KÜÇÜK ADAMLAR, BÜYÜK KOLTUKLAR: İSLAMCI AHLAKIN SEFALETİ
İmdat DEMİR
Mazlumdan Mülke: Türkiye’de Dindarlığın Ahlaki İflası
Bir zamanlar başörtüsüyle üniversite kapılarında bekleyen genç kadınlar vardı; ordu brifinglerinde fişlenen memurlar, imam hatiplerin kapatıldığı bir iklimde dua ile direnmeye çalışan aileler, mahzun bakışlarıyla adaletin değil ama inancın sükûnetine sığınan insanlar… 1980’ler ve 1990’lar boyunca Türkiye’de dindar-muhafazakâr kesim, laik-Kemalist rejimin baskıcı modernleşme projesinin dışında bırakıldı. Bu dışlanma, onları kamusal vicdanın taşıyıcıları, hakikatin suskun tanıkları ve ahlaki özne konumuna yükseltti. Ancak, tam da bu “ahlaki sermaye”, iktidarla tanıştıklarında buharlaştı. AKP ile gelen siyasal iktidar, dindarlığı sisteme entegre ederek ahlaki üstünlüğü siyasal kullanıma dönüştürdü. Bugün, o bir zamanların mağdurları, kendi otoriter rejimlerinin mimarları hâline geldi.
Bu yazı, dindar kesimin marjdan merkeze geçerken uğradığı ahlaki, siyasal ve kültürel dejenerasyonu, sosyal bilim kuramları eşliğinde eleştirel bir çerçevede tartışmaktadır.
Sosyolojik Açıdan: Mazlumiyetin Rantı, Kimliğin Erezyonu
Bourdieu’nün “sembolik sermaye” kavramı burada hayati önemdedir. 1990’lar boyunca dindarlar maddi ve kurumsal imkânlardan dışlanmış olsalar da kamusal alanda “mağdur ve ahlaklı” pozisyonu üzerinden yüksek bir meşruiyet ürettiler. Ne var ki bu konum, onları sistem dışı bırakanla sınırlı bir üstünlüktü. Merkeze geldiklerinde, meğerse ellerinde hakikat değil yalnızca öfke birikimi varmış.
Zira dindar kesimin kamusal hayata entegre oluşu, bir değer aktarımı değil, kültürel kodların tersyüz oluşuydu. Sözüm ona tevazu ve ahiret bilinciyle yaşayanlar, lüks araçlara, gösterişli saraylara, nepotizme ve servet biriktirmeye tutkuyla sarıldılar. Taşra İslamcılığı, büyükşehir burjuvazisinin tüm pisliklerini taklit etmekle kalmadı, onu kutsadı.
Ekonomik Düzlemde: Helal Kapitalizm mi, Rant Dindarlığı mı?
AKP’nin inşa ettiği ekonomik sistem, “İslami ahlak”tan değil, neoliberal düzenin içinde dinin araçsallaştırılmasından beslendi. Halil İnalcık’ın vurguladığı “vakıf kültürü” ya da Osmanlı’daki “fukaranın kollanması” gibi ilkeler bir yana bırakıldı; yerini “ihaleci şeyhler”, “torpilli müteahhitler”, “vakıf kılıklı yandaşlar” aldı.
Burada Karl Polanyi’nin “gömülü ekonomi” kavramı güncel bir anahtar sunar. Dindarların ekonomik ahlakı, sistemin dışındayken toplumsal dayanışma ve inanç temelli bir ahlaka yaslanıyordu. Ancak sistemin parçası hâline geldiklerinde, dinin ekonomiyle olan ilişkisi çözülmüş, pazarın değerleri tümüyle içselleştirilmişti. Helal sertifikalı ürünlerden, İslami finans kurumlarına kadar her şey bir “ahlak simülasyonu”na dönüştü.
Siyasal Kurgu: Mağduriyet Retoriğinden Otoriter Popülizme
AKP’nin siyasal yükselişi, klasik İslamcı ideallerin değil, mağduriyetin politikaya çevrilmesinin sonucudur. Hannah Arendt’in deyimiyle, geçmişteki acılar, iktidar elde edildikten sonra yalnızca meşruiyet değil, aynı zamanda intikamın da aracı hâline gelir. AKP rejimi, Kemalist baskıyı aşmakla yetinmemiş, benzer baskı aygıtlarını dindar kimliğe uygun biçimde yeniden üretmiştir.
Bugün gelinen noktada Türkiye’de siyasal İslamcılık, dindarlığın değil, sadakatin ideolojisine dönüşmüştür. Cuma hutbeleri sarayın söylem bülteni, diyanet kurumları parti teşkilatları, tarikatlar bürokratik uzantılar hâline gelmiştir. Laik devletin baskısı altında “direniş” anlatısı kuranlar, şimdi saray onaylı müritliğin gölgesinde ahlaki felç yaşamaktadır.
Kültürel Dönüşüm: İslam Estetiğinin Pornografisi
2000 Sonrası muhafazakâr kültürün evrimi, aslında bir yozlaşma öyküsüdür. Modadan televizyon dizilerine, mimariden kamusal söyleme kadar her şeyin “İslami” etiketle pazarlanması, dinin ruhunu değil, kabuğunu temsil eder oldu. Jean Baudrillard’ın “simülakr” kavramı tam da bu noktada belirleyicidir. Artık ortada “dindarlık” yok; dindarlık rolü oynayan aktörler, İslami göstergelerle süslenmiş ama kapitalist arzularla biçimlenmiş bir kimlik performansı var.
Mekke’de suit otelde umre yapan zenginle, yer sofrasında hurma yiyen peygamberin aynı dine inandığını düşünmek, insanın aklıyla alay etmektir. Muhafazakârlık, bir asalet ve sadelik estetiği değil, gösterişin ve riyakârlığın aracı hâline gelmiştir.
Teolojik İflas: Din, Vicdan Değil Biat Talep Ediyor
Teolojik düzlemde, yaşanan dönüşüm bir “iman krizi” değil, bir “ahlak krizi”dir. Kur’an’ın merkezine yerleştirdiği adalet, merhamet ve sorumluluk ilkeleri; yerini sadakat, meşruiyet ve iktidar inşasına terk etmiştir. Din, Tanrı ile kul arasında değil; lider ile tebaa arasındaki bağı kutsayan bir ideolojik aygıta dönüşmüştür.
Burada Ali Şeriati’nin “dini saltanatın hizmetine sokan ruhban sınıfı” eleştirisi yeniden hatırlanmalıdır. Türkiye’de bu sınıf artık cübbeli değil, kravatlıdır. Camilerde devlete dua edilirken, adaletsizliğe sessizlik farz hâline gelmiştir.
Sonuç: Mazlumluk, Maskeydi; Ahlak, Yalnızca Rol
Sonuç olarak, dindar kesimin ahlaki üstünlüğü bir mit, mağduriyeti ise siyasal bir maskeydi. Gerçek sınav, iktidarla geldi. O sınavda, tevazu gösterilmedi; erdem korunmadı. Ahlak, bir değer olmaktan çıkıp bir vitrinin süsüne dönüştü. Bugün Türkiye’de İslami dindarlık ne mazlumdur ne de ahlaki; yalnızca sistemin bir parçası, maskelenmiş bir iktidar refleksidir.
Dindarlık, ahlaki bir bilinç değil; artık yalnızca iktidarın sesi, yargının perdesi, bürokrasinin kulisi ve servetin süsüdür. Ve bu, her şeyden önce inanç sahiplerinin kendi elleriyle yarattığı bir çöküştür.
Mazlumdan Muktedire: Ahlaki Sermayenin İflası Üzerine Bir Polemik
Sosyolojik terminolojinin büyülü dünyasında “mazlumluk” uzun yıllar bir tür kutsiyetle bezenmiş, sistem dışılığın ahlaki bir formu olarak temsil edilmiştir. Bourdieu’nün “kültürel sermaye” ve onun uzantısı olan “ahlaki sermaye” kavramları, Türkiye’deki dindar kesimin 1980’ler ve 90’lardaki konumunu anlamak açısından isabetli bir çerçeve sunar. Ne var ki bu çerçeve, bugünün çıplak gerçekliğini açıklamakta aciz kalıyor. Çünkü artık o “mazlum” yok. Onun yerine, muktedirleşmiş, konformizme batmış, neoliberal değerlerle barışmış, içi boş bir “muhafazakâr elit” var.
80’Lerin ve 90’ların başörtüsü yasakları, Kudüs mitingleri, 28 Şubat mağduriyetleri gibi deneyimler, dindar kesime simgesel bir “bedel ödeyicilik” imajı kazandırdı. Bu imaj, onları sistemin öteki tarafına yerleştirerek, bir tür ahlaki üstünlükle donattı. Bu, Gramsci’nin “sivil toplum hegemoniyası”na karşı alt-kültürel bir meydan okuma gibiydi. Ancak burada kritik soru şudur: Bu direniş gerçekten bir sistem eleştirisi miydi, yoksa iktidara ulaşmak için araçsallaştırılmış bir konumlanma mıydı?
Bugün geldiğimiz noktada bu sorunun cevabı trajik bir şekilde ortadadır. Düne kadar “mazlum” olanlar, bugünün “muktedirleri”dir. Weber’in “protestan ahlakı”nın kapitalist ruhu meşrulaştırması gibi, dindar elitler de İslami değerleri neoliberal piyasa ahlakına eklemleyerek meşrulaştırma görevini üstlendi. Bir zamanlar “hakikat uğruna bedel ödeyenler” olarak anlatılanlar, şimdi ihale komisyonlarında, holding yönetim kurullarında, medya trafiğinde yer almakta. Ahlaki sermaye; AVM’lerde, lüks araçlarda, çocukların yurtdışı eğitim harcamalarında buharlaştı.
Teolojik olarak ise daha da vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. İslam’ın adalet, tevazu ve paylaşım ilkeleri; sınıfsal konforun ve iktidar hırsının gölgesinde çürütüldü. Fakirlik kutsanırken, zenginlik gizlenmedi bile; aksine bir “nimet” olarak sunuldu. Bu, klasik İslam’ın kâmil mümin idealine değil, neoliberalizmin “başarı odaklı” girişimcisine yakındır. İktidarla kurulan bu teolojik uzlaşma, aslında bir “tanrısal meşruiyet krizi”dir. Mazlumken “Allah için konuşanlar”, muktedir olduklarında yalnızca “devlet adına” konuşur hale geldiler.
Althusser’in devletin ideolojik aygıtları olarak tanımladığı kurumlar —eğitim, medya, din— dindar elitin elinde ideolojik tahakküm araçlarına dönüştü. Eskinin mağdurları, yeni kuşaklara yalnızca “itaat” öğretiyor. Çünkü artık onlar da sistemin ta kendisi oldular. Foucault’nun “iktidarın mikro düzeyde üretimi” tezi burada gerçeklik kazanıyor: Başörtülü kadınlar kamusal alana kabul edilirken, aynı zamanda sistemin söylemsel düzenine dahil edildiler. Mazlumun kamusal görünürlüğü, mazlumun özgürlüğü değil, sistemin tahammül kapasitesiydi.
Sonuç olarak, Türkiye’de dindarların 90’larda inşa ettiği “ahlaki sermaye” hikâyesi, aslında bir iktidar boşluğunun romantik anlatısıydı. Gerçek bir kültürel dönüşüm değil, konjonktürel bir siyasal stratejiydi. Bugün o strateji başarıya ulaştı — ve ahlaki içerik, politik pragmatizme feda edildi. Neoliberal muhafazakârlık, artık ne mazlumdur ne de mağdur. O, artık hem iktidar hem piyasa hem de din adına konuşan yeni hegemonun ta kendisidir.
Mazlumluğu kimseye bırakmayanlar, muktedirliklerini nasıl saklayacaklar bakalım.
Devletle Evlilik, İslamcılıkla Boşanma: Siyasal İslam’ın Sekülerleşen Serüveni
Siyasal İslam’ın modern ulus-devletle olan ilişkisi, başından beri bir çelişki yumağıydı. Bir yanda ümmet idealiyle evrensel bir İslami tahayyül savunulurken, öte yanda millî sınırlar içinde devletin tüm imkânlarına el koyma arzusu kabına sığmıyordu. Bu gerilim, Türkiye’de AKP iktidarıyla görünürlük kazandı. Ancak bu sürecin vardığı yer, ümmetin dirilişi değil; devletin İslamileşmesi değil, tam tersine İslam’ın devletleştirilmesi oldu. Siyasal İslam, devleti “fethetmek” isterken, kendi ruhunu saraya teslim etti.
