CEHALETİN DEMOKRATİKLEŞMESİ VE HAKİKATİN ÖLÜMÜ
“Toplumun fikir seviyesi ve bakış açısı daraldığında dindarı ile dinsizi, aydını ile yobazı, âlimi ile cahili arasında fark kalmaz.”
—Ali Şeriati
Bir toplumun çöküşünün en trajik işaretlerinden biri, farklılıkların anlamını yitirmesidir. Zira dindarın dindarlığı, dinsizin dinsizliği, aydının aydınlığı, yobazın yobazlığı, âlimin bilgeliği, cahilin cehaleti ancak zihinsel ufukların genişliği içinde bir karşıtlık, bir diyalektik, bir gerilim üzerinden anlam kazanır. Eğer bu farklılıklar siliniyorsa, mesele tek tek kişilerin zaafından değil, bütün bir toplumun “zihin ikliminin daralmasından” kaynaklanır. Ali Şeriati’nin bu cümlesi, tam da böyle bir felaketin fotoğrafını çeker: fikirlerin küçülmesi, hayal gücünün çoraklaşması, düşüncenin geriye doğru akması.
Bugün pek çok toplumun kaderi böyledir. İnsanların dinle kurduğu ilişki, dinsizlikle kurduğu ilişki kadar yüzeyselleşmiştir. Dindar olan, kutsalın ağırlığını değil; ritüelin otomatikliğini taşır. Dinsiz olan, eleştirinin sorumluluğunu değil; kolaycı inkârın boş özgüvenini taşır. Aydın, hakikati sorgulamanın çetin çilesini değil; hazır reçetelerin bilgiç kibrini yaşatır. Yobaz ise cehaletini “kesinlik” kisvesiyle pazarlar. Âlim, bilgeliğin tevazusunu kaybeder, cahil ise “bilmeme”nin masumiyetinden çıkar, saldırgan bir boşluk hâline gelir. Böylece herkes birbirine benzer: aynı dar bakış, aynı sıradanlık, aynı boş gevezelik.
Kelimenin Çoraklığı, Hakikatin Sessizliği
Toplumun fikir seviyesi daraldığında, düşünce bir çöl toprağına döner. Çölde bitki yetişmez; suyun bereketi yoktur. İnsanlar kelimelerle konuşur ama kelimeler çoraktır. Herkes bir şey söyler ama kimse aslında bir şey söylemez. Dindar da dinsiz de aynı ucuz sloganların tutsağı olur. Aydın da yobaz da aynı sığ şemaların mahkûmudur. Bu noktada farklılık bir yanılsama hâline gelir.
Mesela dindar, Tanrı’nın büyüklüğünü anlatırken kullandığı dili, dinsizin ideolojisini yüceltirken kullandığı dilden ayırt edemez hale gelir. İkisi de slogan atar, ikisi de bağırır, ikisi de dinlemez. Aydın, eleştiri yaptığını sanır ama aslında yobazın öfkesinden farklı olmayan bir öfke sergiler. Yobaz, kutsal kitapları sayfa sayfa ezberler ama orada yazan hakikatin ruhunu kaybeder; âlim ise bilgiyi aktarır ama bilgelik kaynağını, yani hakikati arama tutkusunu unutur.
İşte bu “daralma”, yalnızca entelektüel bir seviye kaybı değil; ontolojik bir düşüştür. Çünkü insan, varlıkla kurduğu bağını düşünce aracılığıyla genişletir. Düşünce daralınca varlık algısı da daralır. İnsan kendini küçültür, evreni küçültür, tarihi küçültür.
Düşüncenin Diyalektiğini Kaybeden Cemiyet
Bir toplumda farkların silinmesi, ölümün bir başka adıdır. Çünkü yaşamın özü, farklılıkların çatışması, diyaloğu ve üretkenliğidir. Dindarın derin dindarlığı ile dinsizin keskin eleştirisi arasında bir gerilim olmalıdır; bu gerilimden hakikat doğar. Aydının özgür aklı ile yobazın sınırları arasında bir karşılaşma olmalıdır; bu karşılaşmadan yeni ufuklar doğar. Âlimin bilgeliği ile cahilin masum soruları arasında bir etkileşim olmalıdır; bu etkileşimden öğrenme doğar. Ama bütün bu farklar kaybolduğunda geriye tek bir şey kalır: renksiz, kokusuz, tatsız bir yığın.
