak aralamaya çalışmasında yatar. O, şiddeti yalnızca dağa çıkan insanın niyetinde aramaz; o dağa giden yolun taşlarını, köyün boşalmasını, dilin bastırılmasını, temsilin kırılmasını, devletin kibirli bakışını ve toplumun hafızasına çöken korkuyu da hesaba katmaya çalışır.
Türkiye’de güvenlik dili çok maharetlidir; her şeyi sadeleştirir, sonra sadeleştirdiği şeyi hakikat diye satar. “Terör var” der, arkasındaki tarihsel inkârı konuşmaz. “Bölücülük var” der, yurttaşlık bağının nasıl parçalandığını sormaz. “Dış güçler var” der, içerideki adaletsizliği karanlıkta bırakır. “Devlet mücadele ediyor” der, devletin hangi siyasal tercihlerle sorunu büyüttüğünü tartışmaya yanaşmaz. Bu dilin en büyük hilesi şudur: Şiddeti sadece sonuç olarak değil, açıklama olarak da kullanır. Böylece nedenler görünmez olur. Şiddet varsa konuşma biter. Oysa tam tersine, şiddet varsa konuşma başlamalıdır. Çünkü şiddet, toplumun kanayan yerinin kaba sesidir; onu duymadan yalnızca bastırmaya çalışan akıl, yaranın üstüne beton döker.
Doğu Ergil’in siyasal şiddet analizindeki güçlü taraf, şiddetin toplumsal ve kültürel kaynaklarını araştırmaya çalışmasıdır. Bu yaklaşım, Türkiye’de resmi ezbere ters düşer. Çünkü resmi ezber, devleti daima tedavi edici, toplumu ise daima hasta olarak görür. Oysa bazen hastalığı üreten bizzat tedavi diye sunulan şeydir. Sürekli olağanüstü hâl mantığı, askeri aklın sivil hayatı kuşatması, kimlik taleplerinin kriminalize edilmesi, bölgesel eşitsizliklerin güvenlik perdesiyle örtülmesi, Kürt yurttaşın diline ve hafızasına şüpheyle bakılması; bütün bunlar meseleyi çözmek yerine derinleştirmiştir. Ergil’in bakışı, bu kör döngüyü teşhis etmeye çalışır. Onun için şiddet, gökten düşen bir sapma değildir; bastırılmış siyasal taleplerin, kapatılmış kanalların ve travmatik devlet pratiklerinin içinde şekillenen bir sonuçtur.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Şiddeti anlamaya çalışmak, şiddeti meşrulaştırmak değildir. Türkiye’de en ucuz suçlama budur: “Nedenleri konuşuyorsan suçu savunuyorsun.” Hayır, efendim; nedenleri konuşmak aklın namusudur. Bir yangının çıkış nedenini araştırmak, yangını övmek anlamına gelmez. Tam tersine, yangını söndürmek isteyen insan önce kıvılcımın nereden geldiğini bilmek zorundadır. Doğu Ergil’in katkısı bu noktada belirginleşir. O, güvenlikçi ezberin susturduğu nedenleri görünür kılmaya çalışan bir hat açar. Bu hat, Kürt meselesinde inkâr, asimilasyon, eşitsizlik, temsil krizi, kültürel hor görülme ve merkezî devlet şiddeti gibi başlıkları tartışılabilir hâle getirir.
Kürt meselesi Türkiye’nin sadece doğusuna ait bir mesele değildir; Ankara’nın zihnine, İstanbul’un konforuna, okul kitabının satır arasına, mahkemenin diline, kışlanın disiplinine, televizyonun ekranına ve sıradan vatandaşın korkularına yerleşmiş bir meseledir. Bu nedenle onu sadece “bölge sorunu” diye anlatmak da eksiktir. Mesele, Türkiye’nin yurttaşlık fikrinin sınavıdır. Bir insan kendi anadilini konuştuğunda devlet huzursuz oluyorsa, orada güvenlik değil, ontolojik panik vardır. Bir kimlik talebi hemen sadakat testine çevriliyorsa, orada millet fikri kırılgandır. Bir halkın hafızası sürekli “tehlike” başlığı altında okunuyorsa, orada devlet kendine güvenmiyor demektir. Doğu Ergil’in analizleri bu panik dilini gevşeten, sorunu daha geniş bir toplumsal bağlama yerleştiren bir imkân sağlar.
Yine de Ergil’in yaklaşımını eleştirisiz bırakmak doğru olmaz. Onun çözüm arayışında demokratikleşme, hukuki reform, temsil kanallarının açılması, çoğulculuk ve sivil siyaset belirgin bir yer tutar. Bunlar elbette gereklidir. Fakat Kürt meselesi yalnızca eksik demokrasiyle açıklanamayacak kadar derin bir tarihsel yaradır. Burada devletin kurucu kimlik mühendisliği, Türk ulus kimliğinin merkezî tahakkümü, bölgesel sınıf ilişkileri, zorunlu göç, hafıza yıkımı, ekonomik geri bırakılmışlık, askeri vesayet kültürü ve uluslararası jeopolitik birlikte çalışır. Liberal-demokratik dil bu katmanların bir kısmını açar, fakat hepsini taşıyamaz. Çünkü bazı yaralar reform cümlesinden daha eski, daha derin ve daha inatçıdır.
Ergil’in kıymeti, güvenlik dilinin kalın kabuğunu çatlatmasıdır. Zaafı ise yer yer bu kabuğun altındaki tarihsel kemiği yeterince sert kazımamasıdır. Türkiye’de Kürt meselesi, “daha çok demokrasi” diyerek geçiştirilemeyecek kadar ağırdır; ama demokrasi olmadan da hiçbir kapısı açılmaz. İşte çelişki burada: Demokrasi hem yetersizdir hem vazgeçilmezdir. Hukuk hem eksiktir hem şarttır. Müzakere hem kırılgandır hem tek insani yoldur. Ergil’in düşüncesi bu ara bölgede durur. Devletin inkârına karşı toplumun gerçeğini gösterir; fakat bazen o gerçeğin radikal tarihsel ağırlığını daha ileri bir dille taşımak gerekir.
Kürt meselesini anlamak için önce korkunun dilini sökmek gerekir. Çünkü korku, devleti akılsızlaştırır; toplumu da zalimliğe alıştırır. Güvenlik dili insanı dosyaya, kimliği tehdide, acıyı istatistiğe çevirir. Doğu Ergil’in bu alandaki katkısı, dosyanın içindeki insanı yeniden görünür kılmaya çalışmasıdır. Bu az şey değildir. Bir ülkede insanı görmek bile bazen muhalif bir eylemdir.
Filozof Kirpi: Bir devlet yurttaşının dilinden korkuyorsa, dağdan önce kendi vicdanında çatışma başlamıştır.
Liberal-Demokratik Aklın Sınırları: Doğu Ergil’in İmkânı, Kör Noktası ve Türkiye İçin Bilançosu
Doğu Ergil’i değerlendirirken en kolay yol onu iki kaba sepete atmaktır: ya resmi ideolojiye karşı konuştuğu için bütünüyle alkışlamak ya da liberal-demokratik çözüm dilinin sınırları nedeniyle bütünüyle küçümsemek. İki tavır da ucuzdur. Türkiye’de düşünce çoğu zaman böyle ucuzluklarla telef edildi zaten. Birini ya kahraman yaparız ya hain; ya öncü yaparız ya saf; ya devletçi diye çöpe atarız ya demokrat diye aklarız. Oysa ciddi otopsi, insanın damarına bakar; kalbin nerede güçlü attığını, nerede ritim kaçırdığını, hangi organa fazla yüklendiğini, hangi sinirin zayıf kaldığını anlamaya çalışır. Doğu Ergil’in düşünsel bilançosu da böyle okunmalıdır: O, Türkiye’de devletin susturduğu bazı meseleleri konuşulur kılmıştır; fakat konuşmanın sınırları da onun kendi epistemik çerçevesi içinde kalmıştır.
Ergil’in imkânı, Türkiye’de şiddet ve kimlik meselelerine güvenlikçi ezberin dışından bakabilmesidir. Bu başlı başına önemlidir. Çünkü Türkiye’de devlet aklı uzun süre toplumun yaralarını kendi hatası olarak değil, toplumun kusuru olarak gösterdi. Kürt meselesi, siyasal şiddet, temsil krizi, kimlik talepleri, merkez-taşra gerilimi; bütün bunlar çoğu zaman devletin kurduğu düzenin sonuçları olarak değil, düzene saldıran arızalar olarak anlatıldı. Ergil bu anlatıyı gevşetti. Sorunun yalnızca “suçlu unsurlar” veya “dış kışkırtmalar” üzerinden okunamayacağını, yapısal ve kültürel kaynaklara bakılması gerektiğini savundu. Bu tavır, Türkiye’de sosyal bilimin haysiyeti bakımından kıymetlidir. Çünkü bilim, devletin hoşuna giden cümleleri süsleyerek değil, gerçeğin can sıkan tarafına bakarak bilim olur.
Fakat Ergil’in kör noktası da burada belirir. Onun liberal-demokratik dili, hukuk devleti, çoğulculuk, müzakere, sivil toplum, temsil ve reform kavramları etrafında dolaşır. Bunlar Türkiye için vazgeçilmezdir; bunu tartışmak bile abesle iştigaldir. Hukuk olmadan haysiyet korunmaz. Temsil olmadan yurttaşlık eksik kalır. Çoğulculuk olmadan toplum mezarlığa döner; herkes susar, devlet konuşur, sonra buna birlik denir. Ama şu da unutulmamalı: Liberal-demokratik dil, Türkiye’deki devlet aklının derin tarihsel ve ontolojik yapısını her zaman yeterince açıklayamaz. Çünkü mesele yalnızca kurumların kötü işlemesi değildir; kurumların arkasındaki zihniyetin toplumu nasıl gördüğüdür. Devlet, yurttaşı eşit özne olarak mı görür, yoksa terbiye edilecek kalabalık olarak mı? Farklı kimliği demokratik zenginlik mi sayar, yoksa potansiyel tehdit mi? İtiraz eden insanı muhatap mı kabul eder, yoksa dosya mı yapar?
Ergil’in dili, bu soruların bir kısmını açar; ama bazen fazla iyileştirici, fazla reformcu, fazla “düzelirse olur” çizgisinde kalır. Oysa Türkiye’de bazı şeyler bozulmuş değildir; zaten öyle kurulmuştur. Bu cümle sert gelebilir, ama memleketin röntgeninde görünen budur. Merkeziyetçilik sonradan başımıza gelmiş bir kaza değildir; siyasal kültürün ana kolonlarından biridir. Kimlikleri makbul ve sakıncalı diye ayırmak geçici bir yönetim hatası değildir; ulus-devlet inşasının karanlık mirasıdır. Devletin topluma yukarıdan bakması birkaç kötü bürokratın huysuzluğu değildir; derin bir idare geleneğidir. Ergil’in düşüncesi, bu idare geleneğini eleştirir; fakat kimi zaman onu kökünden sökecek kadar yabanıl bir teorik öfkeye sahip değildir. Onun aklı masaya oturmak ister; Türkiye’nin bazı sorunları ise masanın bizzat kim tarafından kurulduğunu sormayı gerektirir.
