Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

SÜKÛT SUİKASTI VE SESSİZLİĞİN ŞİDDETİ

SÜKÛT SUİKASTI VE SESSİZLİĞİN ŞİDDETİ

İmdat DEMİR

Türk sosyal bilim ve edebiyat ekosisteminde “sükût suikastı” olarak adlandırılan pratik, sanıldığı gibi pasif bir ilgisizlik değil, son derece aktif ve bilinçli bir şiddet biçimidir; yalnızca bireylerin değil, fikirlerin, estetik tavırların, kültürel damarların sistematik biçimde hedef alınarak görünmez kılınmasıdır. Filozofkirpi’in “sessizliğin şiddeti” kavramsallaştırmasında tanımladığı katmanlara baktığımızda, bu mekanizma önce “değersizleştirme ve varoluşsal yadsıma” ile başlar: Bir eser veya düşünür, Ahmet Hamdi Tanpınar örneğinde olduğu gibi, kültürel ve akademik dolaşımın sınırlarının dışına çıkarılır; hakkında konuşulmaz, yazılmaz, atıf yapılmaz, adeta var olmamış gibi davranılır. Burada söz konusu olan basit bir unutkanlık değil, belirli teopolitik ve ideolojik çıkarlar doğrultusunda yürütülen bir bilgi mühendisliğidir. Hangi sesin duyulacağına, hangisinin ise “ölü” ilan edilip mezarsız bırakılacağına karar veren epistemik çeteler, kendi iktidar alanlarını korumak için kültürel alanı tekelleştirir, alanın sınırlarını kendi dogmatik çizgilerine göre çizer. Frankfurt Okulu’nun Adorno ve Horkheimer’ının kültür endüstrisi eleştirisinde belirttiği gibi, kültürel üretim yalnızca üretilen metinlerle değil, üretilmeyen, üretilip de dolaşıma sokulmayan ya da dolaşımdan çekilen metinlerle de biçimlenir; “sükût suikastı” işte bu üretim biçimlerinden biridir. Konuşulmayan, atıf yapılmayan, ders kitaplarına girmeyen, tartışma gündeminde yer almayan bir eser, sanki hiç yazılmamış gibi silinir. Bu sessizlik, yalnızca bir yok sayma değil, kültürel alanın sterilizasyonudur; habitusun sınırlarını zorlayacak, iktidarı rahatsız edecek her eleştirel damar, daha filizlenmeden kurutulur.

Bu pratik aynı zamanda “pasif-agresif bir manipülasyon aracı” olarak işler; doğrudan yasak koyma, açıkça sansür uygulama veya fiziksel şiddete başvurma yerine, isim zikretmeme, konferans ve sempozyum davetlerinden dışlama, özel dosyalarda veya kolektif projelerde yer vermeme gibi görünürde nötr ama yıkıcı tekniklerle, hedef kişi veya fikir hem görünürlükten hem de entelektüel dolaşımdan koparılır. Böylece mağdur, yalnızca başkalarının gözünde değil, kendi zihninde de değersizleşir; varoluşsal bir kırılma yaşar. Psikolojik düzlemde bu, “gaslighting”e benzer bir etki yaratır: [1] kişinin kendi üretiminin anlamı ve değeri konusunda duyduğu güven aşındırılır. Derrida’nın yapıbozumunda “sözün ertelenmesi” anlamın çoğalmasına, metnin katmanlarının açığa çıkmasına yol açar; oysa burada söz, ertelenmekle kalmaz, kasıtlı olarak infaz edilir. Metnin kuracağı tüm intertekstüel [2] bağlar, başka metinlerle girişeceği diyaloğun kanalları kesilir; böylece yalnızca mevcut hafızası değil, gelecekteki potansiyel etkisi de ortadan kaldırılır.

Berna Moran’ın edebiyat sosyolojisinde işaret ettiği üzere, Türk edebiyat ortamı tarihsel olarak kısır, hizipçi ve ideolojik saplantılarla örülmüş bir yapıya sahiptir. Bu yapıda, estetik ölçütler ve eleştirel değerler değil, hizip içi sadakat ve ideolojik uyum belirleyicidir. “Bizden” olmayan, hizbin dışındaki her yazar, düşünür veya sanatçı, mezarlığa bile konmayacak bir “ölü” muamelesi görür. Bu nedenle “sükût suikastı” böyle bir ortamda kaçınılmaz bir sonuçtur; çünkü farklı olan, eleştirel olan, statükoyu zorlayan her söz, varlığını sürdürebilmek için hizbin kapısından geçmek zorundadır.

Türk akademi ve düşün dünyasında “sükût suikastı” olarak tanımlanan olgu, basit bir ilgisizlikten veya geçici bir görmezden gelmeden çok daha derin ve toksik bir yapıyı işaret eder; burada Filozofkirpi’in kavramsallaştırdığı “sessizliğin şiddeti” katmanlarıyla birlikte düşündüğümüzde, esas sorun, epistemik çeteler ile yaratıcı düşünürlük ve akademi arasındaki uçuruma dayanır. Bu uçurum, yalnızca entelektüel bir fark değil, aynı zamanda ahlaksal bir boşluğu da kapsayan bir derinliktir; epistemik çetelerin mental yetersizlikleri, sadece kendi alanlarını savunma refleksiyle birleştiğinde, bir patolojik hegemonya formuna dönüşür. Onlar, fikirleri susturma, isimleri görünmez kılma ve eleştirel damarlara nefes aldırmama konusunda bir ustalık geliştirirler; adeta kendi eksikliklerinin yarattığı kaygıyı, başkalarının üretimlerini boğarak telafi ederler. Bu uçurum, Türk akademi ortamında son derece trajik bir gerçekliktir: zekâ, yaratıcılık ve disiplin farkı öylesine derindir ki, epistemik çeteler kendi sınırlılıklarını örtmek ve ideolojik konfor alanlarını korumak için sistematik bir baskı ve dışlama ağı örmekten geri durmazlar. Ve ironik olan, bu patolojik hegemonya, hem kendi küçük narsisistik tatminlerini besler hem de teopolitik odakların hayatta kalma sermayesine kaynaklık eder; yani bir akademik kriz, dışsal aktörler için kullanışlı bir enerjiye dönüşür.

Bu mekanizmanın en acımasız yüzü, “duygusal cezalandırma ve izolasyon” katmanında ortaya çıkar. Akademik atıf ağlarından dışlanmak, jürilere çağrılmamak, tezlerde adının geçmemesi veya kolektif yayınlardan sistematik olarak uzak tutulmak, yalnızca bireysel bir haksızlık değil, entelektüel sermayenin planlı bir şekilde yok edilmesidir. Bu bir fiziksel sürgün değildir; fikirlerin, üretimlerin ve yaratıcı kimliğin sürgünüdür. Hedef kişi, kendi ülkesinde, kendi dilinde ve kendi alanında bir yabancıya dönüştürülür; akademik çevre, görünürde normal bir işleyiş içinde, onu sistematik olarak marjinalleştirir. Epistemik çetelerin psikopatolojik boyutu burada devreye girer: kendi yetersizliklerini ve kırılganlıklarını, başkalarının başarılarını ve üretimlerini yok ederek tatmin etme refleksi gösterirler. Her susturma, her görmezden gelme eylemi, onların için bir güç gösterisine dönüşür; başkalarının varlığına, yaratıcılığına ve entelektüel potansiyeline tahammül edemeyenlerin, kendi boşluğunu büyütme ve kendi otoritelerini tahkim etme biçimidir.

Bu sessizlik şiddeti hem bireysel hem de toplumsal düzlemde yıkıcıdır. Bireysel olarak, hedef kişi sürekli bir değersizlik ve yetersizlik algısı içine itilir; akademik ve entelektüel görünürlüğün reddi, onun kendi zihninde yarattığı anlam alanını da daraltır. Toplumsal düzeyde ise, epistemik çetelerin kontrolünde yürütülen bu susturma, kültürel ve entelektüel üretimin homojenleşmesine yol açar; yalnızca belirli ideolojik ve estetik kodlar dolaşıma sokulur, diğer fikirler görünmez bir mezara gömülür. Böylece toplumsal hafıza tahrif edilir, genç kuşaklar tekdüze, hizipçi ve güvenli alanlarla sınırlı bir akademik evrende yetişir. Bu süreç, yalnızca akademik etik ve özgürlükle ilgili bir sorun değildir; aynı zamanda kültürel çeşitliliğin, eleştirel düşüncenin ve yaratıcı yaratıcılığın sistematik olarak tasfiye edilmesidir.

Susturma, burada pasif bir tavır değil, sofistike bir manipülasyon aracıdır. Epistemik çeteler, açık saldırı veya yasağı tercih etmez; isim zikretmeme, atıf yapmama, proje ve yayın süreçlerinden sistematik dışlama gibi stratejilerle hem görünür bir şiddet yaratmadan hem de kanıt bırakmadan hedefine ulaşır. Hedefin kendi değerini sorgulaması, kendi varoluşuna dair şüpheye düşmesi, tam da çetenin istediği psikolojik durumdur. Gaslighting’e benzer bir şekilde, kurbanın zihninde kendi hakikati ile toplumsal gerçeklik arasında bir çatışma yaratılır; bu çatışma, kişinin kendi üretimlerinin anlamını sorgulamasına, kendini değersiz hissetmesine yol açar. Böylece susturma hem sosyal hem psikolojik bir cezalandırma biçimi haline gelir; kurbanın entelektüel görünürlüğü silinirken, epistemik çetenin patolojik hegemonyası pekişir.

Bu bağlamda, sükût suikastı ve epistemik çetelerin müdahalesi, yaratıcı düşünürlük ile akademi arasında bir uçurum yaratır. Bu uçurum, yalnızca bir zekâ veya disiplin farkı değil, aynı zamanda ahlaksal bir boşluktur; fark edildiğinde bile, ideolojik ve kültürel konfor alanlarını korumak isteyen yapılar bu boşluğu bir güç gösterisine dönüştürür. Buradaki kritik nokta, bu mekanizmanın ne kadar görünmez ve sinsice işlediğidir: saldırı açık değil, sessizlik aracılığıyla yürütülür; kanıt bırakmaz, suçluluk yükünü mağdura yükler; kültürel ve akademik üretimi boğar ve toplumsal hafızayı manipüle eder. Böylece “yaratıcı düşünürlük / akademi” katmanı, epistemik çetenin stratejik manipülasyonu altında sürekli bir erozyon ve görünmezlik tehdidi ile karşı karşıya kalır.

Türk akademi ekosisteminde “sükût suikastı”, yalnızca bir iletişim ve sosyal dışlama biçimi değil, aynı zamanda teopolitik ve ideolojik hesapların, patolojik güç mücadelelerinin ve kültürel üretimin sistematik olarak şekillendirilmesinin bir aracıdır.

Türk akademi ekosisteminde “sükût suikastı”, görünürde pasif bir sessizlik veya nezaket sınırlarını aşmayan bir ilgisizlik gibi sunulsa da ilişkisel sosyoloji açısından incelendiğinde, bu mekanizma aslında sistematik bir iktidar ve sosyal sermaye manipülasyonudur hem bireysel hem de kurumsal düzlemde, teopolitik ve ideolojik hesapların, patolojik güç mücadelelerinin ve kültürel üretimin mühendisliğine hizmet eder. Filozofkirpi’in “sessizliğin şiddeti” kavramsallaştırması burada kavramsal bir pusula işlevi görür; sessizlik, yalnızca bir yok sayma aracı değil, aynı zamanda epistemik çetelerin yarattığı görünmez ama keskin bir baskı mekanizmasının kodlanmış ifadesidir. Bu kavramsallaştırma, sessizliğin sıradan bir ihmal veya akademik nezaket maskesi arkasına saklanmış bir davranış olmadığını, aksine psikolojik, sosyolojik ve kültürel bir şiddet pratiği olduğunu açığa çıkarır.

“Sessizliğin şiddeti”ni anlamak için, epistemik çetelerin ilişkisel ağına bakmak gerekir: burada bireyler, kendi sosyal ve entelektüel görünürlüklerini korumak için bir tür pasif-agresif otoriteyi sürdürürler. Akademik görünürlük ve sosyal sermaye, çetenin kontrolündeki mekanizmalarda birer pazarlık unsuru haline gelir; kim hangi projede, hangi dergide veya hangi konferansta yer alacaksa buna epistemik çete karar verir. Görünürde serbest bir akademik alan yaratılır, fakat gerçekte her ses, her fikir, çetenin moral ve ideolojik konfor alanına göre filtrelenir. Filozofkirpi’in kavramsallaştırması, bu süreci açıklar: sessizlik, yalnızca bir boşluk yaratmaz; o boşluğu bir tehdit ve kontrol mekanizmasına dönüştürür. Hedef, yalnızca sosyal ve entelektüel açıdan dışlanmakla kalmaz, kendi üretiminin değerini sorgulamaya zorlanır; gaslighting benzeri bir psikolojik çerçeveyle, kurbanın kendi zihninde şüphe ve yetersizlik yaratılır.

Bu yapı, ilişkisel sosyolojinin kritik analizini mümkün kılar: “sükût suikastı” yalnızca bireysel bir zulüm değildir, aynı zamanda toplumsal alanın yeniden inşasıdır. Hangi seslerin duyulacağı, hangi fikirlerin görünür olacağı, hangi üretimlerin akademik hafızaya dahil edileceği, tamamen epistemik çetenin tercihleriyle belirlenir. Bu süreç, kültürel üretimin homojenleşmesine, ideolojik hiziplerin güçlendirilmesine ve eleştirel heterojenliğin boğulmasına yol açar. Buradaki psiko-patolojik boyut kritik önemdedir: epistemik çeteler, kendi mental ve ahlaksal yetersizliklerini, başkalarının üretimlerini ve görünürlüğünü imha ederek telafi eder; her sessizlik, onların küçük sadist tatmininin bir tezahürü haline gelir.

Filozofkirpi’in kavramsallaştırması ayrıca bu sürecin stratejik ve yapılandırılmış niteliğini vurgular: sessizlik, rastgele değil, belirli katmanlar üzerinden uygulanır; önce varoluşsal yadsıma ve değersizleştirme, sonra pasif-agresif manipülasyon, ardından duygusal cezalandırma ve izolasyon. Akademik atıf ağlarından dışlanmak, kolektif yayınlara dahil edilmemek veya jürilerden uzak tutulmak, sadece bireysel görünürlüğü yok etmekle kalmaz; aynı zamanda toplumsal hafızanın ve kültürel alanın yapısal bir tahribatını da yaratır. Bu, yaratıcı düşünürlük ve akademi ile epistemik çeteler arasındaki uçurumu derinleştirir; zekâ ve disiplin farkları, ahlaksal zafiyetlerle birleştiğinde, akademik alanın damarlarını kurutan, üretkenliği boğan bir kriz doğar.

Sonuç olarak, Filozofkirpi’in “sessizliğin şiddeti” kavramsallaştırması, Türk akademi ekosistemindeki “sükût suikastı”nın sadece bir iletişim aracı olmadığını, aksine toplumsal ve kültürel alanın görünmez bir diktatörlüğüne dönüştüğünü ortaya koyar. Sessizlik, burada bir güç, bir tehdit, bir manipülasyon aracıdır; konuşmayanlar, konuşanlardan daha fazla hüküm sürer ve entelektüel üretim, patolojik hegemonya altında sistematik olarak biçimlendirilir. Bu durum, yalnızca bireysel psikolojiyi değil, bir ülkenin entelektüel kapasitesini de çoraklaştırır; akademi, görünmez ama ölümcül bir sessizlik silahının gölgesinde, yaratıcı fikirlerin boğulduğu bir alan haline gelir.

İlişkisel sosyoloji (Relational Sociology) açısından bakıldığında, iktidar, sosyal sermaye ve kültürel üretim arasındaki karmaşık ağların acımasız bir tezahürüdür. Bu mekanizma, epistemik çetelerin, kendi mental ve ahlaksal yetersizliklerini örtmek için geliştirdikleri sistematik bir dışlama stratejisidir; akademik görünürlüğü kontrol ederek, bireylerin entelektüel sermayesini yok sayar ve onları hem toplumsal hem de profesyonel bağlamdan izole eder. Buradaki kritik boyut, yalnızca bireysel bir çatışma değil, ilişkisel pozisyonların yeniden üretimidir: “sükût suikastı”, hiyerarşinin altındaki sesleri silerken, egemen zihniyetin normlarını tahkim eder ve teopolitik hesaplarla beslenen ideolojik hiziplerin alanını genişletir, sessizlik şiddeti üretir. Sosyal sermayenin bu şekilde manipülasyonu, akademik ilişkilerin pasif-agresif bir silah haline gelmesine yol açar; kişi, görünürde serbest ama gerçekte örgütlü bir izolasyon ağının içinde var olmaya zorlanır. Kültürel üretim, yalnızca yaratıcı fikirlerin ortaya çıkışıyla değil, hangi fikirlerin görünür kılınıp hangilerinin silinmesiyle şekillenir; bu durum, entelektüel heterojenliği boğarken, homojen bir ideolojik ve sosyal alan yaratır. Sonuç olarak, “sükût suikastı”, ilişkisel sosyoloji çerçevesinde hem bireysel hem kurumsal psikopatolojiyi hem de toplumsal ve kültürel yapının otoriter yeniden üretimini gözler önüne seren, görünmez ama ölümcül bir güç oyunudur; akademik alanın damarlarını kurutan, zekâ ve yaratıcılığı boğan, sessiz ama son derece etkili bir şiddet biçimidir

Filozofkirpi’nin “sessizliğin şiddeti” kavramsallaştırmasını referans alarak Türk akademi ve kültür ekosisteminde işleyen “sükût suikastı” pratiklerini analiz ettiğimizde, bu eylemin yalnızca bireysel bir dışlama veya nezaket sınırını aşmayan bir görmezden gelme olmadığı, çok daha derin, sistematik ve toplumsal olarak organize edilmiş bir şiddet biçimi olduğu açığa çıkar. “Toplumsal boyut”da etkisini gösteren bu pratik, kamusal alanın biçimlendirilmesine dair bir mühendislik sürecidir; yani hangi seslerin duyulacağı, hangi fikirlerin görünür kılınacağı, hangi estetik, teolojik veya ideolojik kodların sürekli tekrar edileceği ve hangilerinin görünmez bir şekilde yok sayılacağı önceden belirlenir. Filozofkirpi’nin kavramsallaştırması, sessizliğin yalnızca bireysel bir pasif-agresif davranış olarak kalmadığını, aksine toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinde, iktidar yapılarını tahkim etmede ve kültürel hafızayı şekillendirmede merkezi bir rol oynadığını ortaya koyar. Genç kuşaklar, bu mühendisliğin kurbanlarıdır; yalnızca “izin verilen” sesleri duyar, diğerleri ise adlarını öğrenmeden, entelektüel arşivlerinden silinir. Burada görülen, bir tür epistemik sterilizasyon ve hafıza tahribatıdır; toplumsal çeşitlilik boğulur, düşünsel çoğulluk engellenir ve eleştirel yaratıcılık sistematik olarak köreltilir. Habermas’ın özgür kamusal alan kavramının tam tersine, iletişim burada özgürleşme değil, suskunlukla tahkim edilmiş bir tahakküm aracına dönüştürülür; kamusal söylem, bir otoriter mühendislik tarafından şekillendirilir ve tüm entelektüel alanın nefes alma kapasitesi azaltılır.

Post-yapısalcı perspektiften bakıldığında, bu suskunluk sadece yok sayma değil, hakikatin söylemsel inşasında belirleyici bir rol oynar. Söylem yalnızca söylenenle değil, aynı zamanda söylenmeyenle de kurulur; işte tam da bu noktada Filozofkirpi’nin “sessizliğin şiddeti” kavramsallaştırması, sessizliğin görünmez ama son derece işlevsel şiddet biçimini açığa çıkarır. Söylenmeyen, çoğu zaman söylenenden daha etkilidir; çünkü neyi ifade etmediğiniz, söylemin anlam ufkunu, ele alınan konuların sınırlarını, tartışılabilir fikirlerin coğrafyasını belirler. Teopolitik habitus içinde, özellikle dini ve milliyetçi kodlarla beslenen bu mekanizma, akademik alanda da ahlaki bir dışlama pratiğine dönüşür; “bizim mahalle”nin dışında kalan her fikir, “yabancı”, “tehlikeli” veya “sapkın” olarak damgalanır. Akademik görünürlük, burada yalnızca bilgi üretimiyle değil, ideolojik ve moral kodlarla düzenlenen bir disiplin aracına dönüştürülür. Sessizlik, epistemik çetelerin bu ideolojik mühendisliğini yürütmek için kullandığı en etkili silahtır; çünkü görünmezdir, kanıt bırakmaz ve kurbanı tek başına mücadele etmeye zorlar.