Başlangıçta İslamcı hareketin devlete karşı mesafeli, eleştirel ve adil bir pozisyonu vardı. Adalet, liyakat, halkla beraberlik gibi ilkeler sürekli dillendirilirdi. Ancak iktidarın baş döndürücü cazibesi karşısında bu ilkeler birer birer taca atıldı. Max Weber’in “karizmatik otorite” tanımıyla açıklanabilecek Erdoğan figürü, başlarda halk nezdinde bir umut, bir kurtarıcıydı. Fakat Weber’in karizmatik liderliğin rasyonel-bürokratik otoriteye evrilmesi gerektiği yönündeki uyarısı, Türkiye’de tersine çevrildi: Bürokrasi karizmaya, kurumlar lidere, hukuk iradeye, liyakat sadakate feda edildi.
Sosyolojik düzlemde baktığımızda ise Pierre Bourdieu’nün “sembolik sermaye” kavramı belirleyici bir analiz aracı sunar. İslamcı hareketin elinde artık kültürel ya da ahlaki bir sermaye kalmamıştır; onun yerine iktidarın retoriği, kaynak dağıtımı ve medya manipülasyonu yerleşmiştir. Mazlumluk retoriğiyle iktidara gelenler, muktedirliğin imkânlarını kullanarak eski devletin yeniden üreticileri hâline gelmiştir. Foucault’nun iktidarın mikro düzeyde nüfuz etme gücünü vurgulayan yaklaşımı burada tam anlamıyla vücut bulur. Camiden kışlaya, okuldan medyaya, derneğe kadar her alanda bir “devletleşmiş İslam” söylemi hâkimdir.
Ekonomik bağlamda ise durum trajikomiktir. “Faizsiz ekonomi”, “ahlaki ticaret”, “israfla mücadele” gibi söylemler; AVM’lerde, gayrimenkul balonlarında, kamu ihalelerinde ve lüks araç konvoylarında boğulmuştur. Gramsci’nin hegemonya teorisiyle açıklanabilecek bir süreç yaşanmıştır: İslamcı hareket, önce toplumda ahlaki bir liderlik kurma iddiasındayken, sonra iktidarı eline geçirerek bu hegemonik pozisyonu kapitalist düzenin tahkimine hizmet eder hâle getirmiştir. Mazlumun ahlakı yerini müteahhidin kâr hırsına, mücahidin yerini müteahhit almıştır.
Teolojik olarak ise en büyük kırılma burada yaşanmıştır. Devletle kurulan bu simbiyotik ilişki, İslam’ın adalet merkezli siyaset telakkisini berhava etti. Dindarlık, devletle uyum içinde olmaya; “milli” ve “yerli” olmaya indirgenmiştir. Din, eleştirel bir vicdan değil, devletin toplumu dizayn etmek için kullandığı ideolojik bir aygıta dönüşmüştür. Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” kavramı, bugün camilerden Diyanet hutbelerine kadar uzanan geniş bir alanda gerçeklik kazanıyor. Artık hutbeler halkın değil, sarayın dilini konuşmaktadır.
Siyasal İslam, özünde bir adalet iddiasıydı. Mazlumun yanında duran, iktidara karşı mesafeli duran bir anlayıştı. Fakat iktidarın nimetleriyle tanıştıktan sonra, ahlaki direniş yerini kurumsal konfora, tevazu yerini kibire, adalet ise kayırmacılığa bıraktı. Siyasal İslam’ın bu evrimi, aslında onun sekülerleşme biçimidir. Dini söylemin içi boşaltılmış, kalan ise devletin ideolojik aparatı olarak yeniden ambalajlanmıştır.
Bugün geldiğimiz noktada ortada ne ümmet var ne adalet, ne de ilke. Kalan yalnızca devletin diliyle konuşan, iktidarın bekasını kutsayan, halktan kopmuş, konformist bir yapı. Siyasal İslam, devleti fethetmedi; devlet onu yuttu. Ve bu yutuluşun sonunda geriye, din adına konuşan ama sadece iktidarın çıkarlarını temsil eden bir gövde kaldı.
İslami hareketin devleti “bir araç” olarak görme iddiası, artık trajik bir ironiye dönüşmüştür. Çünkü o araç, şimdi sürücüsünü kullanıyor.
Helal Lüksün Şatafatı: Dindarlığın Ticarileşmesi ve Estetik İflası
Son yirmi yılda Türkiye’de muhafazakâr kesimin görünürlüğü olağanüstü bir artış gösterdi. Başörtüsü serbestleşti, İslami temalı diziler reyting rekorları kırdı, “helal sertifikalı” oteller, gıda zincirleri ve finans kurumları pıtrak gibi çoğaldı. Ancak bu görünürlüğün altında yatan asıl gerçeklik ne bir maneviyat devrimi ne de ahlaki bir derinleşmedir. Aksine, bu görünürlük, dindarlığın ticarileştirilmiş, estetize edilmiş ve simüle edilmiş bir hâle büründüğünün göstergesidir. İslam, bir inanç sisteminden ziyade bir yaşam tarzı aksesuarına dönüşmüştür.
Jean Baudrillard’ın “simülakrlar” teorisi burada can alıcı bir açıklama sunar. Ona göre simülasyon, gerçekliğin yerini alan sahte temsillerdir. Türkiye’de dindarlık artık bir hakikat değil, hipergerçekliktir. Tesettür defilelerinde podyuma çıkan kadın figürü, aslında ne tesettürü temsil eder ne de mahremiyet ilkesini. Umreyi lüks otellerde yapmanın adı artık “manevi yolculuk” değil, “dini turizm”dir. İftar sofraları zenginliğin teşhiriyle iç içe geçerken, orucun asıl anlamı olan nefs terbiyesi sosyal medyada “story” malzemesine indirgenmiştir. Dindarlık, artık gösterilmek istenen bir kimliğin estetik performansına dönüşmüştür.
Bu dönüşüm sosyolojik olarak, Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramıyla da açıklanabilir. Dindar kesim, yıllarca dışlandığı kültürel alanlara sızmakla kalmamış, orada kendi sermayesini inşa etmiştir. Ancak bu sermaye, ahlaki veya entelektüel derinliğe değil, simgesel tüketime dayanır. Başörtüsü markalaşmış, dini içerikler “influencer” estetiğine bürünmüş, cami mimarisi bile AVM estetiğine benzetilmiştir. Bu, kutsalın sekülerleştirilmesi değil, doğrudan ticarileştirilmesidir.
