DÖRT KAPININ EŞİĞİNDE İNSAN: HACI BEKTAŞ-I VELÎ VE MAKÂLÂT’IN AHLÂKÎ ANATOMİSİ
İmdat Demir — Filozof Kirpi
ÖZET
Hacı Bektaş-ı Velî’yi Makâlât merkezinde ele alan bu çalışma, tarihî şahsiyet ile menkıbevî Hünkâr arasındaki farkı gözeterek onun düşüncesini ahlâkî, tasavvufî, psikolojik, sosyolojik ve siyasî boyutlarıyla çözümlemektedir. XIII. yüzyıl Anadolu’sunun parçalanmışlığı, göçleri, isyanları ve mânevî arayışları içinde şekillenen Hacı Bektaş, yalnız bir velî yahut tarîkat pîri olarak değil, insanı dönüştürmeye çalışan güçlü bir ahlâk öğretmeni olarak okunmaktadır. Makâlât’ın omurgasını oluşturan dört kapı kırk makam öğretisi; şerîat, tarîkat, mârifet ve hakîkat arasında kesintisiz bir bütünlük kurar. İbadet, helâl kazanç, tevbe, nefisle mücâhede, edep, sabır, cömertlik, ilim, kendini bilmek, tevazu ve yaratılmışlara güven vermek bu yolun birbirini tamamlayan duraklarıdır. Eserde insan; yel, ateş, su ve toprak unsurlarıyla ilişkilendirilen âbid, zâhid, ârif ve muhib tipleri üzerinden ele alınır. Akıl ile nefis arasındaki çatışma, insanın iç dünyasında süren bir iktidar mücadelesi olarak yorumlanır. Kibir, haset, tamah, cimrilik ve öfke, yalnız şahsî kusurlar değil, toplumsal ve siyasî tahakkümün de kaynaklarıdır. “Yetmiş iki milleti ayıplamamak” ve “yaratılmışlara emin olmak” ilkeleri, çoğulluk, merhamet, ekolojik sorumluluk ve güven ahlâkı bakımından değerlendirilir. Bilginin edep, hayâ ve cömertlikten kopması epistemik kibrin doğuşu olarak görülür; insanın kendisini bilmeden başkalarına hakîkat dağıtması sert biçimde sorgulanır. İbadet ile adalet, mârifet ile tevazu, iktidar ile hizmet arasındaki bağ koparıldığında dindarlığın yalnız gösterişli bir kabuğa dönüştüğü gösterilir. Çalışma ayrıca Hacı Bektaş’ın devlet, mezhep ve kimlik siyasetleri tarafından parçalanarak sembolleştirilmesini eleştirir. Onu seküler bir hümaniste, resmî bir birlik figürüne veya dar bir mezhep mülküne indirgeyen yorumların tarihî kişiliği yoksullaştırdığı vurgulanır. Makâlât, Hünkâr’ı slogandan kurtaran, adını değil ahlâkını merkeze alan diri bir hakîkat aynasıdır ve vicdan terazisidir.

I. MENKIBENİN SİSİNDEN METNİN EŞİĞİNE: HACI BEKTAŞ-I VELÎ KİMDİR?
Hacı Bektaş-ı Velî hakkında konuşmak, Anadolu’nun en yoğun sislerinden birine girmek gibidir. Sis bütünüyle karanlık değildir; aksine içinde çok sayıda ışık dolaşır. Tarihî kayıt, menkıbe, tarîkat hafızası, devlet politikası, mezhep aidiyeti, modern kimlik siyaseti ve turistik folklor aynı şahsiyetin çevresinde üst üste yığılmıştır. Bu yüzden Hacı Bektaş’ı anlamanın ilk şartı, ona duyulan sevgiyi askıya almak değil; sevginin hakikatin yerine geçmesine izin vermemektir. Çünkü kutsallaştırma da düşmanlaştırma kadar körleştiricidir. Birini göğe kaldırmak, bazen onu tarihten silmenin en zarif yoludur.
Eldeki bilgiler onun XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya geldiğini, Sulucakarahöyük’e yerleştiğini ve burada oluşan mânevî çevrenin merkezine dönüştüğünü göstermektedir. Doğum ve ölüm tarihleri konusunda kesinlik yoktur. Kaynaklarda birbirinden farklı tarihler dolaşsa da 606/1209 doğumu ve 669/1270 ölümü ihtiyatla kabul edilebilir görünmektedir. Daha önemlisi, onun Mevlânâ, Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî, Ahî Evran ve dönemin başka irfan çevreleriyle aynı tarihî iklim içinde düşünülmesidir. Bu iklim, Moğol baskısının, siyasî parçalanmanın, göçlerin, isyanların ve iktidar boşluklarının Anadolu toprağını hırpaladığı bir dönemdir. Hacı Bektaş’ın sözü, huzurlu bir saray avlusunda üretilmiş steril bir hikmet değildir; yerinden edilmiş insanların, parçalanmış cemaatlerin ve yönünü arayan bir toplumun ortasında şekillenmiştir.
Onun Horasan’dan gelişi de yalnız coğrafî bir hareket sayılmamalıdır. Horasan, yüzyıllar boyunca zühdün, tasavvufun, fütüvvetin, isyanın ve heterodoks damarların birbirine değdiği geniş bir kültür havzasıdır. Anadolu’ya gelen derviş, yanında yalnız heybesini getirmez; bir insan tasavvurunu, ahlâk dilini, irşad yöntemini ve toplumsal dayanışma fikrini de taşır. Hacı Bektaş’ın Ahîlik çevreleriyle ilişkilendirilmesi, onun düşüncesinin tekkede oturan münzevî bir ruh terbiyesine kapanmadığını düşündürür. Eşik öpme, kuşak bağlama, aynı kâseden şerbet içme gibi ritüellerde görülen benzerlikler, tasavvuf ile toplumsal örgütlenmenin iç içe geçtiğini gösterir. Burada ahlâk, göğe bakarak dünyayı unutma sanatı değildir; elin, emeğin, sözün ve kardeşliğin bir nizama bağlanmasıdır.
Ne var ki tarihî Hacı Bektaş ile menkıbevî Hünkâr aynı kişi değildir. Menkıbe yalan demek değildir; fakat belge de değildir. Menkıbe, bir topluluğun sevdiği kişiyi nasıl hatırladığını, ondan ne beklediğini ve hangi değerleri onun şahsında görünür kıldığını anlatır. Velâyetnâme’deki olağanüstü hadiseler, Hacı Bektaş’ın biyografisini bire bir vermez; Bektaşî hafızanın mânevî portresini kurar. Bu ayrımı yapmadığımızda iki kaba tavır ortaya çıkar: Biri bütün menkıbeleri tarih sayar, diğeri menkıbe olduğu için bütün geleneği çöpe atar. İlki safdilliktir, ikincisi pozitivist kibir. Sağlam okuma, menkıbenin sembolik hakikati ile belgenin tarihî hakikatini birbirine ezdirmeden yürür.
Hacı Bektaş’ın asıl adı, soyu, hacca gidip gitmediği ve hangi silsileye doğrudan bağlandığı konusunda da kesin hükümlerden kaçınmak gerekir. Onun Ahmed Yesevî ile yüz yüze görüştüğünü söyleyen rivayet, kronoloji bakımından sorunludur; arada yaklaşık bir asır bulunmaktadır. Bu bağ, doğrudan görüşmeden ziyade mânevî veya geleneksel bir devamlılık olarak anlaşılabilir. Aynı şekilde Baba İlyas ve Babâî çevresiyle bağlantısı ihtimal dâhilindedir; fakat ihtimali kesinliğe çevirmek, tarih yazmak değil, tarihî boşlukları ideolojiyle sıvamaktır. Hacı Bektaş’ı bugünkü mezhep ve siyaset kategorilerine zorla yerleştiren herkes, XIII. yüzyılın insanını XXI. yüzyılın kimlik nüfusuna kaydetmeye çalışmaktadır.
Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra adına eklenen kurumsal roller de dikkatle ayrıştırılmalıdır. Yeniçeri Ocağı’nın pîri kabul edilmesi bunun en çarpıcı örneğidir. Tarihî kronoloji, onun Yeniçeri teşkilâtının kuruluşunu görmediğini düşündürür. Buna rağmen ilk Osmanlı fetih çevrelerinde bulunan Abdal Mûsâ, Seyyid Ali Sultan ve benzeri derviş-gazi unsurların Hacı Bektaş adı etrafındaki gelenekle irtibatı, sonradan güçlü bir sembolik soy bağı üretmiştir. Böylece yaşayan derviş, ölümünden sonra devletin askerî hafızasına yerleştirilmiştir. Bu, tarihin sık rastlanan oyunudur: İktidarlar, hayattayken denetleyemeyecekleri ahlâkî şahsiyetleri öldükten sonra tören protokolüne alırlar. Adını sancağa yazar, sözünü kışlanın dışında bırakırlar.
Modern dönem de daha masum değildir. Bir kesim Hacı Bektaş’ı bütün İslâmî muhtevasından arındırılmış erken dönem seküler hümanisti gibi sunar; başka bir kesim onu yalnız kendi mezhebî tasnifinin sessiz deliline çevirir; devlet ise çoğu zaman yılda birkaç gün hatırlanan folklorik bir birlik sembolü olarak vitrine koyar. Her sahiplenme, Hünkâr’dan işine yarayan parçayı seçer. Oysa tarihî şahsiyetler açık büfe değildir. Makâlât’ın şerîat, tarîkat, mârifet ve hakîkat bütünlüğünü bozarak kurulan her Hacı Bektaş portresi, biraz portre, biraz da sahibinin otoportresidir.
Bu sisin içinde bizi metne götüren en sağlam yol Makâlât’tır. Eser, Hacı Bektaş’ın düşünce dünyasını doğrudan kavramamıza imkân veren en kapsamlı kaynak kabul edilir. Metnin merkezinde insanın Allah’a hangi mertebelerden geçerek ulaşacağı sorusu vardır:
“Âdem, Tangrı’ya kaç makamda irer, anı bildürür.”
Bu cümle, eserin niyetini baştan açık eder. Makâlât bir keramet kataloğu, tarîkat propagandası veya siyasî manifesto değildir; insanın nefsini, bilgisini, davranışını ve varlıkla ilişkisini bir bütün hâlinde terbiye etmeye çalışan ahlâkî bir yol haritasıdır. Dört kapı kırk makam öğretisi de bu yolculuğun mimarisidir.
Elbette Makâlât’ın aidiyeti meselesi tartışmasız değildir. Eski eserlerde müellifin el yazısıyla yazılmış nüshayı bulmak çoğu zaman mümkün olmaz. Fakat farklı mensur ve manzum tercümelerde eserin Hacı Bektaş’a nispet edilmesi, bu aidiyetin erken dönemlerden itibaren kabul edildiğini gösterir. Eserin aslının Arapça olduğu, Saîd adlı bir kişi tarafından Türkçeye çevrildiği yönündeki gelenek de önemlidir. Saîd’in, Saîd Emre yahut Molla Sa‘deddîn olabileceği düşünülmektedir. Türkçe metinde tercümana ait şiirlerin bulunması, elimizdeki metnin tek katmanlı olmadığını hatırlatır: Burada Hacı Bektaş’ın öğretisi, tercümanın dili ve müstensihlerin izleri aynı sayfalarda nefes almaktadır.
Bu sebeple otopsimiz, Hacı Bektaş’ı putlaştırmak için değil, onun üzerindeki tortuları kazımak için yapılacaktır. Önümüzde üç ayrı beden vardır: Tarihin sınırlı kayıtlarla gösterdiği Horasanlı derviş, menkıbenin olağanüstü kudretlerle donattığı Hünkâr ve Makâlât’ın içinden konuşan ahlâk öğretmeni. Bunları birbirine karıştırmak kolaydır; fakat kolay olan çoğu zaman hakikatin düşmanıdır. Hacı Bektaş’ın büyüklüğü, hakkında ne kadar çok efsane üretildiğinde değil, yüzyıllar sonra bile insanı kendi kibriyle yüzleştirebilen bir metin bırakmış olmasında aranmalıdır.
Filozof Kirpi: “Menkıbe insanı büyütebilir; fakat metin, büyütülen insanın gerçekten ne söylediğini acımasızca sorar.”
II. TOPRAK, SU, ATEŞ VE YEL: MAKÂLÂT’IN İNSAN ANTROPOLOJİSİ
Makâlât, insanı yalnızca ibadet eden, düşünen veya günah işleyen soyut bir varlık olarak ele almaz. İnsanı tabiatın dört temel unsuruyla birlikte okur: yel, ateş, su ve toprak. Bu unsurlar modern kimyanın maddeleri değildir; insan karakterinin, mânevî gelişimin ve ahlâkî kıvamın sembolleridir. Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşünce evreninde tabiat, insanın karşısında duran cansız bir dekor sayılmaz. Yel hareketi, ateş yanmayı, su arınmayı, toprak ise teslimiyeti temsil eder. İnsan, içinde yaşadığı kâinatın küçük bir örneği gibidir; tabiatta ne varsa onun mizacında da bir karşılık bulur.
Bu tasnif, dört insan zümresi üzerinden kurulmuştur: âbidler, zâhidler, ârifler ve muhibler. Bunlar yalnızca ayrı topluluklar değildir; aynı insanın geçebileceği mânevî aşamalar olarak da okunabilir. Âbid şerîatın, zâhid tarîkatın, ârif mârifetin, muhib ise hakîkatin insanıdır. Böylece Makâlât, insanı donmuş bir kimliğe hapsetmek yerine onu oluş hâlinde kavrar. İnsan henüz tamamlanmamıştır; ibadetten arınmaya, arınmadan bilgiye, bilgiden muhabbete doğru yürümek zorundadır. Dindarlığı doğuştan kazanılmış bir üstünlük belgesi sayanlara kötü haber budur: Yol uzun, insan ham, nefis ise diploma tanımayacak kadar küstahtır.
İlk zümre âbidlerdir. Âbidin dünyası namaz, oruç, zekât, gusül, seferberlikten kaçmama, dünyadan yüz çevirip âhireti isteme ve başkasını incitmeme gibi vazifelerle çevrilidir. Metin şöyle der:
“Âbidlerün tâ‘atları namâzdur ve oruçdur ve zekâtdur.”
Bu zümrenin yelle ilişkilendirilmesi anlamlıdır. Yel hareketlidir; görünmez fakat eseri görülür. Âbidin dini de öncelikle fiillerde görünür: Namaz kılar, oruç tutar, zekât verir, bedeni ve davranışı belirli bir nizama sokar. Fakat yelin kararsızlığı onda da vardır. Hareket henüz derinliğe dönüşmemiştir. Ritüel yerine getirilmiş, fakat benlik bütünüyle terbiyeden geçmemiştir. Nitekim Makâlât, âbidlerin arasında kibir, haset, kin, cimrilik ve düşmanlığın hâlâ bulunabileceğini açıkça söyler.
Bu tespit serttir. İbadet eden insanı otomatik olarak ahlâklı sayan yüzeysel dindarlığın önüne daha XIII. yüzyılda bir neşter bırakılmıştır. Namazın bedeni eğmesi, kibrin de eğildiği anlamına gelmez. Oruçla midenin aç kalması, açgözlülüğün öldüğünü kanıtlamaz. Zekât vermek, insanın iktidar ve servet arzusundan kurtulduğunu göstermeyebilir. Âbidlik zorunlu bir başlangıçtır; fakat başlangıcı menzil zanneden kişi, yolun başında çadır kurup kendisini ermiş ilân eder. Bugünün görünür dindarlığındaki temel arıza da burada saklıdır: Amel, ahlâkın delili olmaktan çıkarılıp toplumsal itibarın kostümüne dönüştürülmüştür.
İkinci zümre zâhidlerdir. Onların aslı ateştendir:
“Ammâ ikinci gürûh zâhidlerdür. Bunlarun aslı oddandur.”
