ŞİİR VARLIK KİLİDİNİN MAYMUNCUĞU, ŞAİR İSE ÇİLİNGİRİDİR
İmdat DEMİR
Varlık…
Bu kelimenin ağırlığı, insanoğlunun bütün tarihi boyunca omuzlarında taşıdığı ama asla yere koyamadığı bir yük gibidir. Onu tanımlamak için felsefe, şiir, mitoloji ve bilim farklı diller konuşur; ama hepsinin ortak paydası şudur: Varlık, bir sırdır. Heidegger’in dediği gibi, insan “Varlığın anlamı nedir?” sorusunu sormaya başladığı andan itibaren zaten bu sırrın içinde yaşamaya başlamıştır. Ama mesele şu ki, bu sır bir kilit ardında durur. Kimi zaman bu kilit, ağır bir demir kapıdadır; kimi zaman ince, neredeyse görünmez bir camın ardında… Kilidin şekli değişir, ama hep oradadır. Ve belki de şiir, bu kilidi açabilecek tek evrensel araçtır: bir maymuncuk.
Maymuncuk kelimesi burada rastgele değildir; çünkü maymuncuk, belli bir kilide özgü olmayan, her türlü kilidi açabilen bir alettir. Yani şiir de belirli bir varlık tanımına bağlı kalmaz; o, farklı kapıları, farklı anlamları, farklı bilinç düzeylerini açabilen bir anahtar türüdür. Ve şair, bu aletten anlam çıkaran ustadır: çilingir. Çilingir, yalnızca bir kapıyı açmaz; o kapının ardındaki dünyaya da girer, orayı tanır, oranın havasını içine çeker.
Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’ndaki mekân anlayışı burada kilit metaforuyla birleşir. Bachelard için ev, yalnızca dört duvar değil, aynı zamanda düşlerin, anıların, hatıraların ve bilinçaltının barınağıdır. Eğer varlık bir evse, o evin her odası başka bir hakikate açılır. Ama bu odaların çoğu kilitlidir. Şairin çilingirliği, bu odaların kapılarını açma ustalığıdır. Şair, gündelik hayatın görünmeyen menteşelerine, pas tutmuş kilitlerine, örümcek ağı kaplamış anahtar deliklerine eğilir. Bazen eski bir sandığın kapağını kaldırır gibi usulca açar kapıyı; bazen de bir yangın kapısını kırar gibi ani ve sert…
Doğa burada şairin en büyük öğretmenidir. Çünkü doğa, varlık kilidinin sesini duymayı öğretir. Rüzgârın uğultusu, suyun damla damla taşlara düşüşü, bir kuşun sabah ötüşü… Bunların her biri, kilidin ardındaki mekânın işaretleridir. Şair, çilingir olarak bu işaretleri toplar, maymuncuğunun dişlerine işler.
Deleuze ve Guattari’nin rizom kavramı burada devreye girer. Rizom, tek bir kökten değil, her yöne çoğalarak yayılan, doğrusal olmayan bir köksap sistemidir. Şiir de böyle işler: Tek bir merkezden hareket etmez, her kapı başka kapılara açılır, her kilit başka bir kilide bağlanır. Maymuncuk, yalnızca tek bir kapıyı açmaz; o, birbirine bağlı sonsuz kapılar dizisini çözebilen bir zihinsel alettir. Şair, bu sonsuz bağlantılar arasında yolculuk yapabilen kişidir.
Pierre Bourdieu, edebiyatı ve sanatı toplumsal alanın kurallarıyla birlikte ele alır. Ona göre, sanatçının –ve şairin– eylemi yalnızca bireysel bir yaratıcılık değil, aynı zamanda kültürel bir mücadeledir. Varlık kilidi yalnızca bireysel bilinçte değil, kolektif hafızada da vardır. Bir toplumun şiirle ilişkisi, kendi varlığına ne kadar dokunmak istediğini gösterir. Şiirden uzak toplumlar, kilidin varlığını unutur; çilingirleri görmezden gelir. Oysa şiirle yaşayan toplumlar, sürekli yeni kapılar açar, yeni odalara girer.
Freud’un psikanalizinde bilinçaltı, bastırılmış arzuların, unutulmuş anıların, korkuların deposudur. Varlık kilidi, işte bu bilinçaltının da kapısıdır. Şair, maymuncuğunu bu kapıya da sokar. Kapı açıldığında, yalnızca bireysel geçmiş değil, toplumsal geçmiş de ortaya çıkar. Jung’un kolektif bilinçdışı ve arketip kavramları, bu kapının ardında bulunan hazineleri tanımlar. Şairin açtığı kapıdan yalnızca kendi ruhunun yankısı değil, insanlığın ortak masalları, mitleri, destanları da çıkar.
Sartre’ın varoluşçuluğu, şairin eylemine sorumluluk yükler. Kapıyı açmak, yalnızca merak tatmini değil, aynı zamanda varlığın çıplak gerçeğiyle yüzleşmektir. Bazen kapının ardında huzur değil, korku, boşluk, anlamsızlık vardır. Şair, bu manzarayla karşılaşmaya hazır olmalıdır. Çilingir olmak, bu yüzden cesaret ister.
Behçet Necatigil, varlık kilidini gündelik hayatın küçük detaylarında arar: bir çaydanlık sesi, bir masa örtüsü, bir balkon demiri… Onun şiirinde maymuncuk, sıradan görünenin içinde saklıdır. Sezai Karakoç’ta ise bu maymuncuk diriliş düşüncesidir; kapı, ölümün ötesine, hakikatin merkezine açılır. İsmet Özel, kapıyı başkaldırının gücüyle açar; onun çilingirliği, kilidi zorlayarak, hatta kırarak çalışır.
Bachelard’ın “su” metaforu burada önem kazanır. Su, akışkanlığıyla her boşluğu doldurur. Şiir de böyledir; kilidin dişlerini usulca sarar, boşluklarını doldurur, sonunda onu açar. Maymuncuk yalnızca metalden değil, sudan, havadan, ateşten, topraktan yapılmıştır; çünkü şiir, dört unsurun da bileşimidir.
Doğanın müziği, varlık kilidini açmanın ritmini verir. Kapı menteşelerinin gıcırtısı, bir mısranın ilk kelimesi gibidir. Rüzgâr, su, yaprak hışırtısı –hepsi maymuncuğun dişleri gibi çalışır. Şair, bu sesleri kendi iç ritmine katar, sonra kilidi çevirir.
Deleuze’ün “fark ve tekrar” kavramı, şairin her açışında yeni bir manzara bulmasını açıklar. Kapı aynı kapı olabilir, ama manzara değişir. Çünkü varlık sabit değildir; her şiir, onu yeniden kurar.
Şiir, epistemolojik olarak da bir bilgi biçimidir. Ama bu bilgi, bilimsel tanımların netliğinde değil, sezginin bulanık ama derin sularında ortaya çıkar. Kilit açıldığında, bilginin öncesiyle, henüz dile gelmemiş hakikatle karşılaşırız.
Bourdieu’nün alan teorisi, şairin hem oyunun kurallarına tabi olduğunu hem de bu kuralları bozabileceğini söyler. Çilingir bazen ustalıkla, bazen de kuralları hiçe sayarak kilidi açar. Belki de en yaratıcı şiirler, bu kuralsız açışların ürünüdür.
Freud’un rüya sembolleri, Jung’un arketipleri… Maymuncuğun dişleri bazen bir sevgilinin saç telidir, bazen bir çocukluk oyuncağı, bazen de bir şehir meydanı. Kapı açıldığında, bu semboller içeri dolar.
Heidegger, dili varlığın evi olarak tanımlar. Şiir, bu evin gizli odalarının anahtarıdır. Şair, o odaları tek tek açar; her oda varlığın başka bir yüzünü gösterir.
Doğanın müziği, kapının açılışında tamamlayıcıdır. Kapı aralandığında, içeri dolan yalnızca anlam değil, aynı zamanda melodi, ritim, ahenktir.
Ve sonunda… Şair, kapıyı tamamen açmaz; onu aralık bırakır. Çünkü varlık, tek seferde tamamen görülemez. Her şiir, kapının biraz daha aralanmasıdır.
Varlık kapısının önünde duran şair, elindeki maymuncuğu çevirmeden önce kulak kesilir. Çünkü kapının ardında sessizlik vardır, ama bu sessizlik boş değildir. Sartre’ın hiçlik dediği şey belki de budur: Bir yoksunluk değil, potansiyelin sessiz bekleyişi. Kilidin ardında henüz biçim kazanmamış anlamlar, henüz doğmamış imgeler, henüz söylenmemiş mısralar vardır. Şair, çilingir olarak bu doğumun ebesidir; anahtar deliğinden bakarken, henüz oluşmamış bir dünyanın karanlık sularını görür.
Bachelard’ın mekân poetikası, bu anı bir “eşik” olarak tanımlar. Eşik, geçişin mekânıdır ne tamamen dışarıda ne tamamen içeride. Şair, bu eşikte durur ve maymuncuğunu hazırlarken hem içerinin hem dışarının kokusunu alır. İçeriden gelen koku, bazen eski kütüphane tozu, bazen ıslak toprağın ferahlığı, bazen de çocukluğun unutulmuş sabah kahvaltısıdır.
Deleuze ve Guattari’nin rizom mantığı burada da iş başındadır. Çünkü kapının ardındaki dünya, doğrusal bir düzen içinde değildir. Şair, kapıyı açtığında bir bahçeye çıkabilir, ama bu bahçenin ortasında başka bir kapı, o kapının ardında bir göl, gölün içinde bir şehir, şehrin içinde başka bir kapı olabilir. Maymuncuk, bu sonsuz geçişlerin aracıdır; her dönüş, başka bir evrene kapı aralar.
Freud’un psikanalitik perspektifinden bakarsak, şairin çilingirliği bir tür “rüya çözümlemesi”dir. Kapı, bilinç ile bilinçdışı arasındaki sınırdır. Maymuncukla açıldığında, rüyanın mantığına benzeyen bir alan ortaya çıkar: zamansız, mekânsız, ama yoğun anlamlarla yüklü. Jung’a göre ise bu alan, arketiplerin dans ettiği kolektif bilinçdışıdır. Şairin açtığı kapıdan giren imgeler, yalnızca bireysel değil, tüm insanlığın hafızasına ait olanlardır: ana figürü, kahraman, yolculuk, mağara, deniz, gökyüzü…
Bourdieu açısından, şairin kapıyı açma eylemi aynı zamanda bir toplumsal jesttir. Çünkü her şiir, belli bir tarihsel bağlam içinde doğar. Maymuncuk, yalnızca varlığa değil, tarihe de uygulanır. Bir toplumun şiiri, o toplumun hangi kapıları açtığını gösterir. Mesela savaş zamanında yazılan şiirler, yas ve umut odalarını açar; barış zamanında yazılanlar ise aşk ve gündelik hayat odalarını…
Doğanın müziği bu noktada yine vazgeçilmezdir. Çünkü kapıların ardındaki manzaralar, doğal seslerle anlam bulur. Rüzgâr, su, kuş sesi… Bazen de yıldırım, gök gürültüsü, fırtına… Şair, bu sesleri kendi dizelerinin ritmine dönüştürür. Maymuncuk, yalnızca mekanik bir alet değil, aynı zamanda bir enstrümandır; şair onu kullanırken kapının içinden gelen müziğe eşlik eder.
Necatigil’in şiirinde, kapıların ardında küçük eşyalar, dar sokaklar, gölgeli odalar vardır. Karakoç’un kapıları, metafizik ışıkla aydınlanır; İsmet Özel’in kapıları ise gürültüyle, çarpılarak açılır. Her şair, kendi maymuncuğunu taşır; dişleri, onun kişisel poetikasına göre şekillenir.
Heidegger’in “varlık ve zaman” anlayışında, insanın kendi varoluşunu kavrayabilmesi için “otantik” bir deneyim yaşaması gerekir. Şairin çilingirliği, bu otantik deneyime giden yolları açar. Kapının ardındaki manzara, bazen bizi kendi ölümlülüğümüzle yüzleştirir; bu yüzden şiir, aynı anda hem güzellik hem hüzün barındırır.
Şairin maymuncuğu, sembollerden yapılmıştır. Freud’un rüya sembollerini, Jung’un arketiplerini ve Bachelard’ın doğa imgelerini taşır. Kapı, bazen bir sevgilinin gülüşüdür, bazen bir şehir meydanı, bazen de hiç var olmamış ama hissedilen bir diyardır.
Deleuze’ün “fark” kavramı burada belirginleşir: Her açış farklıdır, çünkü her seferinde hem şair hem de varlık değişmiştir. Kapı aynı kapı olsa bile, onu açan el artık aynı el değildir.
Bourdieu, kültürel sermayeyi bir güç olarak tanımlar; şairin bu sermayesi, onun maymuncuğunun karmaşıklığını belirler. Okuduğu kitaplar, gördüğü şehirler, dinlediği müzikler… Hepsi maymuncuğun dişlerinde iz bırakır.
Doğanın müziği tekrar duyulur: Yağmurun ritmi, bir mısranın içindeki hece ölçüsü gibi düzenli ve doğal akar.
Sartre’ın özgürlük anlayışına göre, şairin kapıyı açma eylemi bir özgürlük ilanıdır; ama aynı zamanda sorumluluk da getirir. Açılan kapının ardındaki dünya, bazen şairin kaldıramayacağı kadar ağırdır. Ama yine de çilingir, kapıyı açmaktan vazgeçmez.
Şiir, epistemolojik bir faaliyet olarak bilginin sınırlarını genişletir. Ama bu bilgi, ölçülemez, kategorilere sığmaz. Kapının ardında elde edilen bilgi, sezgisel ve duygusal bir bilgidir.
Heidegger, dilin varlığın evi olduğunu söylediğinde, belki de şiirin bu evdeki gizli odaları açtığını kastediyordu. Şairin görevi, bu odaları ortaya çıkarmaktır.
Kapı açıldığında içeri dolan yalnızca anlam değil, aynı zamanda bir müzik, bir koku, bir ışık… Bachelard’ın dediği gibi, mekânlar duygularla dolar; şiir, bu duyguları serbest bırakır.
Ve belki de tüm bunların sonunda şunu söylemek gerekir: Varlık kilidi hiçbir zaman tamamen açılmaz. Maymuncuk, her defasında kapının biraz daha aralanmasını sağlar. Bu yüzden şiir, bitmeyen bir yolculuktur; her açılan kapı, başka bir kapıya çıkar.
Şair, varlık kilidinin çilingiri olarak hem kendisi hem de başkaları için bu kapıları açmaya devam eder. Çünkü varlık, sonsuz bir evdir; odaları sayısız, pencereleri sınırsız, ışığı tükenmezdir. Ve bu evin anahtarları, her zaman şairin ellerindedir.