Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

EPİSTEMİK YOZLAŞMANIN SAHNE ARKASINDAKİ TOKSİK WHATSAPP GRUPLARI

EPİSTEMİK YOZLAŞMANIN SAHNE ARKASINDAKİ TOKSİK WHATSAPP GRUPLARI

Suskunluğun İktidarı: Akademik Paranoya, Epistemik Şiddet, Linç ve Karartma

Türkiye’nin sosyal bilim ekosistemine baktığımızda, karşılaştığımız manzara, Michel Foucault’nun “iktidar bilgiyi üretmez, bilgiyi tahakküm altına alır” sözüyle birebir örtüşüyor. Burada bilgi üretimi yoktur; yalnızca bilgiye benzeyen, diplomanın, titrin ve profesör unvanının arkasına gizlenen bir akademik hilekârlık vardır. Bu hilekârlığın en görünür semptomu ise, suskunluk… Ve suskunluk bu coğrafyada hiçbir zaman masum olmadı; her daim en ağır yenilgiye denk düştü.

SGrubu örneği, bu ülkenin üniversite sisteminin bir mikrokozmosu gibidir: Sözde bilim insanlarıyla dolu, fakat bir tek bilimsel cesaretin barınmadığı bir alan. Sözde tartışma zemini, aslında linç laboratuvarıdır. Dışarıdan bakıldığında “demokratik bir tartışma platformu” gibi görünen bu alan, içeride epistemik çetelerin kontrolündedir. Yöntem bellidir: Birini doğrudan fikirleriyle çürütmek yerine, onu “fazla yazıyor”, “fazla iddialı”, “fazla görünür” diye kriminalize etmek. İnsanı, düşünceleriyle değil, sıklığıyla, üslubuyla ya da “fazlalığıyla” mahkûm etmek. Bu, Hannah Arendt’in “önemsizleştirme şiddeti” dediği şeye denk düşer.

Linç repertuarı da iyi bilinir: Dedikodu, ima, “had bildirme”, “yerindelik” sorgusu, ayar verme… Üstelik tüm bunlar, 1. sınıf dergilerde bir tane bile makale yayınlamamış, herhangi bir uluslararası etkisi olmayan, epistemik ölçekte varlığı hissedilmeyen cüce figürler tarafından yapılır. Yani bilimsel üretimle değil, bilimsel tüketimle meşgul bir sınıf, epistemik şiddeti kendi varlığını sürdürebilmek için kullanır. Burada Pierre Bourdieu’nun habitus kavramı devreye girer: SGrup, kendi habitusunu, yani iktidar konforunu korumak için yenilikçi olanı dışlar. Yaratıcıyı “cüzzamlı” ilan eder, farklı olanı “terörist” gibi yaftalar.

Türkiye’de üniversite binasının arkasında devletin kasasından akan milyarlarca lira vardır. Bu paralarla kurulan devasa kampüsler, kütüphaneler, laboratuvarlar vardır. Ama çıktıya bakıldığında, Avrupa’da hiçbir akademik çevrede ciddiye alınmayan, atıf almayan, yalnızca kendi içine kapalı bir kendi kendine konuşma akademisiyle karşılaşırız. Devlet, bilim için para harcamaz; devlet, suskunluk için para harcar. Üniversiteler, özgürlüğün değil, paranoyanın üretim merkezleridir. Akademisyenler, bilim üretmek yerine birbirinin egosunu okşar, birbirine ayar verir, birbirinin gölgesinden korkar. Freud’un “narsisizmin kırılganlığı” dediği şey, burada epistemik bir kabukla kaplanmıştır.

Bu yüzden bu ülkenin akademisi, epistemik şizofreni içindedir: Dışarıya özgürlük, demokrasi, bilim insanı maskesi gösterir; içeride ise kıskançlık, korku, dedikodu ve şiddet hüküm sürer. Bir yüzü Batı’ya dönük, orada prestij arar; diğer yüzü içerideki iktidar ağlarına bağlıdır. Bu yüzden her konferansta, her bildiride, her makalede sahte bir özgürlük parıltısı vardır; ama o parıltının arkasında Kafkaesk bir boğucu duvar yükselir.

Suskunluk, burada yalnızca bir pasiflik değil; bir konfor alanıdır. Suskun olan, kendini riske atmaz; linç edilmez, dışlanmaz, mobbinge maruz kalmaz. Türkiye’nin akademik ikliminde suskunluk, “hayatta kalma stratejisi”dir. Ama aynı zamanda bu strateji, ülkenin düşünce hayatını çölleştiren en büyük zehirdir. Çünkü herkes sustuğunda, yalnızca şiddetin dili konuşur. Otorite, sansür, karartma ve perdeleme, düşüncenin üzerine perde çeker. İşte bu noktada Filozof Kirpi, dikenlerini çıkarır: Çünkü düşüncenin kendini savunacak başka bir aracı kalmamıştır.