Ekonomik düzlemde ise Marx’ın metalaşma eleştirisi devreye girer. Dindarlık, bir meta hâline gelmiştir. Artık “muhafazakâr tüketici profili” pazarlama literatüründe yer almaktadır. “Helal tatil”, “İslami moda”, “manevi koçluk” gibi kavramlar, dini inancı kâr maksimizasyonuna entegre eden yeni endüstrilerin doğmasına yol açmıştır. Kapitalizm, dini yalnızca araçsallaştırmakla kalmıyor; onu dönüştürüyor, estetikleştiriyor ve boşaltıyor. Yani “helal kapitalizm”, seküler kapitalizmin minareli versiyonundan başka bir şey değil.
Kültürel olarak yaşanan bu çöküşün siyasal bir boyutu da var. Siyasal İslam, devletle evlendikten sonra kültürü de kendi hegemonyasına aldı. Gramsci’nin sivil toplumda kurulan hegemonya anlayışı, Türkiye’de tersinden işledi: Sivil alandaki dindarlık, siyasal merkezin estetik aparatına dönüştürüldü. Böylece ortaya estetikle kutsalın, tüketimle maneviyatın, sadelikle şatafatın grotesk birleşimi çıktı. Artık bir dindar, hem ultra lüks bir tatil yapabilir, hem 5000 dolarlık tesettür kombiniyle boy gösterebilir, hem de “mahviyet”ten bahsedebilir. Çünkü bu estetik kriz, etik krizi de beraberinde getirdi.
Teolojik olarak bu durum trajiktir. Dinin özündeki sade yaşam, infak, tevazu, gösterişsiz ibadet gibi ilkeler; piyasanın arzularına kurban edilmiştir. Weber’in “içsel dünyaya dönük dindarlık” anlayışı yerini, dışsal temsile dayalı bir vitrin dindarlığına bırakmıştır. Allah için yaşamak değil, insanlar için görünmek artık ana motivasyondur. Oruç, zekât, hac gibi ibadetler bile artık sosyal statü belirteçlerine dönüştürülmüştür. Böylece İslam, kapitalist estetik içinde yeniden paketlenmiş, ruhunu kaybetmiş, yalnızca biçimsel kalıpları ayakta kalmıştır.
Bugün geldiğimiz noktada, dindarlığın kamusal görünürlüğü bir başarı olarak sunuluyor. Oysa bu görünürlük, içeriğin buharlaştığı, özün unufak olduğu bir “başarıdır.” Evet, başörtüsü meşrudur ama neden artık her markanın modasına göre şekil değiştirmektedir? Evet, dindar zenginleşmiştir ama neden yoksulluğun dayanışma ahlakı unutulmuştur? Evet, İslami yaşam tarzı medyada görünürdür ama neden bu görünürlükte ilahi değil dünyevi arzular belirleyicidir?
Cevap açıktır: Dindarlık, estetik bir nesneye, kültürel bir ürüne, ekonomik bir pazara ve siyasal bir imaja dönüşmüştür. Geride kalan ise ne maneviyattır ne de ahlak. Kutsalın ticarileştirilmesi, aynı zamanda onun çürümesidir. Bu çürümeyi alkışlayanlar, yalnızca bedenlerini değil, ruhlarını da piyasaya teslim etmiş demektir.
Rejimin Diliyle Konuşan Din: Vicdandan Gözetim Ahlakına
İslam geleneğinde din, yalnızca ritüellerin değil; vicdanın, adaletin ve hakikatin disiplini olarak görülmüştür. Gazali’nin kalp terbiyesi anlayışı, İbn Teymiyye’nin zulme karşı duruşu, İmam Azam’in maslahat temelli fıkıh inşası ve Mehmet Akif’in hürriyet vurgusu; hep bu derinlikli teolojik vicdanın örnekleridir. Ancak modern Türkiye’de bu miras, kasten unutturuldu. İslam, artık bireyin iç dünyasında filizlenen bir hakikat değil; devletin bekası için şekillendirilmiş bir itaate indirgenmiştir.
Kur’an’ın “adaleti ayakta tutan şahitler olunuz” emri, özellikle AKP iktidarı döneminde yerini “itaat eden mümin” modeline bıraktı. Cuma hutbeleri, saray protokolüne göre yazılırken, minberler rejim sadakatinin vaaz edildiği kürsülere dönüştü. Oysa tarih boyunca cami, yalnızca ibadet değil; aynı zamanda ahlaki direnişin, toplumsal sorumluluğun ve kamusal muhasebenin mekânıydı. Bugün ise camiler, devletin ideolojik aygıtı olarak Althusser’in tarif ettiği kurumsal düzenin parçasıdır. Diyanet’in her hafta yayımladığı hutbelerde ne yoksulluk ne adalet, ne de yolsuzluklar konuşulur. Sadece “birlik, beraberlik ve sadakat.”
Foucault’nun “gözetim toplumu” kavramı bu noktada berrak bir açıklık sunar. Din, iktidar eliyle dönüştürülüp “ahlaki gözetim aracı”na çevrilmiştir. Artık dindarlık, kişinin Allah’a karşı sorumluluğundan değil, devletin tanımladığı davranış kodlarına uygunluğundan ibarettir. Başörtüsü takmak “devlete sadakat”in sembolü olmuş, cuma namazı bir siyasi sadakat gösterisine dönüşmüş, “makbul mümin” modeli iktidar eliyle yeniden şekillendirilmiştir. Böylece din, ruhu olmayan bir kimlik performansına, rejim tarafından çizilmiş sınırlar içinde kalan kontrollü bir dindarlık alanına sıkıştırılmıştır.
Bu dönüşümün kültürel etkisi de yıkıcıdır. Dindar aydın sınıf, eleştirel düşünceden tasfiye edilmiş, yerine rejimin ideolojik söylemlerini meşrulaştıran bir “ulema sınıfı” yerleştirilmiştir. Eskinin vicdan sahibi entelektüelleri —Akif Emre, Mustafa Öztürk, Ümit Aktaş, Kenan Çamurcu, Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu, Cihan Aktaş, Mustafa İslamoğlu gibi isimler— ya susturulmuş ya da kriminalize edilmiştir. Habermas’ın “kamusal akıl yürütme” dediği şey, İslamcı çevrelerde çoktan ölmüştür. Yerine otoritenin tebliğini sorgusuz kabul eden bir dindar kitle inşa edilmiştir. Bu, İslam’ın ilkelerini değil, iktidarın çıkarlarını kutsayan yeni bir teolojik atmosferdir.
Ekonomik olarak da bu yeni dinî formasyon, iktidarın neoliberal düzeniyle bütünleşmiştir. Zekât, sadaka, infak gibi adalet merkezli ekonomik araçlar artık unutulmuş; yerine “hayırsever müteahhit” figürü gelmiştir. Fakirliğin sistemsel nedenlerini sorgulamak yerine, zenginliği “nimet”, yoksulluğu “imtihan” olarak meşrulaştıran bir söylem üretilmiştir. Din, artık toplumsal eşitsizliğe karşı bir vicdan muhasebesi değil, bu eşitsizliği gizleyen bir manevi sis perdesi işlevi görmektedir. Böylece İslam’ın yeryüzünde adaleti tesis etme ideali, sermaye birikimiyle uyumlu hâle getirilmiş; yoksulluk değil, “sabır” konuşulmuştur.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu dönüşüm sekülerleşmenin paradoksal bir biçimidir. Görünüşte dindarlaşan bir toplum, özünde vicdani ve ahlaki içeriğini yitirmekte, ritüel düzeyinde kalmaktadır. Dindarlık artık gündelik hayatta bir estetik öğe, siyasal hayatta bir aidiyet kartı, toplumsal hayatta bir normatif baskı aracıdır. Bu, Weber’in tarif ettiği “içsel dindarlık” değil, dışsal bir biçimcilik, rasyonel bürokratik düzene entegre olmuş bir inançsızlık biçimidir. Dindar olmak değil, dindar gibi görünmek önemlidir. Çünkü görünmek, sistemin makbul birey tanımına dahil olmanın ön koşuludur.
Sonuç olarak, İslam’ın tarih boyunca temsil ettiği vicdanî ahlak, bugün Türkiye’de devletin ideolojik aparatına indirgenmiştir. Kul ile Allah arasındaki ilişki, yerini yurttaş ile iktidar arasındaki sadakat ilişkisine bırakmıştır. Bu durum, yalnızca dinin ruhuna değil, toplumun ortak vicdanına da ihanettir. Dindar görünümlü bir gözetim toplumu yaratılmıştır; üstelik bunu yaparken dinin kendisi araçsallaştırılmıştır. İslam’ın adalet, özgürlük ve hakikat iddiası; protokol sıralarında, Diyanet kürsülerinde, televizyon vaazlarında sessizce gömülmektedir.
Kutsal olan, artık sarayın çizdiği sınırlar içinde nefes alabiliyorsa, orada ne kutsiyet kalır ne hakikat. Geriye yalnızca gösteriş, itaate dönüşmüş iman ve çürümüş bir teoloji kalır.
Toplumsal Çürüme: Rüşvet, Nepotizm ve İkiyüzlülüğün Kurumsallaşması
2000’Li yıllarla birlikte dindar kesimin iktidara yürüyüşü, başta “mazlumun sesi olacağız” sloganıyla umut yaratmıştı. Fakat bugün geldiğimiz noktada, dinî referansları dilinden düşürmeyen kadroların kurduğu rejim, seküler elitlerin bile cesaret edemeyeceği kadar derin bir çıkar ağına, rüşvet sistemine ve nepotizme dönüştü. Burada yaşanan sadece bireysel zaaflar ya da münferit günahlar değil; Baykan Sezer’in toplumsal çözülme analizinde işaret ettiği gibi, tüm kurumları saran, meşruiyet krizini “din kisvesi”yle perdeleyen yapısal bir çürümedir.
Sosyolojik olarak bu süreç, Bourdieu’nün “habitus” kavramını hatırlatır: Mazlum dindarların yıllarca dışlanmışlıkla kurduğu dayanışma kültürü, iktidar nimetleriyle buluşunca “yağmadan pay kapma refleksi”ne evrilmiştir. Kendi cemaatinden, tarikatından ya da hemşehrisinden olmayanı “öteki” gören ve hak etse bile sistemin dışına iten bir ahbap-çavuş düzeni tesis edilmiştir. Böylece dindarlığın asli öznesi olması gereken adalet, tam da dindarların eliyle boğulmuştur.
Ekonomik boyutta ise tarikatlar ve cemaatler, kamu ihalelerinin paylaşıldığı karteller hâline gelmiş; Baykan Sezer’in “bürokratik sermaye birikimi” dediği olgunun yeni aktörleri bu dini yapılar olmuştur. Eskinin seküler holdingleri gibi, bugünün “dindar iş insanları” ihaleleri kendi cemaatleriyle paylaşmakta, vergi kaçırmakta, kayırmacılıkla zenginleşmektedir. Sermaye birikimi meşru rekabete değil, sadakat temelli rant düzenine dayanmaktadır. “Bizden olan her şey meşrudur” mantığı, İslami etik açısından içler acısı bir çelişkiyi perçinlemekte; haramı helalleştiren, yolsuzluğu kutsayan bir zihniyeti kurumsallaştırmaktadır.
Siyasal düzlemde ise Max Weber’in “patrimonyal yönetim” tanımı günceldir: AKP döneminde devleti şahsileştirme süreci, kurumsal aklı devre dışı bırakmış; sadakati liyakatin önüne geçiren bir patrimonyal otorite kurmuştur. Foucault’nun “iktidarın mikro düzeyde kurduğu ilişkiler” teziyle de okunabilecek bu süreçte, iktidara en yakın olanlar alt kademe yöneticilerden büyük müteahhitlere kadar her düzeyde hukuksuzluk şemsiyesi altına alınmıştır. Hukukun üstünlüğü değil, patronaj ilişkileri belirleyici olmuştur.
Kültürel açıdan bu çürüme, dindar mahallede simgesel değerlerin erozyonuna neden olmuştur. Dini ritüeller ve semboller, samimi bir iman göstergesi olmaktan çıkarak, iktidar yörüngesine yakınlığı sergilemenin estetik unsurları hâline gelmiştir. Televizyon ekranlarında, şatafatlı iftar sofralarında, umre turlarında, başörtüsü markalarında; dindarlığın ruhu değil, vitrinini parlatan bir kültür üretilmiştir. Bu da Baudrillard’ın “simülakr” kavramını akla getirir: Gösteri, gerçeğin yerini almış; helalin estetiği, haramın gerçeğini örtmüştür.