Ateş yakar, dönüştürür ve tüketir. Zâhid, dünyevî arzularını yakmaya çalışan insandır. Gece gündüz zikreder; korku ile ümit arasında yaşar; âhiret uğruna dünyaya karşı mesafe alır. Metinde, “Bu dünyada kendi özünü yakanın âhirette ateşten kurtulacağı” düşüncesi öne çıkar.
Buradaki yanma, bedene düşmanlık biçiminde değil, arzunun hükümranlığını kırma teşebbüsü olarak okunmalıdır. Ancak Makâlât, zâhidi de mutlaklaştırmaz. Onların nereden gelip nereye gittiklerini henüz bütünüyle bilmediklerini, zikretmelerinin kendi çabalarıyla sınırlı kaldığını söyler. Zâhid, dünyayı terk etmiştir; fakat terk ettiği dünyanın içindeki benliği henüz bütünüyle çözememiş olabilir. Çünkü insan bazen maldan vazgeçer, fakat vazgeçmiş olmanın kibrine sarılır. Serveti bırakır; bu defa zühdünü servete çevirir. Elbisesi yırtık, egosu atlas olabilir.
Üçüncü zümre âriflerdir. Onların aslı sudandır ve Makâlât’ın en güçlü antropolojik benzetmelerinden biri burada kurulur:
“Su arıdur ve hem arıdıcıdur. İmdi ârif gerekdür kim arı ola ve hem arıdıcı ola.”
Ârifin ilk vasfı, bilgi sahibi olmak değil, temizlenmiş olmaktır. Fakat yalnız kendi temizliğiyle yetinmez; temas ettiği şeyi de arındırır. Su hangi kaba girerse ona göre biçim alır, fakat kendi mahiyetini kaybetmez. Murdarı dışarı atar, temiz olanı taşır. Ârif de farklı insanlarla temas edebilir; onların dilini anlayabilir; fakat hakikati başkasının cehaletine teslim etmez.
Burada bilgi ile ahlâk arasında ayrılmaz bir bağ kurulmuştur. Ârif, kelimenin yalnız arkasını değil, yüzünü gören kişidir. Sözü kabuğundan ibaret sanmaz; anlamın katmanlarını fark eder. Bu, kuru ezber ile mârifet arasındaki farktır. Ezberci, sözü tekrar eder; ârif, sözün insanda neye dönüştüğüne bakar. Ezberci hüküm dağıtır; ârif önce kendi içindeki kiri görür. Bu nedenle metin açıkça, “Kendini arıtmayan başkasını arıtamaz” hükmüne ulaşır.
Bugünün akademik, dinî ve siyasî hayatı bu cümlenin önünde epey ter döker. Kendi hırsını terbiye edememiş kişi toplumu terbiye etmeye, kendi cehaletini fark etmemiş kişi millete hakikat öğretmeye, kendi kurumunu temizleyememiş yönetici ülkeye ahlâk vermeye kalkmaktadır. Kirli kovanın temiz su iddiası biraz gürültülü olur; fakat suyu yine de içilmez.
Dördüncü zümre muhiblerdir. Onların aslı topraktır:
“Toprak teslîm-i rızâdur. Pes muhibler dahi teslîm ü râzı olalar.”
Toprak aşağıdadır; herkes onun üzerine basar, fakat hayatı o taşır. Gösteriş yapmaz, gürültü çıkarmaz, kendisine bırakılan tohumu çoğaltır. Çürüyeni içine alır ve onu yeni bir hayata dönüştürür. Muhibin olgunluğu da buradadır: Benliğini merkeze koymaz, varoluşu tahakkümle değil muhabbetle karşılar. Onun ibadeti münâcât, seyir ve müşâhededir; kendisini kaybedip birlik hâline ulaşmaktır.
Fakat teslimiyet, zalime boyun eğmek değildir. Toprak olmak, çiğnenmeyi kutsamak anlamına gelmez. Buradaki rızâ, insanın hakikat karşısında benlik dâvasından vazgeçmesidir. Haksızlık karşısında susmak muhabbet sayılmaz; çünkü zulme razı olmak, mazlumun toprağını zalimin mülkü hâline getirir. Muhib, kendisini büyütmez; fakat haysiyeti de küçültmez.
Yel hareketi başlatır, ateş arzuyu yakar, su bilinci arıtır, toprak benliği olgunlaştırır. Makâlât’ın insanı böyle yürür. İbadetle başlayan yol, muhabbetle derinleşmediğinde biçimde donar. Zühd bilgiye, bilgi tevazuya, tevazu güvene dönüşmediğinde insan kapıda kalır. Hacı Bektaş’ın antropolojisi, insanı ne bedene indirgeyen kaba maddîliğe ne de bedeni hor gören ruhçu kibire teslim eder. İnsan tabiatın içindedir; onun unsurlarından kurulmuş, fakat ahlâkî seçimleriyle kıvam kazanacak bir varlıktır.
Filozof Kirpi: “İnsan bazen yel kadar gürültülü, ateş kadar yakıcı, su kadar berrak ve toprak kadar mütevazıdır; hangi unsurun ahlâkına dönüştüğü, hangi kapının eşiğinde kaldığını gösterir.”
III. DÖRT KAPI KIRK MAKAM: İNSANIN AHLÂKÎ İNŞA MİMARİSİ
Makâlât’ın ana gövdesini “dört kapı kırk makam” öğretisi meydana getirir. Hacı Bektaş-ı Velî, insanın Allah’a bir sıçrayışla, kuru bir iddiayla yahut kendisini seçilmiş ilân ederek ulaşamayacağını söyler. Hakîkat, aceleci ruhların kestirme yolu değildir. İnsanın davranışı, arzuları, bilgisi, dili, başkalarıyla ilişkisi ve kendi benliği uzun bir terbiyeden geçmelidir. Metin bu yolculuğu şu cümleyle kurar:
“Kul, Çalab Tangrı’ya kırk makâmda irer, dost olur. Onı şerî‘at içinde, onı tarîkat içinde, onı ma‘rifet içinde, onı hakîkat içindedür.”
Dört kapı, bir binanın birbirinden bağımsız odaları değildir. Her kapı ötekine açılır; her makam, önceki basamağın üzerinde yükselir. Şerîatı gereksiz sayarak hakîkate ulaşmaya çalışan insan temelsiz bir dam inşa eder. Şerîatta kalıp tarîkata geçmeyen ise temeli atar, fakat içinde yaşanacak evi kuramaz. Mârifetsiz tarîkat kör itaate, hakîkatsiz mârifet de kibirli bir bilgi gösterisine dönüşebilir. Makâlât’ın bütünlük talebi bu yüzden serttir: Bir parçayı alıp geri kalanını atarak “tam insan” olunamaz.
İlk kapı şerîattır. Burada îman, ilim öğrenmek, namaz, zekât, oruç, hac, temizlik, helâl kazanç, evlilik hukuku, cemaat düzeni, şefkat, temiz giyinip temiz yemek ve iyiliği emredip kötülükten sakınmak gibi makamlar sıralanır. Şerîat böylece salt ceza hükümlerine veya dış görünüşe indirgenmez. İnançtan ekonomik hayata, beden temizliğinden aile sorumluluğuna, ibadetten toplumsal şefkate kadar uzanan bir davranış düzenidir.
Buradaki en çarpıcı makamlardan biri helâl kazançtır:
“Dördüncü makâm, helâl kazanmakdur ve ribâyı harâm bilmekdür.”
Bu makam, dindarlığın ekonomik hayattan ayrılamayacağını gösterir. İbadet eden fakat kazancının kaynağını sorgulamayan insan, kapının yalnız süslemesiyle ilgilenmektedir. Alnını secdeye koyup elini harama uzatan, dilinde duâ taşırken terazide hile yapan, kamu malını kendi malı gibi kullanan kişi şerîatın şeklini taşır; ahlâkî yükünü taşımaz. Hacı Bektaş’ın kapısında servetin nereden geldiği, servet sahibinin kaç defa tesbih çektiğinden daha hafif bir soru değildir. Şerîat makamları arasında şefkatin bulunması da aynı bütünlüğü pekiştirir. İnanç, başka insanlara karşı taşlaşmış bir kalple yan yana yaşayamaz.
İkinci kapı tarîkattır. Tevbe etmek, mürid olmak, saç gidermek, nefisle mücâhede, hizmet, korku, ümit, tarîkat emanetlerini taşımak, nasihat ve muhabbet bu kapının makamlarıdır. Tarîkat, insanın dışarıdaki düzeni içerideki düzensizlikle yüzleştirdiği alandır. Şerîat “ne yapmalısın?” sorusunu öne çıkarırken tarîkat “bunu hangi benlikle yapıyorsun?” sorusunu açar.
Tevbe burada geçmişin üzerine örtü çekmek değildir; insanın yön değiştirmesidir. Mürid olmak, başıboş benliğin kendi kendisini ölçü saymaktan vazgeçmesidir. Saç gidermek ve çeşitli emanetleri taşımak dönemin sembolik tarîkat diline aittir; bunların asıl değeri, kişinin eski benlik gösterisinden soyunmasını temsil etmelerinde bulunur. Fakat sembol, iç dönüşümden koparıldığında yeni bir kostüme dönüşür. Hırka giymek nefsi küçültmüyorsa, hırka yalnız egonun üniforması olur.
Tarîkatın merkezindeki mücâhede, insanın kendi karanlığıyla giriştiği mücadeledir:
“Tarîkatun dördüncü makâmı mücâhede etmekdür.”
İnsan çoğu zaman kötülüğü dışarıda arar; düşmanı başka mezhepte, başka sınıfta, başka siyasî çevrede bulur. Böylece kendi içindeki iktidar hırsı, haset ve kibir denetimden kaçar. Makâlât, ahlâkî savaşın ilk cephesini insanın içinde açar. Hizmet makamı ise bu iç mücadelenin toplumsal sınavıdır. Başkasına hizmet etmeyen, fakat sürekli kendisine hürmet bekleyen mürid, yolun yolcusu değil, küçük bir makamın muhteris bekçisidir.
Üçüncü kapı mârifettir. Edep, korku, perhizkârlık, sabır, utanmak, cömertlik, ilim, miskinlik, mârifet ve kendini bilmek bu kapının on makamını oluşturur. Sıralamanın kendisi bile güçlü bir bilgi eleştirisi taşır:
“Mârifetün evvel makâmı edebdür.”
İlim yedinci sıradadır; kendini bilmek ise onuncu makamdır. Demek ki bilgi, edebin, sabrın, hayânın ve cömertliğin ardından gelmelidir. Bilgiye ahlâkî hazırlık olmadan sahip olan kişi, hakîkate yaklaşmak yerine cehaletini daha etkili savunmayı öğrenebilir. Mârifet kapısı, bilgi sahibi olmakla bilge olmak arasındaki uçurumu açığa çıkarır. Çok kitap okumak, insanın kendi kibrini okuyabildiğini göstermez. Bir kürsüyü işgal etmek, mârifet makamına erişildiğinin delili değildir; bazen yalnız kurumların liyakatsizliğini kanıtlar.
Miskinlik burada atâlet veya asalaklık anlamına gelmez. Benlik iddiasının gevşemesi, insanın kendisini varlığın mutlak merkezi olmaktan çıkarmasıdır. Mârifetin sonundaki “kendini bilmek” de özsever bir içe kapanış değildir. İnsan kendi sınırını, zaafını ve yaratılmışlığını fark ettiğinde, bilgisini tahakküm aracına çevirmekten uzaklaşır.
Dördüncü kapı hakîkattir. Toprak olmak, yetmiş iki milleti ayıplamamak, elinden gelen iyiliği esirgememek, yaratılmışlara güven vermek, Allah’a yönelmek, sohbet, seyr ü sülûk, sır, münâcât ve müşâhede bu kapının ufkunu kurar. Hakîkat, kişinin kendisini başkalarından üstün saydığı bir mânevî aristokrasi değildir. Tam tersine ilk makamı toprak olmaktır. İnsan yükseldikçe başkalarının başına basıyorsa yükselmemiş, yalnız kibrine yüksekçe bir sandalye bulmuştur.
Hacı Bektaş’ın sistemi doğrusal bir merdiven kadar dairesel bir ahlâk mimarisidir. Hakîkate varan insan yeniden toprağa, yaratılmışlara ve topluma döner. İbadet ahlâka, ahlâk iç terbiyeye, iç terbiye bilgiye, bilgi ise tevazu ve güvene dönüşür. Bu zincirin herhangi bir halkası kırıldığında dindarlık parçalanır. Nitekim eserin hükmü açıktır:
“Eğer bu kırk makâmın birisi eksük olursa hakîkat tamâm olmaz.”
Bu cümle, çağımızın parçalı dindarlığına tutulmuş ağır bir aynadır. İbadeti bulunanın adaleti, bilgisi bulunanın edebi, makamı bulunanın hizmeti, sözü bulunanın güvenilirliği yoksa hakîkat tamamlanmamıştır. İnsan kendisini tamam sanabilir; fakat eksik makamlar sessizce onun aleyhine şahitlik eder.
Filozof Kirpi: “Hakîkatin kapısı kırk kilitlidir; bir tek anahtar bulanlar, çoğu zaman kapıyı değil kendi kibirlerini açarlar.”

IV. İNSANIN İÇİNDEKİ İKİ ORDU: AKIL, NEFİS VE ŞEYTANIN PSİKOPOLİTİĞİ
Makâlât’ta insanın iç dünyası sessiz bir ibadethâne gibi tasvir edilmez. Orası kalelerin, muhafızların, orduların ve karşı karşıya gelen kumandanların bulunduğu hareketli bir savaş alanıdır. İnsan, iyilik ile kötülüğün dışarıdan gelip sırayla ziyaret ettiği edilgen bir beden sayılmaz; içinde birbirine zıt eğilimlerin mücadele ettiği ahlâkî bir varlıktır. Akıl, ilim, sabır, cömertlik ve tevazu bir tarafta; nefis, kibir, haset, tamah, cimrilik ve öfke öteki tarafta mevzilenir. Hacı Bektaş-ı Velî’nin insan anlayışında mesele, şeytanı dışarıda taşlamakla bitmez. İçeride ona yataklık eden huylar korunuyorsa dışarıdaki taşlama, insanın kendi karanlığını başkasına fırlatmasından ibaret kalır.
Metin, insanın mânevî dünyasını kaleler üzerinden anlatır. Her kalenin bir dizdarı, her dizdarın çok sayıda subaşısı vardır. Bu askerî mecaz tesadüfî değildir. Ahlâkın kendiliğinden korunmadığını, insanın iç düzeninin devamlı bir dikkat ve müdafaa istediğini gösterir. Kibir geldiğinde karşısına meskenet ve tevazu, haset geldiğinde ilim, cimrilik geldiğinde cömertlik çıkarılmalıdır:
“Kibrün aslı şeytândur ve meskenet aslı Rahmândur. Pes imdi kaçan kibir gelse meskeneti ana havâle kıla. Kaçan hased gelse ilmi havâle kıla. Ve hem buhl aslı şeytândur ve cömerdlük aslı Rahmân’dur.”
Buradaki mücadele kötülüğü yalnız yasaklamakla yürütülmez. Her kötü huyun karşısına onu etkisizleştirecek bir ahlâkî kuvvet yerleştirilir. Kibir, nasihat dinlemekle değil tevazu pratiğiyle; haset, başkasının başarısına sövmekle değil bilgi ve idrakle; cimrilik, zenginliği ayıplamakla değil paylaşmayla aşılır. İnsan nefsini yalnız susturamaz; onun işgal ettiği yere başka bir karakter yerleştirmek zorundadır. Boş bırakılan iç kaleye ilk giren çoğu zaman eski alışkanlıklardır.
Makâlât’ın en dikkat çekici yönlerinden biri, kötülüğü birbirinden kopuk günahlar toplamı biçiminde görmemesidir. Kötü huylar birbirini çağırır, besler ve büyütür. Metin bu zinciri oldukça sert bir dille kurar:
“Masharaluk dileğini gülmek sever ve gülmek dileğini gıybet sever ve gıybet dileğini öyke sever ve öyke dileğini tama‘ sever ve tama‘ dileğini buhl sever ve buhl dileğini hased sever ve hased dileğini kibir sever…”
Buradaki “gülmek”, insanın neşesinin mahkûm edilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Metnin başlangıç noktasında “maskaralık”, yani başkasını alaya alma ve küçük düşürme vardır. Alay denetimsiz kahkahaya, kahkaha başkasının arkasından konuşmaya, gıybet öfkeye, öfke tamaha, tamah cimriliğe, cimrilik hasede, haset kibre doğru ilerler. Küçük görünen bir dil taşkınlığı, giderek insanın bütün karakterini ele geçiren ahlâkî bir çürümeye dönüşür.
Bugünün teşhir kültürü bu zinciri berrak biçimde görünür kılar. Bir insan önce başkasını eğlence malzemesine çevirir; ardından onun itibarı üzerinde kahkaha kurar. Kahkaha kalabalıklaştıkça gıybet, gıybet yayıldıkça öfke, öfke örgütlendikçe linç doğar. İnsan, eğlendiğini sanırken zalimleşebilir. Kalabalığın alkışı vicdanın sesini bastırdığında yapılan kötülük, yapan kişiye haklılık gibi görünür. Nefis, suç işlerken bile kendisini mağdur gösterecek kadar maharetli bir avukattır.
Metindeki zincir beden, hevâ, nefis ve İblis üzerinden tamamlanır. Buradaki nefis bütünüyle yok edilmesi gereken insanî öz değildir. Açlık, arzu ve yaşama isteği insan varlığının tabiî parçalarıdır. Sorun, nefsin kendisini ölçü ve hükümdar hâline getirmesidir. Arzu, aklın ve ahlâkın terbiyesinden çıktığında insan sahip olmak için ezmeye, yükselmek için çiğnemeye, görünmek için başkasını görünmez kılmaya başlar. Nefsin siyaseti budur: Kendisi için sınırsız hak, başkası için devamlı itaat ister.
Bu yüzden Makâlât’taki iç savaşın toplumsal ve siyasî bir boyutu da vardır. Nefsini yönetemeyen kişi bir makama kavuştuğunda, içindeki düzensizliği çevresine kanun diye dayatır. Kibrini otorite, öfkesini kararlılık, tamahını kalkınma, hasedini rekabet, cimriliğini tasarruf olarak adlandırabilir. Böylece şahsî arıza kurumsal dile tercüme edilir. Bir insanın içindeki küçük tiran, yeterli güç bulduğunda büyük bir tahakküm düzenine dönüşür. Ahlâkî terbiyeden geçmemiş iktidar, nefsin kamusal imkânlarla donatılmasıdır.
Hacı Bektaş-ı Velî, bedenin suyla yıkanmasını iç temizliği için yeterli görmez. İçinde kin, haset, cimrilik, tamah, öfke, gıybet ve maskaralık taşıyan insanın dış temizliğine güvenemeyeceğini söyler. Metindeki kuyu örneği çarpıcıdır: Bir damla içki kuyu suyunu kirletiyorsa, insanın içinde barınan bunca kötülük nasıl önemsiz sayılabilir? İbadetin biçimi tamamlanırken ahlâkın içi çürümüşse su bedene değer, fakat karaktere ulaşamaz. Makâlât, söz konusu kötü huylardan birinin bile insanın ibadetini boşa çıkarabileceğini belirterek görünür dindarlığın kendine verdiği kolay beraati reddeder.
Bu iç savaşta aklın görevi yalnız hesap yapmak değildir. Akıl, iyiyi kötüden ayıran ve kalenin kapılarını gözeten ahlâkî muhafızdır. Metin bunu şu cümleyle ifade eder:
“Akl subaşısı şeytân subaşısını yindügi bunlarunla ma‘lûm olur.”
Aklın zaferi, insanın çok konuşması, tartışmada herkesi yenmesi veya çıkarını ustalıkla korumasıyla anlaşılmaz. Zaferin nişânı kibrin yerine tevazunun, hasedin yerine idrakin, cimriliğin yerine cömertliğin yerleşmesidir. Zekâ, nefsin hizmetine girdiğinde insanı daha ahlâklı yapmaz; yalnız kötülüğünü daha hesaplı hâle getirir. Akıl ancak vicdanla birleştiğinde kalenin kumandanıdır. Aksi hâlde nefsin halkla ilişkiler müdürüdür.
Makâlât’ın psikolojisi insana rahatlatıcı bir masumiyet sunmaz. Şeytan uzakta, kötüler başka mahallede, ahlâksızlık yalnız rakiplerde değildir. Kalenin kapısı içeriden açılmaktadır. İnsan, başkasının nefsini teşhis etmekte aceleci, kendi nefsinin ayak seslerini duymakta ise fevkalâde ağırdır. Hacı Bektaş’ın neşteri tam buraya iner: Kişi dünyayı düzeltmeden önce içindeki zalimin iktidarını sınırlandırmalıdır.
Filozof Kirpi: “İnsan, içindeki şeytanı kovmadan dünyaya ahlâk dağıtmaya kalkarsa; vaaz kürsüsü, nefsin tahtına dönüşür.”
V. BİLGİNİN EDEBİ: MÂRİFET, KENDİNİ BİLMEK VE EPİSTEMİK KİBİR
Makâlât’ta bilgi, zihnin raflarına dizilen kuru malûmat olarak ele alınmaz. Bilmek, insanın ahlâkını, davranışını ve kendi benliğiyle kurduğu ilişkiyi değiştirmiyorsa henüz mârifete dönüşmemiştir. Hacı Bektaş-ı Velî’nin mârifet kapısını on makam hâlinde kurması bu yüzden önemlidir. Sıralama, çağımızın bilgi anlayışına karşı sessiz fakat ağır bir itiraz taşır: Edep, korku, perhizkârlık, sabır, utanmak ve cömertlik; ilimden önce gelir. İlim yedinci makamdır. Onu miskinlik, mârifet ve kendini bilmek takip eder. Metin bunu hiçbir dolambaçlı ifadeye ihtiyaç duymadan söyler:
“Mârifetün evvel makâmı edebdür.”
Ardından yedinci makamın ilim, onuncu makamın ise “kendüyi bilmek” olduğu belirtilir.
Bu sıralama, bilginin ahlâkî bir hazırlık istediğini gösterir. Edepsiz insanın elindeki bilgi, karanlığı dağıtacak bir kandilden çok, başkalarının gözünü kamaştırmak için kullanılan bir projektöre dönüşebilir. Çünkü edep, yalnız nezaket veya törensel davranış değildir; kişinin sözünün sınırını, muhatabının haysiyetini ve kendi bilgisinin haddini bilmesidir. Her şeyi bildiğini sanan kişi, ilk makamda tökezlemiştir. Bilgiyi başkasını susturmak, küçültmek yahut makam elde etmek için kullanan kişi ilim taşıyabilir; fakat mârifetin eşiğinden geçemez.
İkinci makam korkudur. Buradaki korku, insanı felç eden bir dehşet değil; sorumluluğun ağırlığını duyma hâlidir. Bilginin sonuçlarından, yanlış hüküm vermekten, bir insanın hakkını zedelemekten ve kendi nefsini hakikatin yerine koymaktan sakınmaktır. Bilginin ahlâkî hesabını taşımayan uzman, yalnızca daha tehlikeli bir câhildir. Câhil yanlışını imkânsızlıktan yapabilir; kibirli bilgin ise yanlışını yetkiyle çoğaltır, kuruma dönüştürür ve başkalarına mecbur eder.
Perhizkârlık, bilmenin üçüncü terbiyesidir. Makâlât’ın sadeleştirilmiş kısmında bu makam, aşırı istekleri sınırlamak ve haramdan sakınmak şeklinde açıklanır. Bilgi insanı yalnız cehaletten değil, ölçüsüz arzudan da korumalıdır. Daha fazla görünürlük, daha yüksek mevki, daha çok alkış ve mutlak söz hakkı isteyen zihnin ilmi, nefsin genişleme plânına hizmet edebilir. Akademik unvan, dinî otorite veya siyasî danışmanlık bu arzuyu otomatik biçimde arındırmaz. Bazen yalnız ona resmî antet kâğıdı verir.
Dördüncü makam sabırdır. Hakikate ulaşmak, ilk duyulan sözü hükme çevirmemeyi; delili beklemeyi, metni yeniden okumayı ve kanaatini gerektiğinde değiştirmeyi gerektirir. Sabırsız zihin, cevabı sorudan önce hazırlar. Sonra araştırmayı, önceden verdiği hükme tanık bulma işine dönüştürür. Böyle bir akıl öğrenmez; yalnız cephanesini yeniler. Sabır, düşüncenin ağır işçiliğidir. Bir kavramın tarihini, bir sözün bağlamını ve bir insanın hayatındaki çelişkileri taşıyamayan kişi, kolay sloganlara sığınır.
Beşinci makam utanmaktır. Hayâ, insanın kendi yanlışına karşı içsel bir denetim kurabilmesidir. Modern kamusal hayatta bilginin en büyük felâketlerinden biri, yanlış çıkmanın utanılacak bir şey olmaktan çıkarılmasıdır. İnsanlar delilsiz konuşmakta, başkalarının itibarını zedelemekte, ardından hiçbir şey olmamış gibi yeni hükümlere geçmektedir. Yanlışından utanmayan zihnin hafızası olmaz. Öz eleştiri vermeyen siyasetçi, hatasını kabul etmeyen akademisyen ve her meseleyi fetvaya bağlayan din adamı aynı epistemik hastalığın farklı üniformalarını taşır.
Cömertliğin ilimden önce gelmesi ayrıca dikkat çekicidir. Altıncı makam cömertlik, yedinci makam ilimdir. Demek ki bilen insan, bilgiyi saklayan bir tekelciye dönüşmemeli; paylaşmalı, yetiştirmeli ve başkasının gelişmesinden korkmamalıdır. Kıskanç bilgi, kendi talebesini bile rakip görür. Bilgiyi hiyerarşi kurmak, çevre oluşturmak ve kapı bekçiliği yapmak için kullanan kişi, zihinsel bir feodalite üretir. Oysa cömertlik, bilginin dolaşıma girmesini, çoğalmasını ve sahibinin mülkü olmaktan çıkmasını sağlar.
İlim yedinci makamdır; fakat yol burada bitmez. Sekizinci makam miskinliktir. Bu kelime bugünkü tembellik anlamıyla okunursa metnin maksadı ıskalanır. Burada miskinlik, benlik iddiasını gevşetmek, sahip olunan bilgi sebebiyle kendini varlığın merkezine yerleştirmemektir. İlimden sonra miskinliğin gelmesi, bilginin doğurabileceği kibre karşı yerleştirilmiş ahlâkî bir sigortadır. İnsan ne kadar çok biliyorsa, bilmediklerinin büyüklüğünü de o kadar derinden hissetmelidir. Aksi hâlde bilgi, cehaleti ortadan kaldırmaz; ona özgüven kazandırır.
Dokuzuncu makam mârifettir. Böylece Makâlât, ilim ile mârifeti birbirinden ayırır. İlim, bilginin kazanılmasıdır; mârifet, o bilginin insanın varoluşunda kıvama ulaşmasıdır. Ârifin suya benzetilmesi bu ayrımı derinleştirir:
“Su arıdur ve hem arıdıcıdur. İmdi ârif gerekdür kim arı ola ve hem arıdıcı ola.”
Metin, âriflerin her sözün farklı yüzlerini görebildiğini; bilgisizlerin ise kelimenin yalnız arkasında kaldığını söyler. Ârif, kavram ezberleyen kişi değildir; sözü bağlamı, sonucu ve ahlâkî yüküyle anlayandır. Kendisini arındırmayan bilgi, başkasını arıtamaz. Kirli eldivenle ameliyat yapılabilir; fakat hasta kurtulmaz.
“Her sözün üç yüzü ve bir ardı vardır” biçimindeki ifade, Makâlât’ın bilgi anlayışında yorumun merkezî yerini de gösterir. Söz, ilk işitildiği an tüketilemez; görünen anlamının ardında niyet, bağlam ve sonuç bulunur. Bu, keyfî biçimde her söze istenen anlamı verme ruhsatı değildir. Tam tersine yorumcunun daha dikkatli, daha sorumlu ve daha ölçülü olmasını ister. Kelimenin yalnız kabuğunu tutan kişi, metni kendi öfkesine veya çıkarına göre silâhlaştırabilir. Ârif ise sözü aceleyle mahkûm etmez; hangi şartta söylendiğine, insanda hangi yarayı açtığına ve hangi iyiliğe kapı araladığına bakar. Böyle bir mârifet, dilin yalnız doğru kurulmasını değil, doğru yere ve doğru maksatla yöneltilmesini de gerektirir. Bilginin ahlâkı biraz da sözü nereye bıraktığını bilmektir.
Onuncu makam kendini bilmektir. Metin bu makamı, “Men arefe nefsehû fekad arefe rabbehû” sözüyle bağlar. Kendini bilmek, narsistik biçimde kendine hayran olmak değil; sınırını, zaafını, korkusunu, hırsını ve nefsinin kurduğu mazeretleri tanımaktır. Başkasının cehaletini teşhis etmek kolaydır; insanın kendi bilgisini hangi ihtirasın yönettiğini görmesi daha zordur. Hacı Bektaş’ın mârifet yolu, bileni kürsünün tepesine değil, kendi içindeki mahkemeye çıkarır.
Bugünün epistemik kibri, bilginin edep ve hayâdan koparılmasıyla büyümüştür. Unvanlar çoğalmış, fakat kendini bilme makamı tenhalaşmıştır. Söz hızlanmış, sabır küçümsenmiş; görünürlük cömertliğin, propaganda ise hakikatin yerini almıştır. Makâlât bu gürültüye eski fakat diri bir ölçü uzatır: Bilgi, insanı daha güvenilir, daha mütevazı ve daha cömert kılmıyorsa zihni şişirmiş, ruhu ise aç bırakmıştır.
Filozof Kirpi: “Edepsiz bilgi, cehaletin üniversite bitirmiş hâlidir; kendini bilmeyen âlim, başkalarının karanlığını ölçerken kendi gölgesine takılır.”
VI. YETMİŞ İKİ MİLLETİ AYIPLAMAMAK: HAKÎKATİN TOPLUMSAL VE SİYASÎ AHLÂKI
Makâlât’ın hakîkat kapısı, insanı dünyadan kaçıran sisli bir metafizikle başlamaz. İlk dört makam doğrudan insanın karakterine, başkalarıyla ilişkisine ve yaşadığı dünyada bıraktığı ahlâkî ize yönelir: Toprak olmak, yetmiş iki milleti ayıplamamak, elinden gelen iyiliği esirgememek ve yaratılmışların kendisinden emin olmasını sağlamak. Ardından vahdete yönelmek, sohbet, seyr, sır, münâcât ve müşâhede gelir. Bu sıralama son derece önemlidir. İnsan, başkasına güven vermeden Allah’a yakınlık iddiasında bulunamaz; toplumu zehirlerken hakîkat makamından söz edemez.
Metin ilk makamı şöyle belirler:
“Hakîkatun evvel makâmı toprak olmakdur.”