Özgürlüğün Poetikası: Heterodoksi, Yaratıcılık ve Yeni Bir Akademi

Türkiye’de akademi, suskunluğun, karartmanın ve linç kültürünün bataklığına saplandıkça, yeni bir alternatif daha görünür hale gelir: Heterodoksi. Bu heterodoksi, yalnızca farklı düşünmek değil, aynı zamanda disiplinler arasında gezmek, felsefe, şiir, sinema, sanat ve sosyolojiyi aynı masada buluşturmaktır. Nietzsche’nin dediği gibi: “Düşünceler, yalnızca yürüyenlere gelir.” Bu ülkede düşünceler, yalnızca duvarların arasına sıkışmış akademisyenlere değil; duvarların dışına çıkmayı göze alanlara gelir.

Filozof Kirpi’nin epistemik habitusu tam da burada özgünleşir: O, akademisyen değildir; ama akademiden daha akademiktir. Çünkü onun üretimi, makale endekslerine değil, hakikatin çıplaklığına yaslanır. Kendi kavramlarını üretir, kendi sözlüğünü kurar, kendi sistematiğini tasarlar, kendi yöntemlerini icat eder. Bu yüzden akademinin “epistemik çeteleri” onu susturmak ister; çünkü o, onların en büyük yalanını ifşa eder: ÜRETİMSİZLİKLERİNİ.

Bu ülkenin üniversiteleri, kamunun parasıyla kurulan ama kamuya hiçbir entelektüel geri dönüş sağlamayan kurumlardır. Akademisyenlerin büyük bir bölümü – özellikle sosyal bilimler, fen bilimleri görece daha iyi durumda – Batı’da hiçbir etkisi olmayan, yalnızca birbirine atıf yapan bir dar çevre içinde dönüp durur. Ama gerçek özgürlük, gerçek üretim, disiplinlerarası yaratıcılıktadır. Bu yaratıcılık, resmî ideolojinin dar kalıplarına sığmaz; bu yaratıcılık, otoritenin akademik şiddetine boyun eğmez. Bu yaratıcılık, kendi sözünü bulur; kendi dikenini çıkarır.

Türkiye’de birileri hâlâ “olan”a bakıp “olması gereken”i haykırıyorsa, bu yalnızca heterodoks üretimin cesaretindendir. Çünkü gerçek bilim, gerçek felsefe, gerçek sanat, hiçbir zaman konfor alanında doğmadı; her zaman gerilimin, çatışmanın, sancının ortasında doğdu. Galileo’dan Spinoza’ya, Marx’tan Baykan Sezer’e kadar tüm heterodoks figürler, kendi çağlarının epistemik karartmalarına rağmen sözlerini söylediler. Filozof Kirpi’nin dikenleri de bu zincirin devamıdır: Yeri gelir poetik bir dokunuş olur, yeri gelir nükleer bir saldırıya dönüşür.

Demokrasi, yalnızca sandıkta değil; en çok da düşüncede sınanır. Bir ülkenin üniversiteleri özgür değilse, o ülkenin demokrasisi de kartondandır. Sansür, perdeleme, karartma, akademik şiddet, aslında tek bir şeye hizmet eder: Hakikatin gömülmesine. Ama hakikat gömülmez; yalnızca ertelenir. Ve her ertelenişinde daha güçlü, daha patlayıcı biçimde geri döner.

Türkiye’nin akademisi, kendi mezarını suskunlukla kazarken, birileri hâlâ üretmeye, düşünmeye, haykırmaya devam ediyor. İşte bu yüzden, epistemik çetelerin karanlığı kalıcı olmayacak. Çünkü bir düşüncenin dikenleri çıktığında, onu geri kutuya koyamazsınız. Filozof Kirpi’nin ifadesiyle: “Kalemimden çıkan duman, kalenizin soğuk duvarlarını işgal edecek.”

Ben Filozof Kirpi’yim, dikenlerim epistemik, poetik ve sanatsal dokunuş da yapar; saçmalıklar karşısında nükleer silaha da döner. Bunu, burada bilmeyenlere büyük bir nükleer krizle, karanlıkla baş başa bırakıp kendi özgürlükçü fildişi kuleme, (KIRÂATHÂNE) giderim.

Ve son söz: Siz, yaşayan hayaletler, size gerçekten bir meteor çarpacak. Çünkü tarih, suskunları değil, sözünü dikenlerle savunanları yazar.

  • Filozofkirpi

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir