KANAAT ÖNDERİ DEĞİL, DÜŞÜNCE İNSANI
İmdat Demir — Filozof Kirpi
Türkçede “kanaat önderi” diye tuhaf, cilalı, biraz da tehlikeli bir kullanım var. İlk bakışta saygın bir şeymiş gibi duruyor: Toplumun önünde yürüyen, sözü dinlenen, bazı meselelerde yol gösteren insan. Fakat kelimenin içine biraz eğilip bakınca, altından çoğu zaman düşünce değil, hazır cevap çıkar. Kanaat önderi denen figür, hakikatin peşinde yürüyen bir zihin olmaktan çok, belli zamanlarda belli sorulara belli cevapları veren, elindeki kartları ezberlemiş bir kamu karakteridir. Ona bir mesele sorulur, o da yıllar önce zihnine yerleştirilmiş kalıplardan birini çıkarıp masaya bırakır. Cevap vermiş olur, ama düşünmüş olmaz.
Sorun tam da burada başlar. Kanaat, çoğu zaman düşüncenin son hâli değildir, düşüncenin daha başlamadan donmuş hâlidir. İnsan kanaat sahibi olabilir, bunda ayıp yok. Ayıp, kanaati düşüncenin yerine koymakta başlar. Kanaat, insanın bir konuda vardığı geçici sonuç olabilir; ama bizde çoğu zaman sonuç değil, kimlik kartıdır. “Ben buyum, böyle düşünürüm, bu konuda cevabım bellidir” demenin rahatlığıdır. Hatta daha kötüsü, düşünmeme imtiyazıdır. Kanaat önderi de bu imtiyazın sahneye çıkmış, kravat takmış, televizyon ışığı görmüş hâlidir.
Bir toplumda kanaat önderleri çoğaldığında düşünce geriler. Çünkü kanaat önderi soruyu sevmez, kendi cevabını sever. Sorunun onu değiştirmesine izin vermez. Soru onun için bir araştırma başlangıcı değil, hazır cevabını sergileme fırsatıdır. O yüzden kanaat önderinin zihni bir atölye değil, depo gibidir. İçeride yeni bir şey yapılmaz, sadece eskiden üretilmiş kalıplar raflardan indirilir. “Bu konuda tavrımız nettir”, “mesele aslında şudur”, “biz yıllardır bunu söylüyoruz”, “toplumun değerleri bunu gerektirir”, “tarih bize göstermiştir” gibi cümleler o depoda karton kutular içinde bekler. Her kriz çıktığında aynı kutular açılır, aynı tozlu cümleler havalandırılır.
Oysa düşünmek, insanın kendi cevabından da şüphe edebilmesidir. Düşünmek, hazır cevabın konforunu bozmak, kendi zihninin koltuğundan kalkmak, karanlık odada el yordamıyla yeni bir kapı aramaktır. Düşünce insanı, soruya cevap yetiştiren kişi değildir; sorunun ağırlığını taşıyabilen kişidir. Kanaat önderi hızla konuşur, çünkü cevabı hazırdır. Düşünen insan bazen susar, çünkü mesele kolay değildir. Kanaat önderi kesinlik satar, düşünce insanı gerilim taşır. Kanaat önderi kitleyi rahatlatır, düşünce insanı rahatsız eder. Aradaki fark bu kadar çıplaktır.
Bugün kamu alanında en büyük sefaletlerden biri, düşünce insanı ile kanaat pazarlamacısının birbirine karıştırılmasıdır. Mikrofon kime uzatılır? Hazır cevabı olan kişiye. Çünkü ekran beklemez, gazete beklemez, sosyal medya hiç beklemez. Düşünce yavaştır, kanaat hızlıdır. Düşünce ter ister, kanaat refleks ister. Düşünce bedel ister, kanaat alkış ister. Bu yüzden çağımız kanaat önderini sever. Çünkü o, karmaşık meseleleri hemen paketler. Savaş mı çıktı? Paketi var. Ekonomi mi çöktü? Paketi var. Gençler mi huzursuz? Paketi var. Kadınlar mı öfkeli? Paketi var. Din mi tartışılıyor? Paketi var. Eğitim mi batıyor? Paketi var. Her meseleye aynı kumaştan dikilmiş bir yorum gömleği giydirir. Beden uymamış, omuz patlamış, kol kısa kalmış, umurunda değildir. Görüntü tamamdır.
Kanaat önderliği, aslında zihinsel tembelliğin kurumsallaşmış biçimidir. Toplum, kendi adına düşünecek birilerini arar. Bu arayış masum görünebilir; ama tehlikelidir. Çünkü insan kendi düşünme yükünü başkasına devrettiği anda yurttaş olmaktan çıkar, taraftar olur. Düşünceyi vekâlete veremezsin. Başkasına oy verebilirsin, ama aklını devredemezsin. Aklını devrettiğin anda sana düşünce değil, slogan döner. Slogan sıcak gelir, çünkü yorucu değildir. Fakat sloganın ısıttığı yer akıl değil, sürü içgüdüsüdür.
Kanaat önderlerinin en sevdiği şey, kendi çevrelerinin duymak istediği cümleyi cesaretmiş gibi söylemektir. Oysa bu cesaret değildir, tribün hesabıdır. Gerçek cesaret, kendi mahalleni rahatsız eden cümleyi kurabilmektir. Kendi tarafının yalanına yalan diyebilmektir. Kendi çevrenin kutsadığı ezberi masaya yatırabilmektir. Kanaat önderi bunu yapmaz. Çünkü o, hakikatin değil, kabul görmüş pozisyonun adamıdır. Mahallesinin sınır bekçisidir. Bazen dindar görünür, bazen seküler, bazen milliyetçi, bazen solcu, bazen liberal, bazen muhafazakâr; kostüm değişir, mekanizma değişmez. Her mahallede kanaat önderi vardır ve hepsi kendi mahallesinin putlarını cilalamakla meşguldür.
Düşünce ise put cilalamaz. Düşünce put kırar. Üstelik önce insanın kendi içindeki putları kırar. Kendi alışkanlığını, kendi ezberini, kendi konforunu, kendi öfkesini, kendi körlüğünü hedef alır. Düşünce insanı, kalabalığın sevdiği cümleyi değil, meselenin gerektirdiği cümleyi kurmaya çalışır. Bazen yanlış kurar, eksik kurar, sonra düzeltir. Zaten düşünce biraz da bu düzeltme ahlâkıdır. Kanaat önderi düzelmez, çünkü düzelirse karizması çizilir. Düşünce insanı düzelir, çünkü hakikat karşısında karizma ucuz bir teneke süstür.
“Kanaat önderi” ifadesinin kendisi bile düşünceye karşı hafif bir hakarettir. Neden “düşünce önderi” değil? Neden “akıl insanı” değil? Neden “soru kurucu” değil? Çünkü toplum genellikle düşünce istemez, kanaat ister. Düşünce huzur kaçırır. Kanaat ise insanı bir yere ait hissettirir. Düşünce yalnız bırakabilir, kanaat kalabalık verir. Düşünce, insanı kendi zihninin çıplaklığıyla karşı karşıya getirir; kanaat ona hazır elbise giydirir. O elbise bazen bayrak desenlidir, bazen ideoloji desenli, bazen dinî motifli, bazen akademik rozetli. Ama sonuçta hazır elbisedir. Terzi işi değildir. Bedene göre biçilmemiştir, kalabalığa göre üretilmiştir.
Bu yüzden mesele sadece bir kelime meselesi değildir. “Kanaat önderi” dediğimizde, düşünmeyi değil, pozisyon almayı yüceltiyoruz. Bir insanın hakikati aramasını değil, belli bir grubun kanaatini temsil etmesini değerli buluyoruz. Oysa düşüncenin onuru temsilcilikte değil, arayıştadır. Düşünce insanı sözcü değildir. Grup basın açıklaması okumaz. Zihnini parti binasına, cemaat odasına, şirket toplantısına, akademik loncaya, medya stüdyosuna kiraya vermez. Düşünce insanı, gerektiğinde herkesin keyfini kaçıran kişidir. Çünkü hakikat bazen nezaketle gelmez, kapıyı tekmeleyerek girer.