Toprak, Makâlât’ta aşağılanmanın değil, olgunluğun sembolüdür. Üzerine basılır; fakat kin biriktirmez. Kendisine bırakılan tohumu çoğaltır, çürüyeni dönüştürür, canlılara yer açar. Kendisini göstermeden hayatı taşır. Hakîkat yolcusunun ilk ödevi de benlik sarayını yıkmak, mânevî üstünlük iddiasını terk etmek ve kendisini yaratılmışların efendisi saymaktan vazgeçmektir. Toprak olmak, şahsiyetsizleşmek veya zulme boyun eğmek anlamına gelmez. İnsanın nefsini büyütmemesi, fakat haysiyetini de çiğnetmemesidir. Tevazu ile zillet arasındaki fark burada belirir: Tevazu, insanın kendisini putlaştırmamasıdır; zillet ise başkasının putuna secde etmesidir.
İkinci makam, metnin en fazla bilinen fakat en az ciddiye alınan hükümlerinden biridir:
“İkinci makâmı yetmiş iki milleti ayıblamamakdur.”
Ne var ki bu söz, duvarlara asılan zararsız bir hoşgörü cümlesine dönüştürüldüğünde bütün keskinliğini kaybeder. “Yetmiş iki millet”, burada insanlığın inanç, cemaat, meşrep ve hayat tarzı çeşitliliğini kuşatan geniş bir anlatım olarak okunabilir. Hacı Bektaş-ı Velî, hakîkat yolcusunun kendi aidiyetini başkasını aşağılamanın ruhsatına çevirmesine izin vermez. Bir insanın kendi yolunu doğru kabul etmesi, ötekinin insanlığını küçültmesini gerektirmez. İnanç, hakaret etme imtiyazı değildir.
Ayıplamamak, her düşünceyi doğru saymak veya kötülüğe karşı susmak da değildir. Irkçılık, zulüm, yalan ve sömürü eleştirilir; fakat insanın doğuştan gelen kimliği, mezhebi, kavmi yahut mensubiyeti aşağılanmaz. Ahlâkî eleştiri ile kimlik düşmanlığı arasındaki sınır korunmalıdır. Günümüzün mezhepçi zihni tam da bu sınırı yok eder: Bir kişinin yanlışından bütün topluluğu suçlar, tarihî ihtilâfı bugünün çocuğuna miras bırakır, kendi öfkesini dinî sadakat diye pazarlar. Makâlât ise başkasını ayıplayarak yükselen bir dindarlığı hakîkat kapısının dışında bırakır.
Üçüncü makam, iyiliğin imkân ölçüsünde esirgenmemesidir:
“Üçüncü makâmı elinden geleni men‘ itmemekdür.”
Bu hüküm, ahlâkı güzel niyetlerin mahrem odasından çıkarıp fiile taşır. İnsan yalnız kötülük yapmamakla yetinemez; yapabileceği iyiliği de sebepsiz yere engellememelidir. Bilgisi varsa öğretmeli, imkânı varsa paylaşmalı, sözü yarayı kapatabilecekse suskunluğu erdem diye pazarlamamalıdır. Elinden geleni esirgemek, bazen açık saldırıdan daha sessiz fakat daha derin bir kötülüktür. Bir haksızlığı durdurabilecek makamda bulunup seyretmek, kötülüğe bulaşmamak değildir; kötülüğün işini kolaylaştırmaktır.
Bu makam, iktidarın ahlâkî sorumluluğunu da ağırlaştırır. Gücü arttıkça insanın mazereti azalır. Sıradan kişinin gerçekleştiremeyeceği bir iyiliği yönetici, bürokrat, âlim veya zengin gerçekleştirebilir. Buna rağmen imkânını yalnız yakınlarına tahsis ediyor, kamusal kaynağı sadakat karşılığında dağıtıyor ve ihtiyaç sahibini ideolojik kimliğine göre seçiyorsa elinden geleni yapmamış; elindeki gücü iyiliğin önüne set çekmek için kullanmıştır. İyilik, iktidarın lütfu değil, taşıdığı imkânın ahlâkî borcudur.
Dördüncü makam daha da kuşatıcıdır:
“Dördüncü makâmı dünyâ içinde yaradılmış nesneye emîn olmakdur.”
Hakîkat yolcusunun çevresindeki insanlar ve yaratılmışlar ondan emin olmalıdır. Eli zarar vermemeli, dili haysiyet parçalamamalı, sözü aldatmamalı, yetkisi korku üretmemelidir. Güvenilirlik burada şahsî bir meziyetin ötesinde varoluş biçimidir. İnsan, bulunduğu yere tehdit mi taşımaktadır, emniyet mi? Eve girdiğinde çocuklar susuyor, çalışanlar ürküyor, hayvanlar kaçıyor ve yoksullar kapının dışında bekliyorsa o kişinin uzun ibadetleri çevresine güven vermeye yetmemiştir.
“Yaradılmış nesne” ifadesi, ahlâkın yalnız insan topluluklarıyla sınırlandırılamayacağını düşündürür. Toprak, su, ağaç ve hayvan da insanın keyfî tasarrufuna bırakılmış sahipsiz nesneler değildir. Bir ırmağı zehirleyen, ormanı talan eden, hayvana eziyet eden ve bunu ekonomik gelişme diye sunan zihnin yaratılmışlara güven verdiği söylenemez. Bu ilkeyi modern çevre hukukuyla özdeşleştirmek anakronizm olur; fakat metnin sunduğu güven ahlâkının ekolojik sorumluluğa doğru genişletilmesi mümkündür. Hakîkat, yalnız insanın iç huzuru değil, onun temas ettiği hayatın güvenliğidir.
İlk dört makamdan sonra “mülk ıssına yüz sürmek”, sohbet, seyr, sır, münâcât ve müşâhede gelir. Metin, Allah’a yakınlığı toplumsal sorumluluktan sonra kurarak mâneviyatın kaçış yolu hâline gelmesini önler. Sohbet de boş konuşma değildir; “esrâr-ı hakîkat söylemek”, yani hakîkati güven ve ehliyet içinde paylaşmaktır. Sır saklamak ise insanın kendisine emanet edilen mahremiyeti gösteri malzemesine çevirmemesidir. Her duyduğunu kalabalığa taşıyan, insanların açığını siyasî yahut dinî sermayeye dönüştüren kişi, sohbet halkasında bulunabilir; fakat sır makamına erişemez.
Bugün Hacı Bektaş-ı Velî’yi anmak kolaydır. Zor olan; ayıplamadan eleştirmek, iyiliği esirgememek, yaratılmışlara güven vermek ve toprağın tevazusunu taşımaktır. Onun adıyla kürsüler kurup farklı inançları aşağılayanlar, türbesinin önünde fotoğraf verip kamusal kaynakları yakınlarına dağıtanlar, “hoşgörü” nutukları atarken çocuklara, hayvanlara ve tabiata korku bırakanlar Hünkâr’ı anmış olmaz. Yalnız onun adını kendi ahlâksızlıklarına perde yapmış olurlar.
Makâlât’ın hakîkat kapısı, insanı göğe yükseltmeden önce yere indirir. Toprağa basmayan mâneviyat havada asılı kalır; başkasına güven vermeyen inanç ise hakîkat değil, süslenmiş benliktir.
Filozof Kirpi: “Hakîkat, göğe ne kadar yükseldiğinle değil; senden korkmadan yanına kaç canlının yaklaşabildiğiyle ölçülür.”
VII. HÜNKÂR’IN ÇALINAN AYNASI: MAKÂLÂT’TAN SLOGANA, AHLÂKTAN KİMLİK SİYASETİNE
Hacı Bektaş-ı Velî’nin tarih içindeki ikinci hayatı, biyolojik hayatından çok daha uzun ve karmaşık olmuştur. Sulucakarahöyük’te yaşayan Horasanlı derviş öldükten sonra adı genişlemiş; farklı toplulukların hafızasına, kurumların meşruiyet diline, devletin birlik söylemine ve modern siyasetin kimlik repertuvarına girmiştir. Her çağ onun yüzüne başka bir ifade yerleştirmiştir. Kimi onu yalnız kerâmetleriyle hatırlamış, kimi askerî bir teşkilâtın pîri yapmış, kimi mezhebî kimliğin kurucu atası saymış, kimi de İslâmî muhtevasından arındırarak erken dönem seküler hümanistine dönüştürmüştür. Böylece Hünkâr’ın adı büyürken, Makâlât’ın ahlâkî talepleri çoğu zaman küçülmüştür.
Hacı Bektaş-ı Velî’nin Yeniçeri Ocağı’nın pîri kabul edilmesi, bu tarihî yeniden üretimin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Kronoloji, onun Yeniçeri teşkilâtının kuruluşunu görmediğini gösterir. Buna rağmen ilk Osmanlı fetihleri içinde yer alan Abdal Mûsâ, Seyyid Ali Sultan, Gazi Evrenos ve benzeri çevrelerin Ahîlik, gazilik ve Hacı Bektaş adı etrafında oluşan tasavvuf geleneğiyle bağlantıları, sonradan güçlü bir sembolik bağ kurulmasına yol açmıştır. Burada tarihî karşılaşmadan çok, kurumsal hafızanın ürettiği bir mânevî soy bağı vardır. Devlet, askerî teşkilâtını halk arasında itibarı bulunan bir velînin adıyla tahkim etmiş; kılıcın başına dervişin tâcını yerleştirmiştir.
Bu ilişki tek başına sahte sayılamaz; çünkü tarih yalnız belgelerle değil, toplulukların benimsediği sembollerle de kurulur. Fakat sembolik bağı tarihî kesinlik gibi sunmak, Hacı Bektaş’ı kendi çağından koparır. Daha önemlisi, Makâlât’ın nefisle mücâhede, tevazu, cömertlik ve yaratılmışlara güven verme ilkeleriyle askerî iktidarın şiddet mantığı arasındaki gerilim görünmez hâle gelir. Bir velîyi ordunun pîri yapmak kolaydır; ordunun davranışlarını velînin ahlâkıyla ölçmek ise pek rağbet görmez. İktidarlar çoğu zaman mânevî şahsiyetlerin adını sahiplenir, fakat onların iktidara yönelteceği soruları protokol kapısında bırakır.
Hacı Bektaş’ın Alevî-Bektaşî hafızasındaki yeri çok daha organik ve derindir. Onun adı yüzyıllar boyunca yalnız bir tarihî kişiyi değil; yol, erkân, ocak, cem, nefes, Ehl-i Beyt sevgisi ve toplumsal dayanışmayla örülmüş geniş bir mânevî dünyayı temsil etmiştir. Bu hafıza, siyasî baskılar, dışlanma ve merkezî din yorumunun tahakkümü altında kimliğin korunmasını sağlamıştır. Dolayısıyla Hacı Bektaş’ın Alevî-Bektaşî topluluklar için kurucu bir sembole dönüşmesini basit bir “sonradan uydurma” diye küçümsemek tarihî hafızanın nasıl işlediğini anlamamaktır.
Ancak sevgi de eleştirel düşüncenin yerine geçemez. Bir şahsiyetin topluluk açısından vazgeçilmez olması, ona isnat edilen her sözün tarihî bakımdan doğru olduğu anlamına gelmez. Hacı Bektaş’a atfedilen birçok vecize, modern dolaşımda Makâlât’ın doğrudan cümlesiymiş gibi kullanılmaktadır. “İncinsen de incitme”, “Eline, beline, diline sahip ol” veya benzeri sözlerin temsil ettiği ahlâkî yönelim Bektaşî irfanıyla uyumlu olabilir; fakat bunları kaynak göstermeden Hünkâr’ın birebir sözü gibi sunmak, sevgiyi metin disipliniyle karşı karşıya getirir. Hacı Bektaş’ı gerçekten önemsemek, ona yakışan her güzel sözü ona vermek değil, söylediğini söylenenden ayırabilmektir.
Makâlât bu açıdan vazgeçilmez bir denetim aynasıdır. Eser Hacı Bektaş’ın görüşlerini anlamaya yarayan en kapsamlı kaynak olarak sunulur; insanın Allah’a ulaşmasını “dört kapı kırk makam” içinde ele alır ve makamlardan biri eksik olduğunda hakîkatin tamamlanmayacağını bildirir. Bu bütünlük, modern ideolojik seçmecilik için hayli rahatsız edicidir. Çünkü Makâlât’ın Hacı Bektaş’ı yalnız “hoşgörü” söyleyen zararsız bir hümanist değildir. Şerîat, ibadet, helâl kazanç, tevbe, nefis mücâhedesi, edep, ilim, kendini bilmek, muhabbet ve müşâhede aynı mimarinin parçalarıdır. Metnin bir bölümünü alıp diğerlerini susturmak, Hünkâr’ı anlamak değil, onu çağdaş ihtiyaçlara göre yeniden monte etmektir.
Muhafazakâr sahiplenme de benzer bir parçalama yapar. Hacı Bektaş’ı yalnız İslâm’ın Anadolu’daki yayılışına katkı sunmuş “gönül sultanı” olarak anlatırken, onun “yetmiş iki milleti ayıplamamak”, cömertlik, yaratılmışlara güven vermek ve kibri terk etmek gibi ilkeleri siyasî sonuçlarından arındırılır. Böylece Hünkâr, mevcut dinî kurumları ve iktidar ilişkilerini sorgulamayacak güvenli bir tarih büyüğüne dönüştürülür. Oysa Makâlât’ın ölçüleri bugünkü görünür dindarlığa uygulandığında rahatlatıcı değil, sarsıcıdır. Helâl kazancı, adaleti ve nefis terbiyesini ibadetten ayıran her düzen bu aynada yüzündeki çatlağı görür.
Sekülerleştirici yorum ise aksi yönden aynı hataya düşer. Hacı Bektaş’ı dinî dilinden, Kur’ânî göndermelerinden, Allah’a ulaşma arzusundan ve şerîat kapısından bütünüyle kopararak modern yurttaşlık değerlerinin öncüsüne çevirmek, onu çağdaş beğeniye uygun hâle getirir; fakat tarihî kişiliğini yoksullaştırır. Hünkâr’ı savunmak için onu başka birine dönüştürmeye ihtiyaç yoktur. Onun düşüncesindeki çoğulculuk, merhamet ve insan haysiyeti, dinî varlık tasavvurunun içinden doğmaktadır. Bu kökü kesmek, ağacı özgürleştirmez; onu plastik bir süs bitkisine çevirir.
Eserin 2007 tarihli neşrinin “Alevî-Bektaşî Klasikleri” dizisi içinde yayımlanması ve projenin bilgi eksikliğini giderme, toplumsal kaynaşmayı güçlendirme amacıyla açıklanması da Hacı Bektaş’ın devlet-toplum ilişkisindeki güncel yerini gösterir. Kaynakların neşri kıymetlidir; fakat devletin bir geleneğin metinlerini yayımlaması, o geleneğin tarihî ve güncel taleplerini karşılamış sayılması anlamına gelmez. Kültürel tanıma, hukukî eşitliğin yerine geçirildiğinde zarif bir vitrine dönüşebilir. Bir topluluğun klâsiklerini basmakla onun sesini gerçekten duymak aynı şey değildir.
Hacı Bektaş-ı Velî’nin mirası ne yalnız devlete ne bir siyasî partiye ne akademik uzmanlara ne de kimlik adına konuşan profesyonel temsilcilere aittir. Fakat bu, herkesin onu dilediği biçimde kesip biçebileceği anlamına da gelmez. Ölçü elimizdedir: Makâlât. Bu metin, Hünkâr’ın üzerine giydirilen her çağdaş kostümü sınayabilecek ahlâkî sertliğe sahiptir. Toprak olmadan büyüklük, edep olmadan bilgi, helâl kazanç olmadan dindarlık, güven vermeden hakîkat ve nefis mücâhedesi olmadan iktidar mümkün değildir. Hacı Bektaş’ı anmak, adını çoğaltmaktan önce bu ölçülerle kendini tartmayı gerektirir.
Filozof Kirpi: “Bir toplum, velînin adını meydanlara verip ahlâkını hayattan sürmüşse; türbeyi korumuş, Hünkâr’ı kaybetmiştir.”