Teolojik olarak bu çürümenin en yıkıcı boyutu ise İslam’ın özündeki ahlak ve adalet ilkesinin sistemli biçimde istismar edilmesidir. Gazali’nin içsel arınmaya vurgu yapan “muhasebe” anlayışı bugünün dindar iktidar elitleri için yalnızca hamasi bir retorik malzemesidir. Fiiliyatta ise Kur’an’daki “adaleti ayakta tutan şahitler olunuz” emri, yolsuzlukları aklayan suskunlukla değiştirilmiş; her suistimal, “dava” adına meşrulaştırılmıştır.
Bugün artık cemaatlerin “ihale ortaklığı”, tarikatların “bürokrasi karteli”, “dindar” etiketli patronların devasa vergi kaçakları; bir dönem seküler elitlerin elitizmini eleştiren dindar mahallenin, yeni elit sınıf olarak toplumu baskıladığı gerçeğini göstermektedir. Ve bu çürüme, bireylerin zaafından çok, sadakat temelli sistemin kurumsallaşmasından beslenmektedir. Baykan Sezer’in “toplumsal çürüme, ahlaki ilkeler değil çıkarlar etrafında örgütlenen ilişkilerle başlar” tespiti, bugünün Türkiye’sinde acı bir kehanet değil; kanıtlanmış bir gerçekliktir.
Sonuçta, dinin vicdanı değil; siyasetin çıkarı esas alındığında, rüşvet “sadaka”, yolsuzluk “himmet”, kayırmacılık “kardeşlik” diye sunulur. Ve böyle bir toplumda adalet, ahlak ve liyakat değil, gücün gölgesine sığınmak makbul olur. Dindarlık, iktidarın sofrasında yenen haram lokmalarla birlikte içini kaybeder; geriye sadece kutsal kavramlarla bezenmiş bir toplumsal çürüme kalır.
Maskenin Düşüşü: Ahlaki Üstünlük Bir Yanılsama mıydı?
Bir toplumun belleğinde yıllarca kutsanan kavramların, siyasal ve ekonomik pratikler karşısında nasıl eridiğine tanık oluyoruz. Dindar kesimin 2000 sonrası yaşadığı büyük dönüşüm, yalnızca bir iktidar değişimi değil; aynı zamanda “ahlaki üstünlük” söyleminin trajik çöküşüdür. Bu çöküşü anlamak için sormamız gereken soru şudur: Dindarların ahlaki üstünlüğü gerçekten var mıydı, yoksa bu sadece güçsüzlükten türeyen geçici bir maske miydi?
Antonio Gramsci’nin “pasif devrim” kavramı bu sorgulamaya ışık tutar. Gramsci’ye göre pasif devrim, toplumsal yapının kökten dönüştürülmediği, ancak yeni aktörlerin eski yapıya eklemlendiği bir süreçtir. Türkiye’de dindar kesim, sisteme karşı bir devrim gerçekleştirmedi; aksine, o sistemi kendi lehine “reforme” etti. Devlet aygıtına karşı konumlanan bir hareket, zamanla devletin diliyle konuşur hâle geldi. Bu durumda, dindarların “mazlumluk” döneminde sergilediği ahlaki tutum, yapısal değil; konjonktürel bir tutumdu. Ahlak, burada ilke değil, iktidar dışılığıyla elde edilen simgesel bir sermayeydi.
Baykan Sezer’in uyarılarına kulak verirsek, bu dönüşüm hiç de sürpriz değildir. Sezer’e göre Türkiye’deki modernleşme, yerli bir düşünce üretmediği için her toplumsal kesim —ister laik ister dindar— batı tarzı devlet aygıtının sunduğu iktidar ve tüketim nimetlerine eklemlenmeye mecbur kalmıştır. Bu çarpık modernleşme sürecinde “dindarlık”, kültürel bir farklılık değil, siyasallaştırılmış bir aidiyet kartına dönüşmüştür. Dindarların “ahlaki üstünlüğü”, özsel bir bilinç değil, iktidar dışı kalmanın doğurduğu geçici bir “güçsüzlük erdemi”dir.
Weber’in karizmatik otorite kuramını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Başlangıçta dindar kadroların lider figürleri karizmatik bir imajla “temiz siyaset” vaadiyle öne çıktı. Ancak iktidarın kurumsal çarklarına girdikçe karizma, liyakatten değil sadakatten beslendi. Weber’in öngördüğü rasyonel bürokratikleşme gerçekleşmedi; tersine, bürokrasi lidere ve kutsal retoriğe teslim oldu. Bu da ahlakı sistematik olarak içten çürüttü.
Sosyolojik olarak ise Bourdieu’nün “ahlaki sermaye” kavramı burada kilit bir rol oynar. Dindarlar yıllarca dışlandıkları için “temiz kalmak” zorundaydılar. Simgesel olarak bu onları toplumun vicdanı hâline getirdi. Ancak iktidara geldiklerinde, bu sermayeyi hızla tükettiler. Çünkü iktidar, ahlaki erdemin en büyük testidir. Sadakat ile liyakat arasındaki çatışmada, dindar kadrolar tercihini sadakatten yana yaptı. Rüşvet, torpil, nepotizm, ayrıcalıklı ihale düzeni gibi kirli pratikler, artık sadece meşru değil, neredeyse kutsal bir dokunulmazlığa kavuştu. “Bizimkiler yaparsa” anlayışı, ahlakı siyasetin arkasına gömen bu zihniyetin en yalın özetidir.
Kültürel düzlemde yaşanan ise tam bir sahne oyunudur. Yoksulluğun estetikleştirildiği, tevazunun gösterişle yer değiştirdiği, maneviyatın PR malzemesine dönüştüğü bir evredeyiz. Dindarlık, artık içsel bir vicdan disiplini değil; dışsal, pazarlanabilir bir kimliktir. Foucault’nun “iktidarın mikro düzeyde nüfuzu” kavramı burada yeniden doğrulanıyor: Ahlak, artık sistemin denetim teknolojisiyle iç içe geçmiş bir davranış kontrolü hâlini aldı. Dindar olmak, rejime sadakat göstermekle eşdeğer sayılıyor.
Teolojik olarak ise durum daha da dramatiktir. İslam düşüncesinin adalet, hakikat, kul hakkı ve tevazu merkezli mirası; iktidar pratiği içinde anlamını kaybetmiştir. Gazali’nin nefis terbiyesi, İbn Teymiyye’nin zalime karşı kıyam çağrısı —hepsi bugün birer nostaljiye dönüşmüştür. Yerine gelen ise Kur’an’ın “adaleti ayakta tutun” emrine değil, “itaati öne çıkarın” diyen pragmatist bir anlayıştır. Ahlak, artık inançla değil; aidiyetle, mensubiyetle, konumla ölçülmektedir.
Sonuç açıktır: Dindarların ahlaki üstünlüğü, en baştan itibaren bir yanılsamaydı. O, iktidarın dışındaki pozisyonun sunduğu geçici bir hakikatti; kalıcı bir erdem değil. Maskeler düşünce, çıplak gerçek ortaya çıktı: ahlak, iktidarla test edilmeden önce güçlü görünür; ama iktidarla temas ettiğinde kırılganlığı açığa çıkar. Ve bu kırılganlık, bir değerler rejiminin değil, bir “meşruiyet mühendisliğinin” sonucudur.
Post-İslamcılıktan Post-Ahlaka: Bir Toplumun Manevi İflası
Türkiye’de artık “post-İslamcılık” değil, doğrudan doğruya bir “post-ahlak” çağı yaşanıyor. Bu ifade, abartılı ya da retorik bir polemik değil; aksine, günümüz siyasal ve toplumsal manzarasını en yalın ve acı şekilde özetleyen bir tespittir. Zira bugünün muhafazakâr iktidarının taşıyıcısı olan kadrolar, İslamcılığı bir ideoloji olarak tüketmiş; geriye yalnızca estetikleştirilmiş, kişiselleştirilmiş ve içi boşaltılmış bir “dindarlık vitrini” bırakmışlardır.
AKP rejiminin temsil ettiği sözde “post-İslamcılık”, aslında Weber’in rasyonel-bürokratikleşme tezine değil, tam tersine “patrimonyal” yozlaşmaya örnektir. Siyasi liderliğin çevresinde şekillenen bu yapı, İslamcı ideallerin devletle kurduğu gerilimli ilişkiyi çözmek yerine, o idealleri bürokratik konfor ve sermaye birikimi için harcamıştır. Ortaya çıkan şey, siyasal İslam’ın sonu değil; ahlakın itibarsızlaştırıldığı, inancın kişisel servetle takas edildiği yeni bir rejim formudur: post-ahlak devleti.
Baykan Sezer’in analizlerinden ilhamla söylersek, bu çöküş, Türkiye’nin Batı tarzı modernleşmeye içeriksiz ve hazırlıksız entegrasyonunun dinî alanı da içerecek şekilde genişlemiş sonucudur. Sezer, Türkiye’de aydınların ve siyasal aktörlerin çoğunlukla “tüketici” bir bilinçle hareket ettiğini, üretici ve ilkesel bir düşünce geleneği kuramadığını belirtir. AKP’nin ve genel olarak muhafazakâr elitin inşa ettiği düzen, Sezer’in bu eleştirisini doğrular nitelikte: Dini bir ahlaki sistem olarak değil, siyasal iktidarın aparatına dönüştürülmüş bir araç olarak kullanmak.
Ekonomik düzlemde yaşanan ise bir “yeni zengin muhafazakârlığın” doğuşudur. Bu yeni sınıf, Bourdieu’nün “habitus” kavramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, geçmişin mazlum dindarlarının kültürel kodlarını terk etmiş; yerine neoliberal bireyci değerleri, gösterişçi tüketimi ve sınıf atlama hırsını yerleştirmiştir. Oksimoron gibi görünen “helal lüks” kavramı, bu dönüşümün en karikatür örneğidir. Lüks içinde yaşarken “tevazu”, sistematik yolsuzluk içinde boğulurken “adalet”ten bahseden bu kesim, ahlakı sadece vitrine koymakta; onunla yaşamak gibi bir niyeti taşımamaktadır.
Sosyolojik olarak, Türkiye’de dindarlık artık bir “kimlik aksesuarı”na dönüşmüştür. Foucault’nun iktidarın birey üzerindeki gözetim biçimlerini incelediği “biyopolitika” çerçevesinde okunabilecek bu dönüşümde, din artık içsel bir bilinçten çok, dışsal bir aidiyet gösterisine indirgenmiştir. Dindarlık, rejime sadakati gösteren simgesel bir forma dönüşmüş, kamusal alanda dini yaşamak değil; dindar görünmek makbul kabul edilmiştir. Bu da toplumun ruhunu, yani “ahlaki bağ dokusunu” çürütmüştür.
Kültürel düzeyde ise karşımıza çıkan şey, Gramsci’nin “hegemonya” kuramının içinin boşaltılmış hâlidir. Dindar kesim, bir zamanlar sivil toplumda hegemonya kurmak, adaleti ve ahlakı merkezî değerler haline getirmek iddiasındaydı. Bugün ise kültürel hegemonya, dizilerde, influencer estetiğinde ve muhafazakâr AVM’lerde “helal lifestyle” adı altında yeniden üretiliyor. Bu kültür ne vicdan üretir, ne eleştiri, ne de adalet talebi. Tek amacı meşruiyetin simülasyonudur.
Ve tüm bu karanlık tablonun teolojik yönü, belki de en sarsıcı olandır. Aliya İzzetbegoviç’in meşhur sözünü hatırlayalım: “Dinsiz bir ahlak mümkün mü, bilmiyorum; ama ahlaksız bir din mümkün değildir.” Türkiye’de bugün sergilenen şey tam da bu: Ahlaksızlaştırılmış bir din. Kur’an’ın “adaleti ayakta tutan şahitler olun” çağrısı yerine, “itaat eden tebaa” yetiştiriliyor. Siyasi sadakat, ahlaki ilkelerin önüne geçiyor. Din, Allah ile kul arasındaki ilişki olmaktan çıkıyor; devletin ideolojik aygıtı hâline geliyor. Camiler, ahlaki bilinç değil; rejim sadakati öğütleyen kürsülere dönüşüyor.
Sonuç olarak, Türkiye artık post-İslamcı değil; post-ahlak bir rejimle yönetiliyor. Ahlak, siyasal çıkarlar uğruna kurban edilmiş, din bir kimlik enstrümanına dönüştürülmüş, dindarlık ise zenginlik ve görünürlükle ölçülür hâle gelmiştir. Bu çöküş, yalnızca dindarların değil; tüm toplumun ruhsal haritasını da zehirlemektedir.
Bir ülke, dini değil; ahlakı kaybettiğinde gerçekten çöker. Çünkü din, ahlak olmadan sadece bir gösteriden ibarettir. Bugün Türkiye’de sahnelenen gösteri ise, artık kimseyi inandıramayan, ama herkesi susmaya mecbur bırakan bir ahlaki trajedidir.
Ahlaksızlığın İktidarı, İktidarın Ahlaksızlığı
Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan dindarlaşma değil, dindarlığın metalaşması; İslamileşme değil, İslam’ın silikleşmesi; maneviyat değil, makyajdır. Aslında hepimiz aynı trajik gerçeğin tanığıyız: İktidar dindarı kutsamadı, kirletti. Ve daha kötüsü: Dindar da bu kirlenmeye gönüllü oldu.
Dindar kesimin bir zamanlar omuzlarında taşıdığı “ahlaki üstünlük” miti, bugün artık tarih önünde çürümüş bir anlatıdır. Bu, bireylerin zaaflarıyla açıklanamaz. Çünkü mesele birey değil, dindarlığın sistemle kurduğu ilişki biçimidir. Sistem dışındaki dindarlık, kendini mazlumluk, tevazu, hakikat uğruna bedel ödeme gibi değerlerle donatır. Fakat sistemin merkezine oturduğu anda bu değerler değil, sistemin çürümüş kodları galip gelir: sadakat liyakatin yerini alır, şeffaflık yerini karanlık ilişkilere bırakır, adalet ise yerini kayırmacılığa terk eder.
Baykan Sezer’in modernleşme eleştirisini burada hatırlamak gerekir: Sezer’e göre Türkiye’de Batı tarzı modernleşme, özsel dönüşümleri gerçekleştirmeden, biçimsel yapılarla “görünür modernlik” üretmiştir. Aynı şekilde, Türkiye’de dindarlık da “görünür dindarlık” düzeyinde kalmış, içerik olarak ise sistemin ahlaki çürümesine entegre olmuştur. Dindar, modernliğin tüketim kalıplarını alırken maneviyatı; iktidarın imkânlarını benimserken adaleti terk etmiştir.
Max Weber’in “karizmatik liderlikten rasyonel otoriteye geçiş” modeli, AKP’nin ilk yıllarında gözlemlenebilirken; bugünkü Türkiye’de yaşanan şey bu sürecin tersine dönmesidir. Kurumsal ahlak değil, kişisel sadakat esas alınır hale gelmiştir. Devlet aygıtı, Foucault’nun “gözetim ve disiplin toplumu” tanımına birebir uyar şekilde çalışmaktadır: Cuma hutbeleri iktidara sadakat bildirir, ilahiyat fakülteleri rejim propagandasına dönüşür, camiler bir zamanlar “yeryüzü mescidiyken” şimdi sarayın uzantısı haline gelir.
Daha kötüsü, bu çöküş sadece siyasal değildir; ahlaki bir yıkımdır. Gramsci’nin “hegemonya” kavramını kullanacak olursak, Türkiye’de dindarlar artık ahlaki hegemonya kuran değil, var olan çürümüş hegemonyaya entegre olan bir sınıfa dönüşmüştür. Kültürel alanda üretim yapan dindar sanatçılar, yazarlar ya susmuş ya da sistemin alkışçısı olmuştur. Eskinin “hakikatin şahitleri”, bugünün “rejimin ekran yüzleri” olmuştur.
Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı “sembolik sermaye”, bir zamanlar dindarların elinde “ahlaki üstünlük” biçiminde bulunuyordu. Ancak bu sermaye, “maddi sermaye”ye tahvil edildi. Başörtüsü bir özgürlük sembolüyken şimdi bir “marka”ya, tesettür ise bir “lüks giyim endüstrisine” dönüşmüş durumda. Umre turizmi, helal kruvasan, beş yıldızlı iftarlar… Ahlak değil, simülasyon var. Baudrillard bu tabloya “hipergerçeklik” derdi: Görünen, gerçeğin ikamesidir; hakikat değil, onun gösterisidir.
Bu dönüşümün teolojik zemini de darmadağın. Kur’an’daki “adaleti ayakta tutan şahitler olunuz” emri, bugün yerini “itaat eden mümin” formuna bırakmıştır. Rejime muhalefet eden Müslüman aydınlar ya susturulmuş ya da şeytanlaştırılmıştır. İmam Şatibi’nin “din, insanın maslahatını gözetmek içindir” ilkesi, artık sadece bir dipnot. İbn Teymiyye’nin “zalim yöneticiye karşı susmak, zulme rızadır” vurgusu ise bugün fetvacıların dudaklarında silinmiş.
Ekonomik düzlemde ise dindar girişimcilik, etik üretim anlayışını değil; “bizden olan her şey mubahtır” anlayışını esas aldı. Rüşvet meşrulaştı, kayırmacılık sistematikleşti. Cemaatler ihale ortaklıklarına, vakıflar taşeron firmalara dönüştü. Adalet söylemi, yalnızca mağlupken hatırlanan bir hamasete dönüştü. İktidar gelince tevazu unutuverildi, kul hakkı görmezden gelindi.
Ve şimdi, artık şu acı hakikatle yüzleşme zamanı: İktidar yalnızca yozlaştırmaz; aynı zamanda ahlaki iddiaları sınar. Ve Türkiye’de dindar siyaset, bu sınavdan ağır bir şekilde kalmıştır. Dindarlık, bugünkü formuyla artık ne ahlaki bir pusula ne de vicdani bir duruştur. Sadece kimlik siyasetinin bir aracı, meşruiyet üretiminin simülakrıdır.
O halde soralım: Bugünün Türkiye’sinde gerçekten “dindar” kimdir? Banka kredisiyle aldığı lüks arabasında ayet paylaşan mı? Devletten ihale alan vakfıyla zekât toplayan mı? Yoksa susturulmuş, gözaltına alınmış, dışlanmış hâlde bile adaletten taviz vermeyen mi?
Ahlak, kaybedildi. Üstelik onu en çok sahiplenme iddiasında olanların eliyle. Türkiye’nin meselesi artık bir ideoloji değil, bir vicdan krizidir. Ve bu kriz, hiçbir retorikle, hiçbir hülleyle, hiçbir estetik simülasyonla örtülemez.
Çünkü günün sonunda: İktidar geçicidir. Ama ahlaksızlık, tarihe kazınır.