Kanaat önderleri çağında en büyük ihtiyaç, daha fazla kanaat değil, daha fazla düşüncedir. Daha fazla hazır cevap değil, daha iyi soru. Daha fazla konumlanma değil, daha fazla yüzleşme. Daha fazla “biz böyle düşünüyoruz” değil, “acaba gerçekten düşünüyor muyuz?” sorusu. Çünkü düşünmeyen toplum, kanaatle oyalanır. Kanaatle oyalanan toplum, sloganla yönetilir. Sloganla yönetilen toplum ise kendi felaketini bile alkışlayarak karşılar. İşte trajedi burada başlar: İnsanlar düşündüklerini sanırlar, oysa sadece kendilerine öğretilmiş cümleleri tekrar ederler.
Bu nedenle kanaat önderi figürünü biraz aşağı indirmek gerekir. Fazla şişti. Fazla ciddiye alındı. Her konuda konuşan, hiçbir konuda gerçekten düşünmeyen, kendi çevresinin ezberini yüksek sesle tekrar ettiği için “önder” sanılan bu figür artık sorgulanmalıdır. Önderlik, hazır cevap dağıtmak değildir. Önderlik, insanları kendi akıllarına doğru itebilmektir. Bir topluma yapılacak en büyük iyilik, ona ne düşüneceğini söylemek değil, nasıl düşüneceğini hatırlatmaktır. Hatta daha sert söyleyelim: Kanaat önderlerinin çoğu topluma akıl vermiyor, toplumun aklını rehin alıyor.
Düşünce, hazır cevapların mezarlığında doğmaz. Düşünce, sorunun hâlâ canlı olduğu yerde doğar. Bir insanın değeri, kaç kanaati olduğuyla değil, kaç kanaatini sorgulayabildiğiyle ölçülür. Kanaat sahibi olmak kolaydır; düşünce sahibi olmak zahmetlidir. Kanaat kalabalık ister; düşünce yalnızlığı göze alır. Kanaat alkışla beslenir; düşünce itirazla büyür. Bu yüzden kanaat önderlerinden değil, düşünce işçilerinden, soru taşıyıcılarından, ezber bozanlardan, zihinsel konfor kaçakçılarından söz etmeliyiz.
Toplumun önünde yürüdüğünü sanan çok kişi var; ama çoğu sadece kalabalığın önünde aynı yöne doğru bağırıyor. Bu önderlik değil, yankıcılıktır. Gerçek düşünce insanı ise bazen kalabalığın tersine yürür. Bazen durur. Bazen “bilmiyorum” der. Bazen en sevdiği fikrin boğazına bıçağı dayar. Çünkü düşünmek, insanın kendi fikrine bile tapmaması demektir. Kanaat önderi fikrini putlaştırır; düşünce insanı fikrini sınar. Biri ezberi dolaşıma sokar, diğeri zihni ateşe verir.
Bize kanaat önderi değil, düşünce cesareti gerekiyor. Hazır cevap değil, hakiki soru gerekiyor. Kalıp değil, kavrayış gerekiyor. Çünkü kanaat, çoğu zaman zihnin vitrinidir; düşünce ise atölyesidir. Vitrin parlatılır, atölyede ter dökülür. Biz yıllardır parlatılmış vitrinlerin önünde oyalanıyoruz. Artık atölyeye girmek lazım. Orada toz var, gürültü var, yanılma var, kesik parmak var, gece yarısı yanan lamba var. Ama düşünce de orada var. Kanaat önderlerinin cilalı cümleleriyle bir yere varamayız. Hazır cevapların ülkesinden düşüncenin ülkesine geçmek zorundayız. Aksi hâlde başımızda önder çok olur, aklımızda düşünce az kalır.
2 Comments
İnsana “hakikaten ya” dedirten bir yazı. Teşekkürler.
Alper Bey,
“Kanaat Önderi Değil, Düşünce İnsanı” başlıklı yazıma gösterdiğiniz ilgi ve kıymetli değerlendirmeniz için teşekkür ederim. Düşünceye emek veren bir kalemin takdiri benim için ayrıca anlamlıdır. Eğer fırsat bulursanız, web blogum olan http://www.imdatdemir.com’da Türkiye, entelektüel hayat, siyaset ve Heterobilim Okulu ekseninde kaleme aldığım başka yazıların da ilginizi çekeceğini düşünüyorum. İlginiz, dikkatiniz ve nezaketiniz için tekrar teşekkür ederim.