Yine de bu eleştiri, Ergil’in değerini azaltmaz; tersine doğru yere koyar. Türkiye’de her düşünürden aynı radikalliği beklemek çocukça olur. Bazıları kapıyı kırar, bazıları kapının kilidini gösterir, bazıları kapının arkasındaki odayı tarif eder. Ergil daha çok kilidi ve odayı gösteren isimlerdendir. Devlet aklının kaba güvenlik refleksine karşı sosyolojik bir okuma önermesi, özellikle Kürt meselesi ve siyasal şiddet bağlamında önemli bir eşiktir. O eşikten geçmek başka düşünürlerin, başka kuşakların, başka neşterlerin işidir. Bir düşünürü değerlendirirken onun neyi tamamlayamadığı kadar, neyi mümkün kıldığına da bakmak gerekir. Doğu Ergil’in mümkün kıldığı şey, Türkiye’de şiddetin nedenleri üzerine konuşmanın meşru bir akademik faaliyet olduğunu göstermesidir.
Burada sosyal bilimci sorumluluğu meselesi de açılır. Türkiye gibi sert politik iklimlerde akademisyen ya konforlu suskunluğa çekilir ya da konuşmanın bedelini göze alır. Fakat konuşmak da tek başına yetmez; nasıl konuştuğu, kimin adına konuştuğu, hangi kavramlarla konuştuğu, hangi yarayı görünür kılıp hangisini perdelediği önemlidir. Ergil’in konuşması, devletçi suskunluğu delen bir konuşmadır. Ama halkın içinden, mağdurun bedeninden, yoksulun sofrasından, köyü boşaltılmış insanın hafızasından konuşan bir dil midir? Yer yer evet, yer yer hayır. Onun dili daha çok akademik, raporlayıcı, analitik ve kurumsal bir dildir. Bu dilin avantajı soğukkanlılıktır; dezavantajı ise acının sıcaklığını bazen azaltmasıdır. Türkiye’de bazı yaralar yalnızca analiz edilmez; onların başında biraz susmak, sonra da insan yüzüne bakarak konuşmak gerekir.
Doğu Ergil’in Türkiye için bilançosu bu nedenle çift katmanlıdır. Birinci katmanda önemli bir açıcıdır: terörü, şiddeti ve Kürt meselesini basit güvenlik formüllerine mahkûm etmeyen bir sosyal bilimci. İkinci katmanda sınırlı bir reformisttir: devletin daha derin kurucu şiddetini, ideolojik mimarisini ve toplumsal hiyerarşilerini bazen yeterince radikal biçimde sökemeyen bir liberal-demokratik akıl. Fakat bu iki katman birbirini iptal etmez. Tam tersine, Ergil’i ciddiye alınacak bir tartışma nesnesi hâline getirir. Çünkü güçlü düşünürler yalnızca doğru söyledikleri için değil, eksik bıraktıkları yerden yeni düşünce çağırdıkları için de önemlidir.
Bugünden bakınca Doğu Ergil’in mirası şunu hatırlatır: Türkiye’de sosyal bilim, devlete rapor yazmakla yetinirse memurlaşır; toplumu romantize ederse körleşir; şiddeti sadece kınarsa ahlâkî konfor üretir; şiddeti sadece açıklarsa vicdanını kaybeder. Asıl mesele, hem açıklamak hem hesap sormak, hem nedenleri görmek hem insanın canını merkeze almaktır. Ergil bu dengenin açıklama tarafında güçlüdür; hesap sorma tarafında ise daha sert bir dile ihtiyaç bırakır. Onun mirası tamamlanmış bir bina değil, yarım açılmış bir kapıdır. O kapıdan geçmek isteyenlerin yanında daha ağır kavramlar, daha derin tarih bilinci ve daha cesur bir adalet duygusu taşıması gerekir.
Filozof Kirpi: Bazı düşünürler duvarı yıkmaz; çatlağı gösterir. Çatlağı görenin hâlâ duvara tapması ise artık düşünürün değil, seyircinin ayıbıdır.