Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

İÇ KITALARIN BARİKATSIZ SABAHI

İÇ KITALARIN BARİKATSIZ SABAHI

İmdat Demir

şehre mahşer düşleri yağıyor bu gece
göğün omzunda paslı zil çalıyor
kanatlarından şifa sızan kuşlar
cam kırıklarına yuva kuruyor sessiz
taksim’de sirenler tespih gibi diziliyor
bir sokak lambası alnını açıyor kentin
yalnız kaldırım taşları abdest alıyor yağmurla
kaldırımların damarında eski dualar geziyor
asırlık rutubet dudaklarını ısırıyor duvarların
tramvay rayları cevapsız mektuplar gibi
her rayda başka bir kıyamet fısıltısı
gölgem karanlığa kimlik kartı gösteriyor
adım kuyruklu bir yıldız gibi sarsak
yine de dönüyorum sana usulca
çünkü şehir yoruldu benden önce

bir istanbul oluyor şimdi içimde
haritadan çok hatıra kokuyor
martılar elektronik gökyüzünü gagalıyor
boğaz suyunda neon lekeleri yüzüyor ağır
köprüler sinir sistemimle çapraz bağlanıyor
her taşı bir nöron gibi yanıp sönüyor
galata eğiliyor kalbimi dinlemek için
kulelerin alnında eski yeminler kabarıyor
üsküdar rıhtımında annemin sesi ürperiyor
çocukluğum vapur düdüğüne saklanıyor
çay bardaklarında kırk yıllık sürgün buharı
her yudumda başka bir sürgün şehri
bütün sokaklar sana çıkıyor yine
ben adresimi kalbinde unutan yolcuyum

bir de sen varsın iç halkada
adı olmayan dil kökümde filiz
kirpiklerine sedefli takvimler asılı
zaman senin gözünde bükülüyor usul
avuçların arasında ihtiyar kıtalar titriyor
parmak uçlarınla iklimleri kaydırıyorsun
kuzey rüzgârını güney şarkısı yapıyorsun
kanımda yer değiştiriyor mevsimler sessiz
adını içimden üç kez geçiyorum
her seferinde çoğalıyorum eksilerek
uzak ülkeler pasaportumu iptal ediyor
senin nabzına sığınıyor bütün hudutlar
dudaklarının kıyısında küçük bir cumhuriyet
geceyi oy çokluğuyla erteliyor sabaha
ben senin anayasanda gizli bir maddeyim

sevgilim diyorum kimse duymuyor bunu
kelime göğsümde kaçak işçi gibi
karanlık ciğerlerimde vardiya değiştiriyor
her hecesiyle yeni bir yeraltı kenti
sigara dumanında sürgün edilen alfabeler
konuşamadığımız cümlelere göç ediyor ağır
bakışların suskun halk oylamaları gibi
içimdeki tiranları tek tek indiriyor
kalbim taşra bir istasyon binası
trenleri hep yanlış perona yanaşmış
valizlerimde kırık tanrılar uyuyor
onları da getiriyorum sana ürkek
yeniden vaftiz edilsin diye aşkla
yeni bir inanç bulun kalp için

sedef bir kakma gibi duruyorsun
kırık çağın masasına gömülü ışık
ince bir yara hattı parlıyorsun
göğsümde açılan gizli çekmecede
kavgalarından soyunmuş bir şehir gibi
barikatların söküldüğü sabah sessizliği
artık kimse slogan atmıyor içimde
yalnızca senin ayak seslerin dolaşır
dar koridorlu uyku mahallerimde
pencereler perdeyi nazikçe iade ediyor
camlar yüzünü ezberleyip bırakıyor sisini
masa üzerinde unutulmuş bir bıçak
kan yerine tarih akıtıyor usul
biz o tarihten çıkma dipnotlarız

yalnızlıklar getirdim sana ceplerimde
her biri mühürlü küçük evren
adres kısmı eksik bırakılmış mektuplar
hiç gönderilmeyecek kavuşma ihtimalleri
kaldırımların yetim gölgeleri bunlar
merdiven boşluklarında unutulan isimler
banklarda kuruyan iki kişilik susmalar
bütün o eksik çoğulları topladım
bir bohça yaptım omzumda taşıdım
sana gelene kadar terledim şehirce
terimin kokusunda eski isyanlar uyandı
sen açınca avuçlarını hepsi konuşacak
bir mahkeme kuracağız içimizde sessiz
yalnızlıklar tanık sandalyesinde sır verecek

şimdi şehre tekrar mahşer yağıyor
ama kanatları daha yumuşak artık
şifa kusuyor göğün sessiz kuşları
yıkıntılardan yeni bir plaza değil
yeni bir vicdan yükselsin diye içimde
sokaklar hafızasını geri istiyor benden
adımlarımı değil hatalarımı sayıyorum
her yanlışta sana biraz daha yakınım
çünkü affedişin topografyası sensin
haritamda kırmızıyla çizili tek vadi
yalnızca yorulmuş iki kalp bekliyor
birbirine yavaşça yer açmayı öğrenerek
dünya bitse de sürsün diye
aynı rüyayı bölüşen iki uykusuz gibi

Önceki Yazı

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir