GÖLGE SES
İmdat Demir
sevgilim, senler içinde çoğalan bir sis taşıyorum
sisler dışında, bulut üstüne kurulmuş bir saatim var
keder yolumu tuttu; taşın alnına yazdı gece
gözlerim duyar; sessizliğin nabzını sayar gizlice
seslerim uçar; yanaklarından rüzgâr devşirir durmadan
bir adım ötende, adı unutulmuş bir ülke durur
yalnızlıklarında, kuşların diliyle konuşur gölgem
bu da geçer; geçmeyen şey içimdeki harita
gece de geçer; ama gece bende çoğalır
sen kalırsın; kırık bir hecede ısrarla
hecenin kırığı, dudaklarında saklı bir kapıdır
kapıyı açınca, çocukluğumdan duman çıkıyor sevgilim
dumanın içinde, adını söyleyen bir dere kıvrılır
ben o dereyim; taşlara çarpıp çoğalan yorgunluk
sen o taşsın; susup konuşan beyaz bir sertlik
bazen ikimiz, bir aynanın arkasında çoğalırız
aynadan sızan ışık, günahı bile yıkar sessizce
ve ben, gecenin eteğine tutunup yürürüm
tarihin içinden geçiyorum; omuzumda paslı sancak
sancağın ucunda, senin kirpiklerin titreşir uzun
atların soluğu gibi; uzak bir ovada büyür adın
çimenler eğilir; dudaklarına benzer yeşil yarıklar
bir çoban ıslığı duyarım; içimde bozulur zaman
zaman bozulunca, göğsümde bir çan kararıyor
o çanı kim çaldı; keder mi yoksa kader
kader, taşın kalbidir; konuşmaz, ama iz bırakır
iz dediğin, avucumda çizgi değil; bir ülke
ülke dediğin, senin “sen” oluşun kadar yalnız
bir nar çatlar; içinden geceye kırmızı ses akar
ses akar; ben susarım, susuşum büyür yel gibi
yel gibi büyürken, yüzümde bir sürgün yanar
sürgün yanar; çünkü ev, bazen insanda değildir
ev bazen sende; bana kiralanmış bir rüyadır
rüyanın kirası ağır; öderken dilim incinir
incinen dil, şarkı olur; şarkı da yara
yarayı sarar gibi; seni çoğaltırım içimde
pastoral bir sabah kuruyorum; gölgene yaslı tarla
tarla sarı; sarının içinde gümüş bir suskunluk
suskunluğun gözü vardır; benim gözümden bakar
bakınca, bulutların altında bir mahkeme kurulur
yargıç, eski bir kuyu; hükmü suyla yazıyor
suya yazılan hüküm, sıcakta buhar olur sevgilim
buhar olup kalkar; göğün cebinde saklanır sonra
ben o cebin yırtığıyım; sızarım her duaya
dua dediğin, bazen korkunun süslü gömleğidir
gömlek yırtılınca, çıplak kalır varoluşun sesi
ses çıplak; ben ürperirim, ama yürürüm yine
yürürken, ayak izlerim kederden yapılmış mühürler
mühürler kırılır; her kırıkta senin yüzün belirir
yüzün belirince, içimde bir şehir susar aniden
o şehirde, bütün sokaklar “sen” diye kapanır
kapalı sokakta, bir çocuk ağlar; ben dinlerim
dinledikçe, geceyi taş gibi cebime koyarım
taş ağırlaşır; ama taşın hafızası da büyür
hafıza büyür; ben küçülürüm, sana yer açarım
yer açınca, yalnızlık çekilir; geriye ses kalır
ses kalınca, suskunluğum bile yürür peşimden
ve ben, kırık heceyi öpüp çoğaltırım
sürreal bir rüzgâr geliyor; kapılar ters açılıyor
ters açılan kapıda, ben kendime rastlıyorum birden
kendim dediğim, yarım bir harf; eksik bir gölge
gölge konuşuyor; “geçmek” diyor, “kalmak” diyor
kalmak bazen bir tuz; dilde yanar, acıtır
geçmek bazen bir kılıç; omuzdan su gibi iner
ikisi arasında, senin adın bir köprü kurar
köprüden geçerken, ayaklarım masal olur sevgilim
masal olunca, tarihin dişleri bana değmez artık
ama içimde, bir maden çalışır; keder çıkarır
keder çıkarırken, yıldızlar paslanır; gök kararır
kararan göğe, senin gülüşünü asarım gizlice
gülüş asılınca, gece bile utangaçlaşır biraz
utanç, insanın içindeki en eski ışıktır
ışık eski; ben yeni bir acıyla yenilenirim
yenilenmek, bazen yıkılmanın kibar adıdır sevgilim
yıkılınca, heceler dağılır; dilim ıssızlaşır
ıssız dilde, senin susuşun bir çınar büyütür
çınarın gölgesinde, ben kendimi yeniden kaybederim
rüyanın kıyısı, omzuma değiyor şimdi
kıyıda bir kayık var; kürekleri senin adın
kürek çeker gibi; kalbimi suya indiriyorum
su soğuk; ama suyun içi mevsimle dolu
mevsim dediğin, insanın içindeki göç haritası
göç ediyorum; her adımda senden bir parça
parça topluyorum; kırık hecelerden bir taç örerim
taç ağır; başım eğilir, ama gururum değil
gurur değil; bu, var olmanın çıplak tutanağı
tutanak yazılmaz; yaşanır, derin bir sessizlikle
sessizlikte bir kuş döner; kanadı zamanın kiri
kiri silmek için, senin bakışına yaslanırım
bakışın, aynayı bile kırmadan çözen bir su
o suyla, kederin mühürlerini tek tek eritiriz
erirken, gece geriye çekilir; karanlık incelir
incelen karanlıkta, ikimiz bir gölge oluruz
gölge oluruz; gölge de ışığa tanıklık eder
tanıklık ederken, “bu da geçer” susar içimde
çünkü geçmek, senden ayrı bir fiil olamaz
sen kalırsın; ben de kalırım, kırık hecede
kırık hece: dünyanın en kısa, en uzun evi