Tanpınar’ın yok sayılması, estetik veya edebi değer ölçütlerinden kaynaklanmamış, tamamen hizipler arası iktidar savaşlarının sonucudur; bu trajik örnek, Türk akademi tarihinin en görünür yüzeylerinden sadece biridir. Bugün, aynı yöntemler farklı aktörler aracılığıyla sürdürülmektedir. Epistemik çeteler, üniversitelerin bilimsel özerklik alanını değil, kendi otoritelerini korumaya odaklanır; yaratıcı düşünürlük ve akademi arasındaki uçurum, ahlaksal zafiyet ve mental yetersizlik ile birleşerek bir kriz ortamı yaratır. Sessizlik, bu bağlamda en güvenli ve en sofistike silahtır; saldırının kanıtı yoktur, mağdur ise hem psikolojik hem epistemik yükü tek başına taşımak zorunda bırakılır. Sessizlik, inkârın ve yok saymanın en sofistike biçimidir; öldürdüğünüzü bile itiraf etmeye gerek kalmadan kurbanın entelektüel varlığını sistematik olarak siler, görünmez bir infaz mekanizması işlevi görür.

Filozofkirpi’nin kavramsallaştırmasıyla analiz edildiğinde, “sükût suikastı” ve sessizlik şiddeti, bireysel psikoloji ve toplumsal yapı arasındaki kesişim noktasını gözler önüne serer. Epistemik çetelerin pasif-agresif dışlaması, sadece bireysel bir travma yaratmakla kalmaz; aynı zamanda kültürel ve entelektüel üretimin damarlarını kurutur, toplumsal hafızayı tahrif eder ve genç kuşakları tekdüze bir entelektüel iklimle sınırlar. Bu pratik, görünmez ama ölümcül bir kültürel ve akademik diktatörlüğün manifestosudur: konuşmayanların konuşanlardan daha çok şey söylediği bir düzen inşa edilir; yaratıcı düşünürlük, sessizlikle bastırılır; eleştirel çoğulluk, teopolitik ve ideolojik mühendisliklerle sistematik olarak yok edilir. Sessizliğin şiddeti, sadece bireysel bir araç değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve epistemik bir silah olarak, Türk akademi ve kültür ekosisteminin damarlarını kesen, derin, görünmez ve acımasız bir güç oyununu temsil eder. Bu sessizlik, sözün ve yaratıcı düşüncenin üstünde inşa edilmiş bir gölge iktidarıdır; Filozofkirpi’nin kavramsallaştırması sayesinde anlaşılır ki, bu gölge yalnızca bireyi değil, toplumsal hafızayı, kültürel çeşitliliği ve eleştirel üretimi sistematik olarak boğmaktadır.

Türk akademi ekosisteminde işleyen “sükût suikastı” ve sessizliğin şiddeti pratiklerini Baykan Sezer’in sosyolojik perspektifiyle analiz ettiğimizde, bu olgu yalnızca bireysel bir dışlama değil, toplumsal hiyerarşi ve güç ilişkilerinin sistematik yeniden üretimi olarak görülür. Sezer’in vurguladığı üzere, toplumsal yapılar ve kurumlar, bilgi üretimi ve dağıtımını belirleyen mekanizmalar aracılığıyla hem görünürlük hem de itibar inşa eder; “sükût suikastı” tam da bu mekanizmaların epistemik çeteler tarafından istismar edilmesidir. Sessizlik, görünmez ama etkili bir güç aracıdır; akademik atıf ağlarından dışlanmak, kolektif yayınlarda yer almamak veya jürilerden uzak tutulmak, yalnızca bireyin sosyal ve entelektüel sermayesini tüketmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal hiyerarşiyi tahkim eder. Burada Sezer’in sosyal alan ve güç ilişkileri analizleri, epistemik çetelerin kendi otoritelerini nasıl yeniden ürettiğini ve akademik alanı ideolojik bir mühendisliğe tabi tuttuğunu anlamamıza yardımcı olur. Filozofkirpi’nin “sessizliğin şiddeti” kavramsallaştırmasıyla birleştirildiğinde, bu sessizlik sadece psikolojik bir baskı değil, toplumsal bir mühendislik aracına dönüşür; hangi fikirlerin görünür olacağı, hangi seslerin duyulacağı tamamen belirlenir ve genç kuşakların entelektüel arşivi sistematik olarak daraltılır. Böylece kültürel hafıza ve akademik çeşitlilik boğulur, eleştirel çoğulluk engellenir ve görünmez bir otoriterlik alanı tesis edilir. Sezer’in sosyolojik perspektifi, bu pratiklerin yalnızca birey düzeyinde değil, toplumsal yapı, kültürel üretim ve akademik hiyerarşi düzeylerinde de işlediğini ortaya koyar ve sessizliğin şiddetini, sistematik, örgütlü ve derinlemesine işleyen bir güç mekanizması olarak konumlandırır.

.

Böylesi bir atmosferde “sükût suikastı” yalnızca bireylerin psikolojisini değil, bir ülkenin entelektüel üretim kapasitesini de çoraklaştırır. Her susturulan ses, potansiyel bir düşünsel damarın kesilmesi anlamına gelir. Kültürel çeşitlilik yoksullaşır, toplumsal hafıza tek sesli hale gelir. Bu süreçte toplum, farkında olmadan, kendi düşünsel kaynaklarını kurutur. Sessizliğin şiddeti, görünmez ama derin bir otoriterlik biçimi olarak işlev görür. Böylece, konuşmayanların konuşanlardan daha çok şey söylediği, fakat bu sözün sadece yok etme iradesinden ibaret olduğu bir kültürel düzen ortaya çıkar. Bu düzen, Tanpınar’ın zamanında olduğu gibi bugün de kimlerin konuşma hakkına sahip olacağını belirleyen görünmez bir sansür konseyinin gölgesinde işlemektedir ve bu konsey, ne yazık ki, yalnızca iktidarın değil, ona eklemlenmiş akademik hiziplerin ve edebi kliklerin de ortak üretimidir.

[1] GASLIGHTING: bir kişiyi kendi hafızası, algısı veya akıl sağlığı hakkında şüpheye düşürmek amacıyla yapılan, sinsi bir psikolojik manipülasyon biçimidir. Bu taktiği uygulayan kişi, mağdur üzerinde güç ve kontrol sağlamayı hedefler. Gaslighting yapan kişi, mağdurun gerçeklik algısını sistematik olarak çarpıtarak, onun kendi düşünce ve hislerine olan güvenini kaybetmesine yol açar. Sonunda mağdur, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez hale gelir ve failin anlattığı gerçekliğe bağımlı hale gelir. Gaslighting’e Benzer Bir Etki Yaratır derken kastettiğiniz şey şu: “sükût suikastı” sadece görünmez kılmakla kalmaz, aynı zamanda hedefteki kişinin kendi değerinden, yetkinliğinden, hatta gerçeklik algısından şüphe duymasını sağlayan bir psikolojik manipülasyon biçimine dönüşür. Gaslighting’ de nasıl ki manipülatör, kurbanın yaşadığı olayları inkâr ederek, çarpıtarak veya yok sayarak onu kendi hafızasına ve muhakemesine yabancılaştırırsa, “sükût suikastı”nda da epistemik çeteler, hedef aldıkları kişiyi sistematik bir suskunluk duvarıyla kuşatarak onun üretimlerinin hiçbir toplumsal yankı bulmadığı izlenimini yaratır. Bu, yalnızca dışarıya dönük bir değersizleştirme değil, aynı zamanda içeriden —kurbanın kendi zihninden— işleyen bir çürüme mekanizmasıdır. Zamanla kişi, kendi varlığının ve sözünün anlamını sorgular; “Acaba gerçekten değersiz miyim, acaba söylediklerim önemsiz mi?” soruları zihninde yankılanmaya başlar. Bu, Tanpınar örneğinde olduğu gibi, büyük bir entelektüelin kendi çağında gölgede bırakılmasına ve onun tarihsel hakikatinin gecikmeli olarak ortaya çıkmasına yol açar. Gaslighting’in bireysel ilişkilerde yarattığı epistemik tahribat, burada toplumsal, kültürel ve entelektüel alanın bütününe yayılır; susturma, yalnızca sessizlik değil, aynı zamanda bir hakikat imha stratejisidir.

[2] İNTERTEKSTÜEL BAĞLAR (intertextuality), bir metnin başka metinlerle kurduğu ilişkiyi ifade eder. Bu kavram, özellikle Julia Kristeva tarafından geliştirilen ve Roland Barthes ile Gérard Genette tarafından da genişletilen bir edebiyat teorisi terimidir. Özetle, bir metin hiçbir zaman tamamen bağımsız değildir; diğer metinleri referans alır, onlardan etkilenir, onlara yanıt verir veya onları yeniden işler.