Şeriati’nin sözünde gizli olan ironi budur: farkların silinmesi, aslında eşitliğin değil, eşitsizliğin en vahşi hâlidir. Çünkü herkes aynı çamura saplanır. Dindar da dinsiz de yobazlaşır, aydın da cahilleşir. Bilgelik de gevezeliğe indirgenir.
Cehaletin Demokratikleşmesi
Bugün yaşadığımız çağın en çarpıcı olgularından biri, cehaletin “demokratikleşmesidir”. Sosyal medya, televizyon, popüler kültür: herkesin konuştuğu ama kimsenin düşünmediği devasa bir gürültü alanı yaratmıştır. Burada dindar ile dinsiz aynı şekilde bağırır; aydın ile yobaz aynı hamaseti üretir, âlim ile cahil aynı yüzeysellikte buluşur.
Bu, tam anlamıyla bir cehalet rejimidir. Ve bu rejim, insanların cehaletlerini birbirine bulaştırdığı bir pandemiye benzer. Kimse kimseyi dinlemez, herkes kendi dar çerçevesini evrensel hakikat sanır. Felsefe yerini polemiğe, tefekkür yerini slogana, hakikat arayışı yerini kitle psikolojisinin sarhoşluğuna bırakır.
Ama işin trajik yanı şudur: insanlar farkında bile değildir. Çünkü herkes, “öteki”ni suçlayarak kendini temize çıkarır. Dindar, dinsizi suçlar; dinsiz, dindarı suçlar. Aydın, yobazı küçümser; yobaz, aydını lanetler. Âlim, cahili hor görür; cahil, âlimi hain ilan eder. Fakat hepsi aynı dar ufkun içinde debelenmektedir.
Farkların Silindiği Çöl: Düşüncesiz Eşitlik
Şeriati’nin uyarısı, aslında “düşüncenin ölümü”nün habercisidir. Düşünce ölürse, toplumun tüm kurumları çürür. Din, bir ritüeller yığınına dönüşür; bilim, kuru bir mesleki teknik haline gelir; sanat, estetikten yoksun bir eğlenceye indirgenir; siyaset, ilkesiz bir çıkar oyununa dönüşür. Ve insanlar bu çürümeyi fark etmez, çünkü bakış açıları daralmıştır.
Düşüncenin öldüğü yerde Tanrı da susar, insan da susar, hakikat de susar. Geriye sadece bir uğultu kalır: kalabalıkların anlamsız gürültüsü.
Sahte Aydın ile Sahte Dindarın Ortak Trajedisi: Hakikatsizlik
Bugün her yerde “sahte aydınlar” ve “sahte dindarlar” cirit atıyor. Sahte aydın, Batı’dan ezberlediği üç beş kavramı papağan gibi tekrar eder ama kendi toplumunun ruhunu anlamaz. Sahte dindar, ezberlediği birkaç ayeti sloganlaştırır ama o ayetlerin getirdiği hakikat sorumluluğunu yüklenmez.
Ve ne gariptir: sahte aydın ile sahte dindar aslında birbirine çok benzer. İkisi de şekilcidir, ikisi de popülisttir, ikisi de düşünmekten kaçar. İkisi de gerçek hakikatten korkar. Çünkü hakikat, kendini değiştirmeyi gerektirir; onlar ise sadece başkalarını değiştirmeyi ister.
Aynı Çamurda Buluşan Dindar, Dinsiz, Âlim ve Cahil
Bir toplumun en trajik hâli, cahil ile âlimin birbirine benzemesidir. Cahil, bilgisizliğiyle böbürlenir; âlim, bilgisiyle kibirlenir. Sonuçta ikisi de aynı narsisizmde buluşur. Oysa bilgelik, bilginin tevazuya dönüşmesidir; cehalet ise bilmemenin masumiyetinden saldırganlığa geçmesidir. Ama fikir seviyesinin daraldığı yerde, bu ince farklar yok olur. Âlim ile cahil aynı masada, aynı cehaletle konuşur.
Hakikati Susturan Gevezelik Rejimi
Bütün bu daralma, hakikatin yerini gevezeliğin almasına yol açar. Gevezelik, düşüncenin parodisi gibidir. İnsanlar çok konuşur ama az düşünür. Çok tartışır ama hakikati aramaz. Çok bağırır ama az dinler. Ve bu ortamda en çok rağbet gören, en yüksek sesle bağırandır.
Böylece toplum, hakikatin değil, gevezeliğin yarışına dönüşür. Dindar gevezelik yapar, dinsiz gevezelik yapar, aydın gevezelik yapar, yobaz gevezelik yapar. Hakikatin sesi ise kısılır.
Geçmişi İdeolojik Aynada Görmek: Tarihsel Körlüğün Kaderi
Toplumun bakış açısı daraldığında, tarih de daralır. İnsanlar geçmişi kendi ideolojik körlükleriyle görür. Dindar, tarihi sadece dini kahramanların hikâyesi sanır; dinsiz, tarihi sadece dinin baskılarının hikâyesi sanır. Aydın, tarihi sadece ilerlemenin çizgisel anlatısı olarak okur; yobaz, tarihi sadece yozlaşmanın serüveni olarak görür. Âlim, tarihi belgelerden ibaret sanır; cahil, tarihi masallardan ibaret sanır.
Oysa tarih, bütün bu perspektiflerin ötesinde, insanlığın çok katmanlı bir serüvenidir. Dar bakış açısı, bu zenginliği yok eder. İnsanlar kendi ideolojik kalıplarının tarihini okur, gerçeğin tarihini değil.
Siyasetin Popülizm Çukurunda Farkların Çözülüşü
Bu zihinsel daralma, siyasette de kendini gösterir. Dindar ile dinsiz aynı popülizmin esiri olur. Aydın ile yobaz aynı demagojiyi üretir. Âlim ile cahil aynı manipülasyonun aracı haline gelir.
Sonuçta siyaset, hakikatin arandığı bir alan olmaktan çıkar, çıkarların dövüş alanına dönüşür. İnsanlar siyasetçilerin peşinden sürüklenir ama aslında kendi dar bakışlarının peşinden sürüklenmektedir.
Kurtuluş: Ufkun Genişlemesi
Peki, çözüm nedir? Şeriati’nin ima ettiği çözüm, ufkun genişlemesidir. Fikir seviyesinin yükselmesi, bakış açısının genişlemesi. Bu ne sadece dindarın dindarlığını derinleştirmesiyle, ne sadece dinsizin eleştirisini ciddileştirmesiyle mümkündür. Bu, bütün toplumun bir zihinsel dönüşüm yaşamasıyla mümkündür.
Dindar, dindarlığını hakikat arayışına dönüştürmeli; dinsiz, inkârını düşünsel bir çabaya dönüştürmeli. Aydın, eleştirisini bilgiçlikten kurtarmalı; yobaz, kesinliğini sorgulamayı öğrenmeli. Âlim, bilgeliğe yönelmeli; cahil, bilmediğini bilmenin erdemini fark etmeli.
Ancak bu şekilde farklar yeniden anlam kazanır. Ve toplum, çoraklıktan kurtulur, yeniden bereketli bir düşünce toprağına kavuşur.
Polemikçi Sonuç: İğneyi Kendimize Batırmak
Bugün, Ali Şeriati’nin bu sözüne bakarak kendimize sormamız gerekir: Biz hangi taraftayız? Gerçekten hakikati arayan dindar mıyız, yoksa slogan üreten bir sahte dindar mı? Gerçekten eleştiren bir dinsiz miyiz, yoksa ucuz inkârın kof gururuna mı saplanmışız? Gerçekten sorgulayan bir aydın mıyız, yoksa hazır şablonların şakşakçısı mı? Gerçekten bilgeliği taşıyan bir âlim miyiz, yoksa bilgiçliğin kibirli kölesi mi?
Cevap ne yazık ki çoğu zaman acıdır. Hepimiz, daralmış fikir ufkunun kurbanlarıyız. Hepimiz aynı çölün sakinleriyiz. Ve farkımız kalmamıştır.
İşte Şeriati’nin sözünün tokadı buradadır: farkımız kalmamıştır!
Ama hâlâ bir ihtimal vardır. Eğer cesaretle düşünmeye başlarsak, hakikatin ateşine yeniden yürürsek, sahte farkların maskesini yırtabiliriz. O zaman dindar gerçek dindar, dinsiz gerçek eleştirmen, aydın gerçek düşünür, âlim gerçek bilge, cahil ise hakikatin muhatabı olur.
Aksi takdirde, hepimiz aynı çölün kumları arasında kaybolacağız. Ve tarih, bizim için tek bir hüküm verecek: “Fikir ufuklarını kaybetmiş bir toplum, kendini kaybetmiştir.”
İmdat DEMİR