KERBELÂ: ÇÖLÜN HAFIZASI, İNSANLIĞIN YASI
İmdat Demir — Filozof Kirpi
ÖZET
Kerbelâ, 10 Muharrem 61’de yaşanan tarihî bir katliam olmanın ötesinde, İslâm dünyasının siyasî, ahlâkî, teolojik ve kültürel hafızasını biçimlendiren kurucu bir yaradır. Muâviye’nin ardından Yezid’in iktidara gelişi, hilâfetin saltanata dönüşmesi ve biatın rızadan zorunlu itaate çevrilmesi, Hz. Hüseyin’in reddini sıradan bir siyasî muhalefetten çıkararak vicdanın iktidara karşı direnişine dönüştürmüştür. Kerbelâ’da yalnız bedenler öldürülmemiş; toplumun korku, menfaat, suskunluk ve ihanetle nasıl çözüldüğü de açığa çıkmıştır. Vak‘a, felsefî açıdan hürriyet, kader, ölüm, şehâdet ve anlam arasındaki gerilimi; psikolojik açıdan kolektif travma, tarihsel suçluluk, özdeşleşme ve yasın kuşaklar arası aktarımını görünür kılar. Muharrem meclisleri, mersiyeler, aşure, su dağıtma, ta‘ziye, matem yürüyüşleri ve ziyaretler, Kerbelâ’yı yaşayan bir kültürel hafızaya dönüştürmüştür. Yas, bireysel acıyı ortak kimliğe bağlamış; beden, ses, mekân, takvim ve ritüel üzerinden toplumsal dayanışma üretmiştir. Bununla birlikte bu hafıza, adalet bilinci doğurmadığında gösteriye, mezhepçi öfkeye, mağduriyet bağımlılığına ve siyasî propaganda aracına dönüşebilir. Teolojik bakımdan Kerbelâ, ilâhî adalet ile insan iradesi arasındaki sorumluluk alanını; etik bakımdan emir, itaat, sessizlik, tövbe ve tanıklık meselelerini tartışmaya açar. Hz. Zeyneb’in sözü, Hür’ün dönüşü ve Hz. Hüseyin’in biatı reddedişi, insanın son anda bile hakikatin tarafına geçebileceğini gösterir. Kerbelâ’nın siyasî mirası da çift yönlüdür: Zulme karşı direnişe ilham verebilir, fakat her rakibi Yezid, her taraftarı Hüseyin ilân eden kutsal bir kolaycılığa da dönüşebilir. Bu nedenle Kerbelâ’nın gerçek sadakati, geçmişe ağlamaktan çok, bugünün kuşatılmışlarını görmek, zorla biat isteyen iktidarlara karşı çıkmak ve yeni Kerbelâların kurulmasını önlemektir. Çünkü Hüseyin’i gerçekten anmak, onun adını tekrarlamakla değil, reddettiği korku, çıkar, zulüm ve kutsallaştırılmış itaat düzenini gündelik hayatta kararlılıkla aşarak ahlâkî sorumluluk üstlenmekle mümkündür.

1. ÇÖLDE KURULAN TARİH: KERBELÂ VAK‘ASININ ANATOMİSİ
Kerbelâ, çölde birdenbire patlayan münferit bir şiddet vak‘ası değildir. Onu yalnızca 10 Muharrem 61’de, milâdî 680 yılının sonbaharında yaşanmış birkaç saatlik bir çatışmaya indirgemek, cinayetin arkasındaki siyasî düzeni görünmez kılmaktır. Kerbelâ’dan önce iktidarın dili değişmiş, biatın mânası bozulmuş, hilâfet saltanata yaklaşmış, korku kamusal hayatın içine yerleşmişti. Çölde akan kan, Medine’de, Şam’da ve Kûfe’de birikmiş siyasî zehrin son damlasıydı. Kılıçlar Kerbelâ’da çekildi; fakat o kılıçların kabzaları yıllar önce iktidarın koridorlarında hazırlanmıştı.
Hz. Muhammed’in vefatından sonra Müslüman toplum, siyasî otoritenin hangi usulle belirleneceği konusunda kesin ve değişmez bir modele sahip değildi. İlk dört halifenin iktidara geliş biçimleri birbirinden farklıydı. İstişare, biat, kabile dengeleri, dinî itibar ve siyasî kudret aynı kazanda kaynıyor; fakat bu kazanın ateşi zaman zaman toplumu yakıyordu. Hz. Osman’ın öldürülmesi, Hz. Ali dönemindeki iç savaşlar, Cemel ve Sıffîn, Haricîlerin ortaya çıkışı ve nihayet Hz. Ali’nin öldürülmesi, genç İslâm toplumunun siyasî bünyesinde derin yaralar açtı. Muâviye’nin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte devlet yeniden merkezileşti; fakat bu merkezîleşmenin bedeli, siyasî itirazın giderek güvenlik meselesi sayılması oldu.
Muâviye’nin oğlu Yezid’i kendisinden sonra yönetici olarak belirlemesi, sıradan bir halef tayini değildi. Bu karar, siyasî otoritenin babadan oğula geçmesini normalleştiren tarihî bir eşikti. Hilâfet, en azından teorik olarak ümmetin rızasına, istişareye ve dinî ehliyete dayanıyordu. Saltanat ise iktidarın hanedan içinde devamını esas alıyordu. Yezid’in veliaht ilân edilmesiyle bu iki anlayış arasındaki mesafe daralmadı; aksine üzeri siyasî zorla örtüldü. Devlet, meşruiyet üretmek için toplumun önde gelen isimlerinden biat talep etti. Çünkü yalnız kılıca sahip olmak yetmiyordu; kılıcın önünde eğilmiş itibarlı başlara da ihtiyaç vardı.
Hz. Hüseyin’in biatı bu yüzden önemliydi. O, yalnızca siyasî bir şahsiyet değildi. Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın oğlu, Ehl-i Beyt’in yaşayan en güçlü sembollerinden biriydi. Onun Yezid’e biat etmesi, yeni düzen için paha biçilmez bir dinî ve ahlâkî onay anlamına gelecekti. Reddi ise hanedan yönetiminin üzerine düşmüş bir meşruiyet gölgesiydi. İktidarın Hz. Hüseyin’den istediği şey, yalnız itaat değildi; kendi ahlâkî ağırlığını Yezid’in iktidarına ödünç vermesiydi. Biat burada bir siyasî tercih olmaktan çıkıyor, vicdanın devlet lehine müsadere edilmesine dönüşüyordu.
Muâviye’nin ölümünün ardından Medine valisinden Hz. Hüseyin’in biatının alınması istendi. Kaynakların ayrıntıları farklılaşsa da ana hat açıktır: Hz. Hüseyin, baskı altında ve kapalı kapılar ardında biat etmeyi kabul etmedi. Medine’den ayrılarak Mekke’ye gitti. Bu ayrılış henüz silâhlı bir isyan değildi. Daha çok, zorla dayatılan siyasî sadakate karşı mesafe koyma ve güvenli bir alana çekilme hareketiydi. Fakat iktidar açısından tarafsızlık diye bir şey yoktu. İnsan ya biat edecek ya da biat etmemesiyle tehdit sayılacaktı. Otoriter siyaset, vicdanın sessizliğini bile muhalefet olarak okur.
Hz. Hüseyin Mekke’de bulunduğu sırada Kûfe’den kendisine çok sayıda mektup ulaştı. Kûfe, Hz. Ali’nin başkentliğini yapmış, Ehl-i Beyt’e bağlılığın güçlü olduğu, fakat siyasî sadakatin korku ve menfaat karşısında sık sık parçalandığı bir şehirdi. Mektuplarda Kûfeliler, mevcut yönetime razı olmadıklarını, Hz. Hüseyin’i önder olarak görmek istediklerini ve kendisini destekleyeceklerini bildiriyorlardı. Bu davetler, Kerbelâ trajedisinin en ağır ahlâkî belgeleridir. Çünkü daha sonra yaşanacak felâket, yalnız Yezid’in iktidar arzusundan değil, söz verenlerin sözlerini terk etmesinden de doğacaktı.
Hz. Hüseyin, Kûfe’deki durumu araştırmak üzere amcasının oğlu Müslim bin Akîl’i gönderdi. Müslim başlangıçta önemli bir destekle karşılandı. Çok sayıda insan onun aracılığıyla Hz. Hüseyin’e bağlılık bildirdi. Fakat Şam yönetimi Kûfe’deki gelişmeleri haber alınca şehrin yönetimine Ubeydullah bin Ziyad’ı tayin etti. Yeni vali, tehdit, takip, rüşvet, kabile baskısı ve korkuyu birlikte kullandı. İktidarın en eski marifeti yeniden sahnedeydi: Toplumu tek tek ikna etmek yerine, dayanışma bağlarını parçalamak. Kabile reisleri baskı altına alındı; muhalefete katılmanın bedeli ağırlaştırıldı; insanlar aileleri, malları ve canları üzerinden korkutuldu.
Kûfe’de Müslim bin Akîl’in çevresinde toplanan kalabalık kısa sürede dağıldı. Gündüz onun yanında görünenler gece evlerine çekildi. Bazıları korktu, bazıları satın alındı, bazıları beklemeyi tercih etti, bazıları da güçlü olan tarafa yanaştı. Müslim yalnızlaştırıldı, yakalandı ve öldürüldü. Bu sahne, Kerbelâ’nın askerî başlangıcından önce gerçekleşmiş ilk ahlâkî çöküştür. Bir insanı öldürmek için her zaman yüzlerce kişinin kılıç çekmesi gerekmez. Bazen yüzlerce kişinin yavaşça meydandan ayrılması yeterlidir.
Hz. Hüseyin, ailesi ve yakınlarıyla birlikte Mekke’den Kûfe istikametine hareket ettiğinde şehirdeki dengelerin büyük ölçüde değiştiği henüz tam olarak bilinmiyordu. Yolculuğun niteliği tarih boyunca tartışıldı: Bu bir iktidar yürüyüşü müydü, ıslah girişimi mi, siyasî itiraz mı, kaderin bilinçli kabulü mü? Meseleyi tek kelimeyle çözmek mümkün değildir. Hz. Hüseyin’in yanında büyük bir ordu yoktu. Kafilede ailesi, çocuklar, kadınlar ve sınırlı sayıda yol arkadaşı bulunuyordu. Bu görüntü, klasik anlamda bir askerî sefer hazırlığından uzaktı. Fakat bu durum, yolculuğun siyasî mahiyet taşımadığı anlamına gelmez. Aksine, iktidara yönelik en tehlikeli itiraz bazen ordusuz bir insanın “hayır” demesidir.
Yol üzerinde Müslim bin Akîl’in öldürüldüğü ve Kûfe’de desteğin çözüldüğü haberi kafileye ulaştı. Bazıları geri dönülmesini tavsiye etti. Kafilede bulunanlardan ayrılmak isteyenlere izin verildiğine dair rivayetler vardır. Fakat Hz. Hüseyin yoluna devam etti. Bu noktadan sonra yürüyüşün anlamı daha da ağırlaşır. Başlangıçtaki siyasî beklenti yerini kuşatılmış bir ahlâkî karara bırakmış görünmektedir. Geri dönmenin gerçekten mümkün olup olmadığı, iktidarın onu serbest bırakıp bırakmayacağı ve önündeki seçeneklerin mahiyeti ayrıca tartışılmalıdır. Tarih, sonradan bakanların rahat koltuklarında verdiği kararlarla anlaşılmaz. Çölde bulunan insanın seçenekleri, masada konuşan tarihçinin seçenekleri kadar geniş değildir.
Hür bin Yezîd komutasındaki birlik, Hz. Hüseyin’in kafilesini karşıladı ve hareketini denetim altına aldı. Hür’ün görevi doğrudan savaşmak değil, kafilenin Kûfe’ye serbestçe ulaşmasını veya geri dönmesini engellemekti. Böylece Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, Kerbelâ denilen bölgede konaklamaya mecbur bırakıldı. Ardından Ömer bin Sa‘d komutasındaki daha büyük birlikler geldi. Müzakereler yapıldığı, Hz. Hüseyin’in çatışmayı önleyecek bazı teklifler sunduğu aktarılır; ancak bu tekliflerin tam muhtevası kaynaklarda aynı değildir. Kesin olan, iktidarın asıl talebinin kayıtsız şartsız teslimiyet ve biat olduğudur.
Kerbelâ’da siyasî sorun giderek askerî kuşatmaya dönüştü. Fırat’a erişimin engellenmesi, vak‘anın en sarsıcı boyutlarından biridir. Suyun savaş aracı hâline getirilmesi, yalnız bedenleri zayıflatmayı amaçlamıyordu; teslimiyeti hızlandırmak için ailelerin, çocukların ve yaralıların susuzluğundan yararlanılıyordu. Savaşın bile bir ahlâkı olduğu söylenir. Kerbelâ’da iktidar, savaşı kazanmak uğruna suyun ahlâkını dahi bozdu. Çölün ortasında suyu tutanlar, aslında yalnız nehrin yolunu değil, insanlıklarının yolunu da kapatıyorlardı.
10 Muharrem günü çatışma başladı. Hz. Hüseyin’in yanında bulunanların sayısı ile karşı ordunun mevcudu konusunda kaynaklar farklı rakamlar verir. Sonraki maktel edebiyatı, konuşmaları, bireysel çarpışmaları ve ölümleri ayrıntılı biçimde anlatır. Bu anlatıların bir kısmı tarihî çekirdeğe, bir kısmı sözlü hafızaya, bir kısmı da yüzyıllar içinde gelişmiş dramatik dile dayanır. Kerbelâ’yı anlamak için menkıbeyi küçümsemek gerekmez; fakat menkıbeyi tarih zannetmek de doğru değildir. Kültürel hafıza acıyı sembollerle büyütür. Tarihçilik ise sembolün içindeki vak‘ayı dikkatle ayıklamak zorundadır.
Hz. Hüseyin’in yakınları ve yol arkadaşları birer birer öldürüldü. Çatışmanın sonunda Hz. Hüseyin de katledildi. Bedeni üzerinde gerçekleştirildiği bildirilen muameleler, başının kesilmesi ve hayatta kalanların esir alınması, askerî zorunlulukla açıklanamayacak bir siyasî teşhir mantığı taşıyordu. İktidar yalnız rakibini öldürmek istememiş; onun bedenini iktidarın mutlaklığına dair bir mesaja dönüştürmüştü. Fakat tam da burada siyasî hesap tersine döndü. Beden parçalandı, anlam bütünleşti. İktidar savaş alanını kazandı; fakat kendi ahlâkî sicilini insanlık hafızasında kaybetti.
Kerbelâ’dan sağ kurtulan kadınlar ve çocuklar önce Kûfe’ye, ardından Şam’a götürüldü. Hz. Zeyneb’in ve Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelâbidîn’in tanıklığı, vak‘anın üzerinin örtülmesini engelledi. Kerbelâ’yı tarihe taşıyanlar yalnız ölenler değildi; gördüklerini anlatanlardı. Katliamın ardından iktidar zafer görüntüsü üretmeye çalışırken, esir kabul ettiği insanlar bu zaferin ahlâkî mahiyetini açığa çıkardı. Kılıç, bedeni susturabilir; fakat tanıklığı ortadan kaldıramaz. Bazen mağlûbun sözü, galibin bütün ordusundan daha uzun yaşar.
Kerbelâ vak‘asının tarihî anatomisi incelendiğinde üç ayrı sorumluluk halkası görülür. Birinci halka, iktidarı elinde tutan ve zorla biat isteyen merkezî yönetimdir. İkinci halka, emri uygulayan valiler, komutanlar ve askerlerdir. Üçüncü halka ise davet ettikten sonra geri çekilen, korkudan susan, sonucu bekleyen veya güçlü olana yanaşan toplumsal çevredir. Cinayet tek bir kişinin iradesiyle gerçekleşmiş olsa bile, mümkün hâle gelmesi için geniş bir korku ve itaat düzenine ihtiyaç duyar.
Bu sebeple Kerbelâ’yı yalnız Yezid’in şahsî kötülüğüne bağlamak rahatlatıcı, fakat eksik bir açıklamadır. Kötülüğü tek bir kişinin üzerine yığmak, ona yardım eden düzeni temize çıkarır. Kerbelâ’da bir hükümdarın zorbalığı kadar bürokrasinin itaati, ordunun emre bağlılığı, kabile reislerinin çıkarcılığı ve halkın sessizliği de vardır. Yezid bir isimdir; Yezid’i mümkün kılan ise korku, menfaat, siyasî teslimiyet ve ahlâkî uyuşmadır.
Kerbelâ, Müslüman tarihinin dışarıdan gelmiş bir istilâ yarası değildir. Aynı kıbleye yönelenlerin, aynı Peygamber’in adını ananların ve aynı kitabı okuyanların birbirine uyguladığı şiddetin adıdır. Bu gerçek, vak‘ayı daha ağır kılar. Dinî semboller, ahlâkı kendiliğinden garanti etmez. Bir toplum Kur’an okuyabilir, namaz kılabilir, Peygamber’e salât getirebilir; fakat iktidar korkusu vicdanını esir almışsa Peygamber’in torununu çölde yalnız bırakabilir. Kerbelâ’nın ürpertici tarafı, zalimlerin dinsizliği değil; zulmün dinî bir toplumun içinde mümkün olabilmesidir.
Kerbelâ’da iki farklı zaman doğmuştur. Birincisi, 10 Muharrem günü başlayıp biten tarihî zamandır. İkincisi ise vak‘anın hafızada sürekli yeniden yaşandığı ahlâkî zamandır. İlkinde Hz. Hüseyin öldürüldü. İkincisinde insanlık her çağda aynı soruyla karşı karşıya kaldı: İktidar senden vicdanını istediğinde ne yapacaksın? Kerbelâ’yı canlı tutan, yalnız geçmişte çekilmiş acı değildir. Bugünün insanına yönelttiği bu cevapsız ve rahatsız edici sorudur.
Filozof Kirpi: “Kerbelâ, bir kişinin zulmünden önce, bir toplumun vicdanını korkuya kiraladığı anda başlar; çünkü zalimler kılıçla değil, suskunlukla çoğalır.”
2. HİLÂFETTEN SALTANATA: KERBELÂ’NIN SİYASÎ TEOLOJİSİ
Kerbelâ’nın ilk siyasî sahnesi çölde kurulmadı. Medine’de, gece vakti yapılan bir görüşmede kuruldu. Muâviye’nin ölüm haberi henüz tazeyken Medine Valisi Velîd bin Utbe, Hz. Hüseyin’i çağırarak Yezid adına biat etmesini istedi. Görüşmenin kapalı bir mekânda, kamuoyundan uzakta yapılması anlamlıydı. İktidar, Hz. Hüseyin’in serbestçe düşüneceği bir siyasî müzakere aramıyordu; yeni hükümdarın otoritesini tartışmasız biçimde tanıtan bir sadakat beyanı istiyordu. Şam’da kurulmuş hanedan düzeni, Medine’de Peygamber torununun vicdanıyla mühürlenecekti.
Hz. Hüseyin’in biatı sıradan bir vatandaşın idarî bağlılığından çok daha büyük anlam taşıyordu. O, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fâtıma’nın ve Hz. Ali’nin oğluydu; Peygamber ailesinin yaşayan en güçlü temsilcilerinden biriydi. Ehl-i Beyt’e duyulan sevgi, Müslüman toplumun geniş kesimlerinde ona ağır bir ahlâkî itibar kazandırmıştı. Bu sebeple Yezid yönetiminin istediği, Hz. Hüseyin’in siyasî sessizliğiyle sınırlı kalmıyordu. Onun itibarı yeni hükümdarın meşruiyet sermayesine dönüştürülmek isteniyordu. Hz. Hüseyin’in eli Yezid’in eline değdiğinde, hanedan yönetimi kendi üzerine Peygamber hanesinden bir örtü çekmiş olacaktı.
Muâviye’nin oğlunu halef tayin etmesi, yönetimin aile içinde devamını kurumsallaştıran belirleyici bir dönemeçti. Önceki halifelerin göreve geliş yöntemleri birbirinden farklı olsa da babadan oğula otomatik iktidar devri yerleşmiş bir usul değildi. Yezid’in veliahtlığı, hilâfetin ortak siyasî sorumluluk iddiasını hanedanın mülküne yaklaştırdı. Çağdaş tarih araştırmaları da bu tayini Emevî hanedan yönetiminin kurumsallaşmasında temel eşiklerden biri olarak değerlendirir. Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmemesi ise yalnız şahsî bir anlaşmazlık değil, bu dönüşüme verilmiş açık bir itirazdı.
Buradaki çatışma, “kim yönetici olacak?” sorusundan daha derine iner. Mesele, yönetme hakkının hangi temele dayanacağıdır. İktidar, yalnız kuvveti elinde bulundurduğu için meşrû sayılabilir mi? Bir yönetici devlet aygıtını, orduyu, valileri ve vergi düzenini kontrol ettiğinde toplumun ahlâkî onayına artık ihtiyaç duymaz mı? Yoksa siyasî hâkimiyet, adalet ve rıza ile beslenmediğinde örgütlenmiş zorbalığa mı dönüşür?
Yezid’in iktidarı fiilen kurulmuştu. Şam yönetimi, ordu, bürokrasi ve kabile ittifaklarının önemli bölümü onun arkasındaydı. Fakat çıplak kuvvet ile meşruiyet aynı şey değildir. Kuvvet, bir insanı diz çöktürebilir; onun diz çöküşünü haklı hâle getiremez. Devlet, itaat üretebilir; fakat her itaat rıza anlamına gelmez. Korkuyla alınan biat, siyasî bakımdan işe yarasa da ahlâkî bakımdan sakattır. Çünkü biat, teorik olarak karşılıklı sorumluluk taşıyan bir sözleşmedir: Yönetilen bağlılık gösterirken yönetici de adalete, hukuka ve toplumsal emanete bağlı kalacağını kabul eder. Biat tek yönlü itaate indirgendiğinde sözleşme ortadan kalkar, geriye hükümdarın huzurunda yapılan sadakat merasimi kalır.
Kelimenin tarih boyunca taşıdığı dinî ağırlık da bu dönüşümü kolaylaştırmıştır. Biata karşı çıkmak, yalnız hükümdara muhalefet gibi sunulmamış; toplumsal birliği bozmak, fitne çıkarmak, Müslümanların düzenini tehlikeye atmak biçiminde suçlanmıştır. Böylece siyasî sadakat dinî bir vazifeye, itiraz ise mânevî bir suça dönüştürülmüştür. İktidarın en eski numaralarından biri burada belirir: Kendi güvenliğini toplumun huzuruyla, hükümdarın devamını dinin devamıyla eşitlemek.
Oysa düzen ile adalet birbirinin eş anlamlısı değildir. Mezarlık da düzenlidir; herkes susar, kimse itiraz etmez, yerinden kımıldayan olmaz. Fakat insan toplumu mezarlık sessizliğiyle yönetilemez. Adaletten koparılmış düzen, güçlülerin çıkarlarını koruyan disiplinli bir hareketsizlik üretir. Kerbelâ’ya giden yol, “fitne çıkmasın” gerekçesiyle vicdanların susturulduğu taşlarla döşenmiştir. İktidarın zulmüne itiraz edenler kargaşanın sebebi sayılmış, zulmü gerçekleştiren devlet ise düzenin koruyucusu olarak sunulmuştur.
Hz. Hüseyin’in reddi, bu tersyüz edilmiş siyasî dile karşı bir vicdan müdahalesidir. O, Yezid’in karşısına kendisinden daha büyük bir orduyla çıkmadı. Hazinesi, bürokrasisi ve yaygın bir askerî teşkilâtı yoktu. Elinde bulunan asıl güç, “evet” deme imkânına sahipken “hayır” diyebilmesiydi. İktidarın en korktuğu insan, kendisinden kaçan insan olmayabilir; bazen bütün bedelleri görerek onay vermeyen kişidir. Çünkü böyle bir ret, devletin kuvvetini ortadan kaldırmasa da onun ahlâkî çıplaklığını görünür kılar.
Hz. Hüseyin’in tavrını modern anlamda bir demokrasi mücadelesine çevirmek tarihî bağlamı zorlamak olur. Aynı şekilde onu yalnızca hanedanlar arasındaki iktidar rekabetine indirgemek de vak‘anın ahlâkî derinliğini yok eder. Erken İslâm toplumunda soy, kabile, dinî itibar, siyasî ehliyet ve toplumsal destek birbirine geçmiş durumdaydı. Hz. Hüseyin’in yönetim hakkına ilişkin düşüncesinde kendi ailesinin konumunun payı bulunduğu inkâr edilemez. Fakat onun Yezid’e yönelik itirazını yalnız soy rekabetiyle açıklamak, biat talebindeki zor unsurunu ve hilâfetin hanedan mülküne dönüşmesini gözden kaçırır.
Siyasî teolojinin karanlık noktası tam burada ortaya çıkar. Hükümdar, dünyevî kuvvetini kutsal bir düzenin temsilcisi gibi göstermeye başladığında ona karşı çıkmak sıradan bir siyasî tercih olmaktan çıkar. Muhalif, yalnız devletin rakibi olarak görülmez; birliğin, dinin ve cemaatin düşmanına dönüştürülür. İktidar böylece kendi kararlarına mânevî bir dokunulmazlık kazandırır. Hükümdarın şahsına yöneltilen itiraz, Allah’ın takdirine karşı gelmek gibi sunulur. Devletin başarısı ilâhî yardımın, devletin galibiyeti haklılığın delili kabul edilir.
Bu anlayış, tarihî sonucu ahlâkî hakikatin ölçüsü hâline getirir. Kazanan haklı, yenilen suçlu sayılır. Ordusu bulunanın Allah tarafından desteklendiği, mağlûbun ise ilâhî iradeye karşı çıktığı ima edilir. Kerbelâ bu kolaycı teolojiyi parçalamıştır. Yezid’in ordusu askerî bakımdan galip gelmiş, Hz. Hüseyin ve beraberindekiler öldürülmüştür. Buna rağmen tarih, galibin kuvvetini haklılığın delili olarak kabul etmemiştir. Çölde yenilen tarafın ahlâkî hafızası büyümüş; kazanan siyasî düzen ise kendi zaferinin altında ezilmiştir.
Kerbelâ bu yönüyle kudret ile hakikat arasındaki mesafeyi gösterir. Hakikat her zaman iktidar sarayında oturmaz; bazen susuz bir çadırın içinde bekler. Adalet her zaman kalabalık ordularla yürümez; kimi zaman birkaç insanın korunmasız bedeninde taşınır. Tarihî başarı ile ahlâkî değer arasındaki bağ koptuğunda, devletin zaferi insanlığın utancına dönüşebilir.
Yezid yönetiminin sorunu yalnız hükümdarın şahsî özellikleriyle sınırlandırıldığında siyasî düzen temize çıkar. Yezid’in dindarlığı, özel hayatı, karakteri ve katliam emrini doğrudan verip vermediği etrafındaki tartışmalar tarih boyunca sürmüştür. Fakat Kerbelâ’nın siyasî sorumluluğunu yalnız imzalı bir emir belgesine bağlamak bürokrasinin tabiatını anlamamaktır. Devlet, her cinayeti hükümdarın kendi eliyle işlemez. Vali emir verir, komutan kuşatır, asker su yolunu keser, memur haber taşır, âlim sessiz kalır, halk evine çekilir. En tepede bulunan yönetici ise kendi adına işleyen düzenin sonuçlarından “orada değildim” diyerek kurtulamaz.
Bir iktidarın ahlâkî niteliği, yalnız hükümdarın niyetinde aranmaz; onun kurduğu veya sürdürdüğü sistemin ne yaptığına bakılır. Hz. Hüseyin’den zorla biat alınmak istenmiş, Kûfe’de muhalifler sindirilmiş, kafilenin hareket alanı kapatılmış ve teslimiyeti kabul etmeyenler öldürülmüştür. Yezid’in bu sürecin her ayrıntısını önceden bilip bilmediği tartışılabilir. Bununla birlikte valiler onun adına hareket etmiş, ordu onun otoritesini tanıtmak için seferber edilmiş ve Kerbelâ’dan sonra sorumlulara caydırıcı bir hesap sorulduğunu gösteren bir siyasî irade ortaya çıkmamıştır. Hz. Hüseyin’in reddi, Yezid’in hanedan iktidarını kabul etmeme tavrı olarak erken dönem kaynaklarında açıkça yer alır.
Kerbelâ’nın siyasî teolojisi yalnız yöneticilerin suçunu anlatmaz. Ulemânın, kabile önderlerinin, kanaat sahiplerinin ve sıradan insanların iktidar karşısındaki konumunu da açığa çıkarır. Devlet, tek başına hükmedemez; toplum içinde kendisine tercümanlık edecek dillere ihtiyaç duyar. Zorbalık kılıçla başlar, fetvayla meşrûlaştırılır, suskunlukla sıradanlaştırılır. Bir âlim iktidarın zulmüne dinî gerekçe bulduğunda asker kadar tehlikeli olabilir. Asker bedeni yaralar; sahte dinî yorum, toplumun vicdanını uyuşturur.
“Fitneden uzak durma” düşüncesi, erken İslâm tarihinin kanlı iç savaşları dikkate alındığında anlaşılabilir bir kaygıydı. İnsanlar Cemel’i, Sıffîn’i ve uzun çatışmaları yaşamış; yeni bir savaşın toplumu parçalayacağından korkmuşlardı. Ancak korkunun anlaşılır olması, her suskunluğu ahlâken haklı çıkarmaz. Barışı korumak ile zulme alan açmak arasında ince bir çizgi vardır. Zulmün sürmesi pahasına elde edilen sessizlik barış sayılmaz. O, şiddetin henüz mağdurun bedeninde tek taraflı olarak devam ettiği bir düzendir.
Kûfe halkının Hz. Hüseyin’i çağırdıktan sonra geri çekilmesi de bu korku siyasetinin sonucudur. Yönetim, bütün şehri aynı anda ikna etmek yerine kabile reislerini tehdit etmiş, ekonomik menfaatleri kullanmış, cezalandırma ihtimalini büyütmüş ve bireyleri birbirinden koparmıştır. Kalabalıklar ortak davranabileceklerine inandıkları sürece güçlüdür. Her insan komşusunun geri çekildiğini düşündüğünde toplumsal cesaret çözülür. Kerbelâ’dan önce Kûfe’de öldürülen şey, Müslim bin Akîl’in bedeninden evvel insanların birbirine duyduğu güvendir.
Hz. Hüseyin ile Yezid arasındaki çatışma, iki kişinin psikolojik veya ahlâkî karşılaştırmasından ibaret kalmaz. Burada iki siyaset anlayışı karşı karşıyadır. Bir tarafta iktidarın devamını en yüksek değer sayan, biatı zorla alan ve düzeni adaletin önüne geçiren yönetim aklı bulunur. Diğer tarafta hayatını korumak uğruna vicdanını hükümdara teslim etmeyen bir itiraz yükselir. Hz. Hüseyin’in tavrı kusursuz bir anayasa teorisi sunmaz; fakat iktidarın ahlâkî sınırına dair yakıcı bir işaret bırakır: Her emir itaat doğurmaz, her hükümdar biatı hak etmez, her düzen korunmaya lâyık değildir.
Bu sebeple Kerbelâ yalnız geçmiş bir hanedan kavgası olarak okunamaz. Devletin kendi varlığını din, millet, ümmet, güvenlik veya beka ile özdeşleştirdiği her dönemde yeniden konuşur. İktidar sahipleri kendilerini topluluğun kaderi saydıklarında, onlara karşı çıkmak hainlik olarak damgalanır. Saraya bağlı din adamları itaati ibadet gibi sunar. Bürokrasi hukuksuzluğu görev diye uygular. Halk, “daha kötü şeyler olmasın” diyerek mevcut kötülüğe alışır. Sonra birileri çıkar ve onay vermeyi reddeder. Kerbelâ’nın siyasî hafızası işte o reddin üzerinde yükselir.
Hz. Hüseyin’in “hayır”ı bir iktidar tekniği değil, insanın kendi vicdanı üzerindeki egemenliğini koruma çabasıdır. O hayır, askerî sonucu değiştirememiş; fakat biatın gerçek anlamını tarihe yeniden yazmıştır. Biat, insanın kişiliğini hükümdara teslim etmesi değildir. İtaat, adalet şartından bağımsız değildir. Devlet kutsal değildir; taşıdığı emanet kadar değerlidir. Hükümdar, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu söyleyebilir; fakat gölgesi olduğu iddia edilen kudret, zulmün üzerine düştüğünde karanlıktan başka bir şey üretmez.
Kerbelâ’da saltanat kendi devamını sağlamak istedi. Hz. Hüseyin ise insana, bazen iktidarı değiştirmekten önce ona meşruiyet vermemek gerektiğini gösterdi. Çölde bedeni ortadan kaldırıldı; ancak reddi, hanedan siyasetinin vicdanında kapanmayan bir yaraya dönüştü.
Filozof Kirpi: “Hükümdarın istediği biat elin eğilmesidir; zalimi asıl korkutan, vicdanın hâlâ ayakta durmasıdır.”

3. ÖLÜMÜN KARŞISINDA HÜRRİYET: KERBELÂ’NIN FELSEFÎ TRAJEDİSİ
Kerbelâ’nın felsefî ağırlığı, yalnızca insanların öldürülmesinden doğmaz. Tarih, savaşlarda, işgallerde ve iktidar mücadelelerinde sayısız ölüm kaydetmiştir. Kerbelâ’yı başka katliamlardan ayıran şey, ölümün yaklaşmakta olduğunun bilinmesine rağmen insanın kendi ahlâkî konumundan vazgeçmemesidir. Burada ölüm, beklenmedik bir son olmaktan çıkar; verilen kararların ufkunda görünür hâle gelir. Kafile ilerlerken tehlike büyür, destekler çözülür, yollar kapanır, su kesilir. Felâket adım adım yaklaşır. Yine de Hz. Hüseyin’in önünde duran asıl mesele, hayatın nasıl korunacağı değil, korunmuş bir hayatın hangi mânayı taşıyacağıdır.
İnsan canlı kalmak ister. Bedenin ilk emri budur. Açlıktan, susuzluktan, kılıçtan ve ateşten uzaklaşmak, varlığın en temel eğilimidir. Fakat insan yalnız bedeninin devamından ibaret değildir. Bir hayat, biyolojik olarak sürerken ahlâken tükenebilir. İnsan nefes almaya devam eder; fakat kendisini kendisi yapan iradeyi başkasına teslim etmişse yaşayan şey artık yalnız organizmadır. Kerbelâ, tam da bu yarığı açar: Yaşamak ile diri kalmak arasındaki farkı görünür kılar.
Hz. Hüseyin’in karşısındaki seçenekler dışarıdan bakıldığında basit görünebilir. Biat edecek ve yaşayacaktır; reddedecek ve ölecektir. Oysa tarihî şartlar bu kadar temiz değildir. Biatın gerçekten güvenli bir hayat sağlayıp sağlamayacağı, geri dönüş yolunun açık olup olmadığı, iktidarın onu siyasî bir tehdit olarak izlemeye devam edip etmeyeceği belirsizdir. Yüzyıllar sonra kurulan cümleler, çölde bulunan insanın daralan zamanını tam olarak taşıyamaz. Tarihçi, önünde bütün sonuçlar açıkmış gibi konuşur. Vak‘anın içindeki insan ise parçalı haberlerle, değişen şartlarla ve ölümcül baskılarla karar verir.
Bu belirsizlik, Hz. Hüseyin’in tavrının ahlâkî değerini azaltmaz; aksine onu daha insanî hâle getirir. Onu sonucu baştan bilen, acı hissetmeyen, sevdiklerinin ölümünden etkilenmeyen, yalnızca önceden yazılmış bir senaryoyu oynayan doğaüstü bir figüre çevirmek kolaydır. Fakat böyle bir anlatı, iradenin ağırlığını ortadan kaldırır. Sonucu bütünüyle bilen ve başka türlü davranma imkânı bulunmayan bir kişinin tercihi, gerçek anlamda tercih olmaktan çıkar. Kerbelâ’nın sarsıcı tarafı, Hz. Hüseyin’in insan olmasıdır: Sevdikleri vardır, korkunun ne olduğunu bilir, çocukların susuzluğunu görür ve bedeninin ölüme direndiğini hisseder. Buna rağmen bazı hayatların hangi bedelle olursa olsun sürdürülemeyeceğini kabul eder.
Hürriyet burada sınırsız seçim imkânı değildir. Hz. Hüseyin özgür bir ortamda, eşit seçenekler arasından tercih yapmaz. Kuşatılmıştır, yolları kontrol altındadır, yanında ailesi vardır, karşısında örgütlü bir ordu bulunmaktadır. Onun hürriyeti, şartları belirleme kudretinde değil, şartların kendi vicdanını tamamen belirlemesine izin vermemesinde ortaya çıkar. İnsan bazen dünyayı değiştiremez; fakat dünyanın kendisini neye dönüştüreceğine müdahale edebilir. Kerbelâ’nın hürriyeti, işte bu son kalede yaşar.
Zor, insanın hareket alanını daraltabilir; fakat ahlâkî onayını kendiliğinden ele geçiremez. İktidar bu yüzden yalnız itaatle yetinmez. Bedenin eğilmesini isterken vicdanın da teslim olduğunu görmek ister. Çünkü zorla elde edilen sessizlik kırılgandır. Susmuş insan, içinde hâlâ reddediyorsa hükümdarın zaferi eksik kalır. Hz. Hüseyin’in biat etmemesi, siyasî düzeni o anda değiştirememiştir; fakat iktidarın kendisini haklı görme arzusunu yaralamıştır. Bir insanın “hayır”ı bazen bir orduyu durdurmaz; fakat ordunun haklılık iddiasını çürütür.
Kerbelâ’nın trajedisi, tarafların karşı karşıya geldiği son günde başlamaz. Kûfe’den gönderilen mektuplarla başlar; verilen sözlerin korku altında çözülmesiyle derinleşir. Hz. Hüseyin’i çağıranların bir kısmı evlerine çekilir, bazıları onu durduran ordunun içinde yer alır, bazıları sonucu uzaktan izler. Böylece trajedi, kötü insanların iyi insanlara saldırdığı basit bir masal olmaktan çıkar. Kerbelâ’da söz verip korkanlar, hakikati bilip susanlar, emri yanlış bulduğu hâlde uygulayanlar vardır. Felâket, yalnız kötülüğün saldırganlığından değil, iyiliğin cesaretsizliğinden de beslenir.
Trajik olan, herkesin bütünüyle bilgisiz bulunması değildir. Birçok kişi karşısındaki insanın kim olduğunu bilmektedir. Hz. Hüseyin’in Peygamber torunu olduğu bilinmektedir. Onun öldürülmesinin Müslüman toplumun vicdanında açacağı yara tahmin edilebilir. Buna rağmen devlet emri, kabile baskısı, maaş korkusu, cezalandırılma ihtimali ve kalabalığa uyma eğilimi, bilgiyi davranışa dönüştürmez. İnsan doğruyu bilebilir; fakat doğruyu yapmayabilir. Bilgi ile ahlâk arasındaki bu kopuş, Kerbelâ’nın en karanlık felsefî yüzlerinden biridir.
Kötülük her zaman tutkuyla gerçekleştirilmez. Bazen görev duygusuyla, sıradan bir itaatle ve “ben emir kuluyum” cümlesiyle yürür. Ordudaki herkes Hz. Hüseyin’e şahsî kin beslemiyordu. İçlerinde pişman olanlar, tereddüt edenler ve çatışmayı istemeyenler bulunmuş olmalıdır. Fakat insanın kötülüğe isteksizce katılması, ortaya çıkan sonucu daha az kötü yapmaz. Vicdanın rahatsız olması değerlidir; ancak el kılıcı tutmaya devam ediyorsa rahatsız vicdan mağduru kurtarmaz. Ahlâk, insanın içinde hissettiği temiz niyetlerle değil, kritik anda yaptığı veya yapmadığı şeylerle sınanır.
Hür bin Yezîd’in son anda saf değiştirmesi bu yüzden önemlidir. Hür, kafilenin yolunu kesen birliğin başındadır. Trajedinin kurulmasına fiilen katılmıştır. Fakat yaklaşan katliamı gördüğünde emrin arkasına saklanmaz. Yerini, güvenliğini ve muhtemelen hayatını terk ederek Hz. Hüseyin’in tarafına geçer. Bu dönüşüm geçmişteki sorumluluğu silmez; fakat insanın yaptığı hataya mahkûm olmadığını gösterir. Tövbe, hafızayı yok eden ucuz bir temizlik değildir. İnsan, açtığı yaranın tarafını değiştirerek hakikate yaklaşır. Hür’ün özgürlüğü, ilk kararında değil, yanlış kararından geri dönebilme cesaretinde belirir.
Kerbelâ’da kader meselesi de ağır bir felsefî sorun olarak ortaya çıkar. Vak‘a bütünüyle ilâhî bir senaryonun kaçınılmaz sonucu sayıldığında, insan sorumluluğu bulanıklaşabilir. Eğer herkes önceden yazılmış rolünü oynadıysa Yezid’in, valilerin, komutanların ve askerlerin suçundan nasıl söz edilecektir? Kader inancı, zalimin eline verilmiş bir beraat belgesine dönüştürülemez. Bir olayın ilâhî bilginin dışında bulunmaması, onu gerçekleştiren insanın iradesini hükümsüz kılmaz. Aksi hâlde bütün cinayetler kaçınılmazlık perdesinin arkasında aklanır.
Kerbelâ’yı yalnız kaderle açıklamak, tarihin siyasî ve toplumsal sorumluluklarını örter. Hz. Hüseyin’in öldürülmesi gökten inen bir felâket değildir. Emirler verilmiş, yollar kesilmiş, insanlar tehdit edilmiş, askerler sevk edilmiş ve suya erişim engellenmiştir. Bunların her biri insan kararıdır. İlâhî takdir üzerine kurulan metafizik açıklama, bu kararların hesabını görünmez hâle getirdiğinde teoloji, zulmün suç ortağı olur.
Bunun karşısında Hz. Hüseyin’in ölümünü yalnız şahsî kahramanlık veya siyasî romantizm olarak okumak da eksiktir. Şehâdet, ölümü arzulamak değildir. Ölümün kendisi kutsal sayılamaz. İnsanın hayatı değersizleştirilerek yüceltilen her şehâdet söylemi, zamanla genç bedenleri siyasî hedeflerin yakıtına dönüştürebilir. Kerbelâ’nın mânası, insanları ölmeye çağıran bir ölüm kültünde değil; bazı şartlarda haysiyetin hayattan daha ağır bir değer hâline gelebileceğini göstermesindedir.
Hz. Hüseyin’in ölümü, hayatı küçümsediği için anlamlı değildir. Tam tersine, hayatın ahlâkî değerini ciddiye aldığı için ağırdır. Yaşamak başlı başına kıymetlidir; fakat insanı zalimin iradesine dönüştüren bir devamlılık, hayatın içini boşaltabilir. Şehâdeti sürekli arzulanan bir mertebeye dönüştüren anlayış, Kerbelâ’yı yanlış okur. Hz. Hüseyin’in yürüyüşü, başkalarının çocuklarını ölüme gönderenlerin kullanacağı hazır bir propaganda dili sayılamaz. Kendi canını riske atmakla başkasının canını kutsal sloganlar uğruna harcamak arasında ahlâkî bir uçurum vardır.
Kerbelâ’nın felsefî etkisi, yenilgi kavramını da sarsar. Savaş alanında Hz. Hüseyin’in tarafı mağlûp edilmiştir. İktidarın askerleri ayakta kalmış, kafile dağıtılmış ve hayatta kalanlar esir alınmıştır. Fakat askerî sonuç, vak‘anın son anlamını belirleyememiştir. Galip gelenler kısa süreli siyasî düzenlerini korurken, öldürülenler yüzyıllar boyunca adaletin sembolü hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, her yenilginin zafer sayılacağı anlamına gelmez. Mağlûbiyet tek başına haklılık üretmez. Fakat haklı bir tutumun askerî yenilgiyle değersizleşmediğini gösterir.
Tarih çoğu zaman kazananlar tarafından yazılır; fakat bütün hafıza sarayın emrine girmez. Devlet arşivi galibi kaydedebilir, insan vicdanı başka bir kayıt tutar. Kerbelâ’da siyasî iktidar bedeni yok etmiş, fakat ölümün anlamını kontrol edememiştir. Hz. Hüseyin’in kesilen başı, hükümdarın zafer işareti olarak dolaştırılmak istenirken iktidarın kendi ahlâkî mahkûmiyetinin deliline dönüşmüştür. Şiddet, anlamı susturmak için kullanılmış; anlam şiddetin içinden büyüyerek çıkmıştır.
Burada dikkatli olunması gereken bir başka tehlike vardır: Kerbelâ’yı sürekli kahramanlık diliyle anlatmak, vak‘anın insanî acısını örtebilir. Çocukların susuzluğu, yakınların birbirinin ölümünü görmesi, korku, bedenin parçalanması ve geride kalanların esareti yalnız büyük kavramların malzemesi değildir. “Hürriyet”, “şehâdet” ve “direniş” gibi kelimeler, yaşanan somut acıyı süsleyen altın çerçevelere dönüşmemelidir. Kerbelâ’nın büyüklüğü, acının üzerine estetik bir perde çekmekte değil; insan haysiyetinin ne kadar ağır bir bedelle korunabildiğini göstermekter.
Hz. Hüseyin’in seçimi, herkesin her şartta ölüme yürümesi gerektiği biçiminde genelleştirilemez. Ahlâk, insanlara tek tip kahramanlık emri vermez. Geri çekilmek, korunmak, sabretmek veya başka bir zamanda mücadele etmek de meşrû olabilir. Kerbelâ’nın çağrısı, ölümü tercih etmeye değil, insanın hangi noktada artık kendisi olmaktan vazgeçtiğini sorgulamaya yöneliktir. Her insanın Kerbelâ’sı aynı değildir; fakat her iktidar, insanın vicdanını kendi mülkü yapmak istediğinde benzer bir çöl kurar.
Kerbelâ’nın felsefî trajedisi, ölümün kazanmasında değil, insanın ölümü görmesine rağmen hür kalabilmesindedir. Beden kuşatılmış, hareket alanı daraltılmış ve hayatın devamı bir imzaya bağlanmıştır. Hz. Hüseyin o imzayı atmamıştır. Çöl onun bedenini almış, fakat iradesini hükümdara teslim edememiştir.
Filozof Kirpi: “İnsan bazen yaşayarak kaybolur; Hüseyin, ölümü göze alarak kendisini zalimin hayatından kurtardı.”
4. YARANIN TEKRARI: KERBELÂ YASININ PSİKOLOJİSİ
Kerbelâ’da öldürülenler yalnız toprağa verilmedi; bir topluluğun ruhuna gömüldü. Bazı ölümler mezarda sessizleşir, bazılarıysa yaşayanların içinde konuşmaya devam eder. Kerbelâ’nın psikolojik tarihi, 10 Muharrem günü sona ermedi. O gün başlayan şey, kuşaklar boyunca aktarılan bir acı, suçluluk ve taraf olma biçimiydi. Vak‘a, tarihî hafızadan çıkıp ruhsal hafızaya yerleşti. Artık Kerbelâ yalnız bilinmesi gereken bir geçmiş değil, her yıl yeniden hissedilmesi gereken bir kayıptı.
Yas, sevilen bir insanın yokluğuna verilen tabiî cevaptır. İnsan, kaybettiği varlığın dünyada bıraktığı boşluğu bir anda dolduramaz. Zihin ölümü bilir, fakat duygular bu bilgiyi gecikmeli kabul eder. Ölenin sesi, bakışı, alışkanlıkları ve bedeni hafızada yaşamayı sürdürür. Yas tutan kişi, gerçeklikle hatıra arasında gidip gelir. Kerbelâ yasındaysa bu bireysel süreç, tarihî ve kolektif bir yapıya kavuşmuştur. Yası tutulan kişiler, yas tutanların doğrudan tanıdığı insanlar değildir; buna rağmen kayıp, yakın bir akrabanın ölümü kadar içten hissedilebilir. Çünkü kültürel hafıza, zaman mesafesini duygusal yakınlıkla ortadan kaldırır.
Hz. Hüseyin, tarihî bir şahsiyetten fazlasına dönüşür. Yas tutan kişi onda yalnız Peygamber torununu değil, adaletsizlik karşısında yalnız bırakılmış bütün masumları görür. Susuz bırakılan çocuklarda kendi çocuğunu, esir alınan kadınlarda kendi ailesini, geri çekilen Kûfelilerde kendi korkaklığını, çadırların çevresinde ise hayatın kırılganlığını hisseder. Bu nedenle Kerbelâ anlatısı dışarıdan dinlenen bir hikâye olarak kalmaz. Dinleyen, zamanla anlatının içine girer. “Onlar öldürüldü” cümlesi, “Biz onları koruyamadık” duygusuna dönüşür.
Bu dönüşümün merkezinde tarihsel suçluluk vardır. Kûfelilerin Hz. Hüseyin’i davet ettikten sonra geri çekilmesi, Kerbelâ hafızasında yalnız siyasî ihanet olarak kalmamıştır. Sonraki kuşaklarda derin bir pişmanlık üretmiştir. “Keşke orada olsaydık”, “Keşke yardım etseydik”, “Keşke yalnız bırakmasaydık” duygusu, yasın içine yerleşmiştir. İnsan, kendisinden yüzyıllar önce işlenmiş bir cinayetin faili değildir; fakat kültürel özdeşleşme onu ahlâkî bir tanığa dönüştürür. Geçmiş değiştirilemez, fakat geçmiş karşısında alınan konum değişebilir. Yas tutan kişi, o gün yapamadığını bugün sembolik olarak yapmaya çalışır: Hz. Hüseyin’in yanında durur, onun acısını paylaşır, adını tekrar eder, katillerine lânet okur ve kendisini sessiz kalanlardan ayırır.
Bu psikolojik yöneliş, yası kimlik kuran bir eyleme dönüştürür. İnsan yalnız “Kime inanıyorum?” sorusuyla değil, “Kimin yasını tutuyorum?” sorusuyla da kendisini tanımlar. Yas, sevginin devamıdır. Bir topluluk hangi ölünün ardından ağladığını seçerek ahlâkî haritasını da kurar. Kerbelâ mateminde gözyaşı, sıradan bir duygu boşalması olmaktan çıkar; siyasî ve ahlâkî bir aidiyet işaretine dönüşür. Ağlayan kişi, kendisini Hüseyin’in tarafına yazar.
Fakat her özdeşleşme masum değildir. İnsan bazen yasını tuttuğu kahramanın ahlâkını taşımadan onun sembollerini sahiplenebilir. Hz. Hüseyin’in adını anmak, kendiliğinden Hüseyinî bir kişilik üretmez. Yas meclisinde ağlayan insan, gündelik hayatında zayıfa zulmedebilir; susuzluğun hikâyesini dinlerken başkasının ekmeğini kesebilir; Yezid’e lânet ederken kendi küçük iktidarında Yezid’in yöntemlerini kullanabilir. Psikoloji, sembolik kimliğin gerçek davranışla her zaman uyuşmadığını gösterir. İnsan, sevdiği idealin adını taşıyarak kendi karanlığını gizleyebilir.
Kerbelâ yasının güçlü unsurlarından biri tekrardır. Vak‘a her yıl yeniden anlatılır; aynı isimler, aynı sahneler, aynı susuzluk ve aynı ölüm sırası hafızaya çağrılır. Tekrar, ilk bakışta acının kapanmasına engel olan bir davranış gibi görülebilir. Fakat yasın kendisi zaten bir tekrar çalışmasıdır. Zihin kaybı bir defada kabul edemez. Ölenin yokluğu, hatıralar üzerinden tekrar tekrar yaşanır. Her tekrar, kaybı biraz daha anlaşılır hâle getirir. Kültürel yas da topluluğun geçmişle bağını yeniler ve dağılmış duyguları müşterek bir anlatıda toplar.
Ne var ki tekrarın iki yüzü vardır. Birinci yüzü iyileştiricidir. İnsan acısını dile getirir, yalnız olmadığını hisseder, gözyaşını başkalarının gözyaşıyla birleştirir. Sessiz ve şekilsiz üzüntü, ritüel sayesinde ifade kazanır. Yasın belirli günleri, sözleri ve davranışları bulunur. Böylece acı kontrolsüz bir karanlık olmaktan çıkar; toplumsal olarak taşınabilen bir biçime kavuşur.
Tekrarın ikinci yüzü ise yarayı sürekli açık tutabilir. Acı, işlenip dönüştürülmediğinde kimliğin merkezine yerleşir. Topluluk kendisini yalnız başına gelen felâketle tanımlamaya başlar. Geçmişteki mağduriyet, bugünkü bütün ilişkilerin açıklayıcı anahtarına dönüşür. Her rakip Yezid, her çatışma Kerbelâ, her siyasî yenilgi şehâdet olarak yorumlanır. Böyle bir ruhsal dünyada yas, ahlâkî uyanıklık üretmek yerine sürekli bir kuşatılmışlık duygusu besleyebilir.
Mağduriyet bilinci başlangıçta zulmü hatırlatır. Fakat denetlenmediğinde kişiye ve topluluğa ahlâkî dokunulmazlık vehmi verir. “Biz acı çektik, öyleyse her yaptığımız haklıdır” düşüncesi, yasın içindeki adalet duygusunu zehirler. Kendisini sonsuza kadar mazlum sayan topluluk, başkasına uyguladığı şiddeti görmekte zorlanabilir. Acı çekmiş olmak insanı otomatik olarak merhametli yapmaz. Bazen acı, merhameti büyütür; bazen de intikam arzusuna dönüşür.
Kerbelâ yasının ruhsal yapısında öfke ile sevgi birbirine karışır. Hz. Hüseyin’e duyulan sevgi, onu öldürenlere karşı öfkeyi besler. Bu öfke, adaletsizliğe karşı ahlâkî bir enerji taşıyabilir. Zalimle mazlumu eşitleyen sahte tarafsızlığı parçalar. Fakat öfke yönünü kaybettiğinde tarihî sorumluluğu yaşayan insanlara, farklı mezheplere veya bugünün masumlarına aktarabilir. Geçmişin failleri çoktan ölmüştür; ama içte taşınan öfke yeni hedefler arar. Böylece tarihî yas, mezhepçi hıncın psikolojik deposuna dönüşebilir.
Yasın bedensel biçimleri de bu bağlamda önemlidir. Ağlamak, göğse vurmak, ağıt dinlemek, siyah giymek, susuzluğu hatırlamak ve toplu yürüyüşlere katılmak, acıyı yalnız zihinde bırakmaz. Beden, hafızanın taşıyıcısına dönüşür. İnsan bazen kelimelerle anlatamadığını bedeniyle ifade eder. Göğse vurmak, kalpte taşınan acıyı görünür kılar; gözyaşı, iç gerilimin dışarı akmasını sağlar. Toplu hareketin ritmi, bireyleri ortak duyguda birleştirir. Kalabalığın sesi, tek tek insanların kırılganlığını müşterek bir kudrete dönüştürür.
Fakat bedenin yas içindeki yeri de sorgulanmalıdır. Acının ifadesi ile bedenin cezalandırılması aynı şey değildir. Yas, insanın kendisine zarar vermesini zorunlu kılmaz. Bedenin kanatılması, çocukların yoğun şiddet görüntülerine maruz bırakılması veya acının kutsallık ölçüsüne çevrilmesi, psikolojik bakımdan sorunlu sonuçlar doğurabilir. İnsan ne kadar çok acı çekerse o kadar sadık sayılmaya başladığında yas, sevginin dili olmaktan çıkar ve bir sadakat sınavına dönüşür.
Kerbelâ’nın çocuklara aktarılması ayrı bir dikkat ister. Çocuk, kültürel hafızanın pasif kabı değildir. Ona anlatılan şiddet, güven, ölüm ve adalet tasavvurunu biçimlendirir. Hz. Hüseyin’in hikâyesi çocuğa merhameti, cesareti ve haksızlık karşısında susmamayı öğretebilir. Fakat anlatı yalnız kesilmiş başlar, parçalanmış bedenler, susuzluk ve intikam dili üzerinden kurulursa çocuğun ruhunda korku, düşmanlık ve ölüm saplantısı üretebilir. Kerbelâ, çocuklara ölüm sevgisi olarak değil, hayatın haysiyetini koruma ahlâkı olarak aktarılmalıdır.
Yasın kuşaklar arası aktarımında kadınların rolü belirleyicidir. Kerbelâ’dan sağ çıkan kadınlar, özellikle Hz. Zeyneb, yalnız acının taşıyıcısı değildir; hafızanın kurucusudur. Katliamdan sonra anlatmak, ruhsal direnişin ilk biçimi olmuştur. İktidar, bedenleri ortadan kaldırmış; fakat kadınların tanıklığını susturamamıştır. Bu tanıklık daha sonraki kuşaklarda annelerin, büyükannelerin, mersiye okuyan kadınların ve yas meclislerinin diliyle devam etmiştir. Kerbelâ’nın hafızası, savaş meydanındaki erkeklerin kahramanlığı kadar geride kalan kadınların anlatma cesaretiyle yaşamıştır.
Burada yas ile melankoli arasındaki ayrım önem kazanır. Yas, kaybedileni sever fakat hayatın devamına da izin verir. Melankolik kapanma ise kaybı benliğin içine gömer ve insanın kendisini kayıptan ayırmasını zorlaştırır. Kerbelâ kültürü, adaletsizliği unutmamak için gereklidir; ancak hayatı sonsuza kadar matem rengine boyadığında ruhsal canlılığı zayıflatabilir. Hz. Hüseyin’in hatırası, topluluğu sürekli ağlayan bir kimliğe hapsetmemelidir. Onun ölümü, yaşayanların adalet üretme sorumluluğunu büyütmelidir.
Kerbelâ yasının hakikî sınavı, gözyaşından sonra başlar. Ağlamak insanîdir; fakat gözyaşı davranışı değiştirmiyorsa yas kendi çevresinde dönen duygusal bir merasime dönüşür. Susuzluğu hatırlayan insan, bugün susuz bırakılanı görmelidir. Yetimin acısına ağlayan, kendi çağının yetimini korumalıdır. Hz. Zeyneb’in cesaretini öven, hakikat konuşulduğunda susmamalıdır. Hür’ün dönüşümünü anlatan, kendi yanlışından dönmeyi küçüklük saymamalıdır.
Kerbelâ’nın psikolojik mirası, acının unutulmaması kadar acının dönüştürülmesini de talep eder. Yas, insanı geçmişin mezarına bağlamak için değil, bugünün vicdanına uyandırmak için vardır. Gözyaşı hafızayı yıkar; fakat aynı gözyaşı öfkeyi, nefreti ve intikamı da büyütebilir. Kerbelâ’ya sadakat, acıyı çoğaltmakla değil, başka Kerbelâların kurulmasını önlemekle ölçülür.
Filozof Kirpi: “Hüseyin için ağlamak kolaydır; Hüseyin’i yalnız bırakan korkuyu kendi içinde öldürmek ise yasın en ağır imtihanıdır.”
5. ACININ TOPLUMU: KERBELÂ’NIN SOSYOLOJİSİ VE ANTROPOLOJİSİ
Kerbelâ, tarih içinde yalnız anlatılan bir vak‘a olarak kalmadı; insanlar tarafından giyildi, taşındı, yüründü, ağlandı, pişirildi, paylaşıldı ve yeniden sahnelendi. Çölün ortasında yaşanan birkaç saatlik şiddet, yüzyıllar boyunca genişleyen bir ritüel evrene dönüştü. Bir ölüm hadisesi, takvimi, bedeni, sesi, mekânı, yemeği ve toplumsal ilişkileri biçimlendiren kültürel bir düzen kurdu. İnsanlar Kerbelâ’yı yalnız hatırlamadılar; onu hayatlarının içine yerleştirdiler.
Bir tarihî olayın kültürel hafızaya dönüşmesi, yalnız geçmiş hakkında bilgi aktarılmasıyla gerçekleşmez. Hafıza, kitap sayfalarından çok bedenlerin, ailelerin, sokakların ve tekrarların içinde yaşar. Kerbelâ anlatısı her yıl aynı günlerde yeniden çağrıldığında zaman çizgisel olmaktan çıkar. Geçmiş, geride kalmış bir dönem gibi değil, bugünün içine açılan ahlâkî bir sahne gibi tecrübe edilir. Yas tutan insan, 10 Muharrem’i eski bir tarihin yıldönümü olarak görmez; kendisini o güne tanık olmaya çağrılmış hisseder.
Muharrem ayı bu sebeple sıradan takvim zamanından ayrılır. Toplumsal hayatın ritmi değişir. Renkler kararır, sesler ağırlaşır, eğlenceler ertelenir, sofralar sadeleşir, beden belirli yas pratiklerine girer. Takvim, yalnız günleri ölçmez; topluluğa ne zaman sevinmesi, ne zaman susması, ne zaman hatırlaması gerektiğini öğretir. Kerbelâ kültürü, zamanı ahlâkî bir disipline dönüştürür. İnsan, geçmişte yaşanmış bir adaletsizlik karşısında bugün nasıl duracağını zaman üzerinden öğrenir.
Ritüellerin temel işlevi, dağınık duyguları ortak bir biçime kavuşturmaktır. Acı bireysel kaldığında sessiz, parçalı ve geçicidir. Ritüel onu görünür hâle getirir, tekrar edilebilir bir düzene bağlar ve toplumsal hafızaya yerleştirir. Muharrem meclislerinde okunan makteller, mersiyeler, ağıtlar ve vaazlar, geçmişi yalnız anlatmaz; dinleyicilerin ne hissedeceğini, hangi sahnede ağlayacağını ve kimin tarafında duracağını da biçimlendirir. Topluluk aynı anda susar, aynı anda ağlar, aynı isimleri tekrar eder. Böylece yüzlerce ayrı beden, ortak bir duygunun içinde geçici olarak tek bir toplumsal bedene dönüşür.
Bu ortaklaşma, Kerbelâ yasının en güçlü sosyolojik taraflarından biridir. Günlük hayatta sınıf, yaş, meslek ve statü bakımından birbirinden ayrılan insanlar yas mekânında aynı hikâyenin muhatabı olur. Zenginle yoksul aynı susuzluğu dinler, yaşlıyla çocuk aynı kaybın adını tekrar eder. Elbette toplumsal eşitsizlikler bir merasimle ortadan kalkmaz. Fakat ritüel, en azından kısa bir süre için insanların ortak kırılganlıklarını görünür kılar. Ölüm, acı ve haksızlık karşısında hiç kimsenin mutlak biçimde korunmuş olmadığını hatırlatır.
Yas meclisleri yalnız duygu paylaşımının değil, kimlik üretiminin de mekânıdır. İnsanlar burada kimin torunu olduklarını, hangi tarihî hafızaya bağlı bulunduklarını ve hangi ahlâkî tarafta yer aldıklarını öğrenir. Çocuk, Hz. Hüseyin’in adını yalnız bir tarih kitabından duymaz; ailesinin gözyaşında, evdeki siyah örtüde, mahalledeki yürüyüşte ve dağıtılan suda tanır. Böylece Kerbelâ, kelimelerden önce duygularla öğretilen bir aidiyet hâline gelir.
Toplumsal kimliğin bu şekilde kurulması güçlü bir dayanışma üretir. Aynı yası paylaşan insanlar kendilerini birbirine yakın hisseder. Ortak hafıza, cemaatin sınırlarını belirler. Fakat her sınır, içeriye aidiyet verirken dışarıyı da tarif eder. Kerbelâ anlatısı, adalet ve merhamet üzerinden kurulduğunda farklı topluluklar arasında ahlâkî bir köprü olabilir. Mezhep üstünlüğü ve tarihî intikam üzerinden kurulduğunda ise kimliği daraltır, acıyı bir duvara dönüştürür.
Kerbelâ kültürünün tek biçimli olduğu sanılmamalıdır. İran’daki matem alaylarıyla Irak’taki ziyaret kültürü, Anadolu’daki Alevî Muharrem orucuyla Güney Asya’daki taziye ve tabut temsilleri aynı değildir. Azerbaycan, Lübnan, Pakistan, Hindistan, Balkanlar ve diasporadaki uygulamalar kendi tarihî şartları içinde farklılaşır. Yerel diller, müzikler, şiir gelenekleri, şehir mimarileri ve siyasî tecrübeler Kerbelâ yasının biçimini değiştirir. Aynı vak‘a farklı coğrafyalarda başka seslerle konuşur.
Şiî toplumlarda Muharrem meclisleri, matem yürüyüşleri ve imam Hüseyin’in türbesine yapılan ziyaretler belirgin bir yer tutar. Irak’ta Kerbelâ şehri, yalnız coğrafî bir mekân değildir; kutsal hafızanın merkezidir. Ziyaretçi şehre giderken tarihî mesafeyi bedeniyle aşar. Yürür, yorulur, susar, dua eder ve kalabalığın içine karışır. Yolculuk, yalnız varılan yere değil, yolda çekilen zahmete de anlam verir. Özellikle Erbaîn yürüyüşleri, misafirperverlik, ikram, gönüllü hizmet ve müşterek emek üzerinden büyük bir toplumsal ağ oluşturur.
Anadolu’da Kerbelâ hafızası farklı damarlar üzerinden yaşamıştır. Alevî topluluklarında Muharrem orucu, eğlenceden uzak durma, sade beslenme, suyun ve susuzluğun hatırlanması, yasın bedensel ve ahlâkî biçimleridir. Burada oruç yalnız bireysel ibadet değil, Ehl-i Beyt’in acısına katılmanın ve nefsin taşkınlığını dizginlemenin yolu olarak görülür. Sünnî çevrelerde ise Âşûrâ günü çoğu zaman aşure pişirme, dağıtma ve komşuluk ilişkilerini güçlendirme biçiminde yaşanır. Aynı tarih, bir yerde yasın suskunluğuyla, başka bir yerde paylaşma sofrasıyla temsil edilir.
Aşure bu bakımdan güçlü bir kültürel simgedir. Farklı tanelerin aynı kazanda birleşmesi, toplumsal çoğulluğa dair şiirsel yorumlara açık bir gelenek üretmiştir. Fakat aşurenin tatlılığı, Kerbelâ’nın acısını unutturan bir mutfak folkloruna dönüştüğünde tarihî yaranın siyasî ve ahlâkî içeriği zayıflar. Bir toplum, aşure dağıtıp adaletsizliği konuşmuyorsa hafızayı lezzete indirgemiş olur. Sofra kıymetlidir; ancak sofranın başında hangi açın, hangi yetimin ve hangi mazlumun unutulduğu da sorulmalıdır.
Su, Kerbelâ kültürünün en ağır sembollerinden biridir. Fırat’ın yakınında susuz bırakılan insanların hatırası, su dağıtma geleneğine dönüşmüştür. Bir bardak su, sıradan bir ikram olmaktan çıkar; geçmişte esirgenen hayatın bugün başkasına sunulması anlamını taşır. Suyun hafızası bu yönüyle son derece insanîdir. Ancak sembolün ahlâkî değeri, bugünün susuzlarına ulaştığı ölçüde gerçek olur. Kerbelâ adına su dağıtanların çevreyi kirletmesi, su kaynaklarını israf etmesi veya yoksul mahallelerin susuzluğunu görmezden gelmesi, ritüelin ruhunu kendi eliyle boğmasıdır.
Yas kültüründe beden, yalnız taşıyıcı değil, doğrudan anlatım aracıdır. Göğse vurmak, belirli ritimlerle yürümek, siyah giymek ve topluca ağıt söylemek, sözcüklerin yetişmediği yerde bedenin konuşmasını sağlar. Toplu beden hareketleri, bireysel acıyı müşterek bir ritme bağlar. Kalabalık aynı hareketi tekrar ettiğinde aidiyet görünür hâle gelir. İnsan yalnız düşünerek değil, bedeniyle katılarak hafızanın parçası olur.
Bununla birlikte bedenin ritüeldeki kullanımı eleştirel bir sınamaya ihtiyaç duyar. Acının yoğunluğu bedene verilen zararla ölçüldüğünde yas, merhamet dilinden uzaklaşır. Kan akıtmak, yaralanmak veya çocukları şiddetli görüntülerin içine yerleştirmek, sadakatin zorunlu delili sayılamaz. Kerbelâ’da zulme uğramış bedenleri hatırlamanın yolu, yaşayan bedenlere yeni acılar üretmek olmamalıdır. Yasın bedeni, kendisini imha eden değil, haysiyetini koruyan beden olmalıdır.
Ta‘ziye temsilleri, Kerbelâ hafızasının en çarpıcı kültürel biçimlerinden biridir. Oyuncular, kostümler, şiirler, müzik ve dramatik sahneler aracılığıyla vak‘a yeniden canlandırılır. Seyirci, olanları yalnız izlemekle kalmaz; kimi zaman ağlar, tepki verir, oyuncularla duygusal ilişki kurar ve tarihî olayın içine çekilir. Sahne ile hayat arasındaki mesafe daralır. Kerbelâ, geçmişte kapanmış bir hikâye olmaktan çıkar; topluluğun önünde yeniden gerçekleşir.
Bu temsil biçiminin gücü, soyut ahlâkî kavramları insan yüzlerine dönüştürmesidir. İhanet, korku, sadakat, susuzluk ve fedakârlık görünür hâle gelir. Fakat temsil her zaman gerçeği olduğu gibi aktarmak zorunda değildir. Dramatik anlatı, karakterleri keskinleştirir, tarihî belirsizlikleri azaltır, iyiyle kötüyü sahnede ayırır. Böylece pedagojik açıdan etkili, tarihçilik açısından ise daha sadeleştirilmiş bir dünya kurulur. Seyirci duygusal hakikate yaklaşırken tarihî karmaşıklıktan uzaklaşabilir.
Kerbelâ kültüründe sesin ayrı bir yeri vardır. Mersiyeler, nevhalar ve ağıtlar, hafızayı müziğin ritmiyle taşır. Düz anlatımın ulaşamadığı yere ezgi ulaşır. İnsan, anlamını tam olarak çözmediği bir şiirin sesinden etkilenebilir. Ses, bedeni sarsar, gözyaşını çağırır ve topluluğu aynı duyguya bağlar. Bu sebeple Kerbelâ hafızası yalnız anlatılarak değil, okunarak ve dinlenerek de yaşatılır.
Kadınlar bu hafızanın görünmez mimarlarıdır. Hz. Zeyneb’in tanıklığıyla başlayan anlatma sorumluluğu, yüzyıllar boyunca evlerde, meclislerde ve aile içi aktarımlarda sürmüştür. Kadınlar ağıtları, yemek geleneklerini, yas günlerini ve aile hikâyelerini çocuklara taşımıştır. Erkek merkezli tarih anlatıları çoğu zaman savaş meydanındaki kahramanları kaydeder; fakat kültürel hafıza evlerin içinde kadınların sesiyle korunur. Kerbelâ’nın toplumsal ömrü, kılıç tutanların cesareti kadar anlatmayı bırakmayanların emeğine borçludur.
Ne var ki kadınların yas içindeki rolü yalnız acıyı taşıma görevine indirgenmemelidir. Hz. Zeyneb, pasif bir yas figürü değildir. O, iktidarın zafer anlatısını bozan, katliamı adlandıran ve susturulmak istenen hakikati kamusal alana taşıyan siyasî bir tanıktır. Onun hatırasını yalnız gözyaşına hapsetmek, sözünün meydan okuyucu gücünü törpüler. Kerbelâ kültürü kadınlara sadece ağlama görevi veriyor, konuşma ve karar hakkı tanımıyorsa kendi kurucu hafızasıyla çelişir.
Çocukların ritüellere katılımı da aynı ölçüde hassastır. Çocuk, topluluğun hafızasına dâhil edilmelidir; fakat korkunun ve şiddetin pedagojik nesnesine çevrilmemelidir. Kerbelâ, çocuğa düşman listesi ezberletmek için değil, haksızlık karşısında vicdan geliştirmek için anlatılmalıdır. Bir çocuk Hz. Hüseyin’i severken başka mezhepten çocuğa nefret etmeyi öğreniyorsa kültürel aktarım ahlâkî maksadını kaybetmiş demektir.
Modern şehir hayatı Kerbelâ ritüellerini de değiştirmiştir. Televizyonlar, dijital yayınlar, sosyal medya, büyük ses sistemleri ve siyasî örgütlenmeler yasın ölçeğini büyütmüştür. İnsanlar artık aynı mecliste bulunmadan da ortak anlatıya katılabilir. Dijital görüntüler dünyanın farklı bölgelerindeki toplulukları birbirine bağlar. Fakat bu görünürlük, acıyı gösteriye dönüştürme tehlikesini de taşır. Yasın samimiyeti bazen kamera açısına, kalabalığın büyüklüğüne ve paylaşım sayısına teslim olur.
Ritüelin büyüklüğü, ahlâkın büyüklüğü değildir. Milyonların katıldığı bir yürüyüş, tek bir mazlumun hakkı çiğnendiğinde susuyorsa kalabalık yalnız kalabalıktır. Gür sesler vicdanın derinliğini garanti etmez. Kerbelâ’nın toplumsal anlamı, kaç kişinin ağladığından çok, bu ağlayışın gündelik ilişkileri nasıl değiştirdiğinde aranmalıdır.
Kerbelâ yasının etrafında ekonomik bir alan da oluşur. Ulaşım, konaklama, yiyecek, sembolik nesneler, bayraklar, giysiler ve medya üretimleri geniş bir dolaşım yaratır. Bu ekonomik hareketlilik toplumsal dayanışmayı destekleyebilir, yoksullara hizmet ve kamusal ikram üretebilir. Fakat kutsal hatıranın ticârî metaya dönüşmesi, yasın içini boşaltabilir. Hüseyin’in adıyla kazanç sağlayanların, Hüseyin’in adaletini işletmemesi kültürel dindarlığın en ağır çelişkilerindendir.
Kerbelâ’nın sosyolojisi bize şunu gösterir: Toplumlar yalnız ortak zaferlerle kurulmaz; ortak yaralarla da kurulur. Bazen bir topluluğu bir arada tutan şey, paylaşılan bir acının hafızasıdır. Fakat yara sürekli kaşındığında toplumu iyileştirmez, ona kimlik bağımlılığı kazandırır. Kerbelâ hafızası insanları adalet etrafında birleştirdiğinde canlıdır; onları kendi acısının içine kapattığında daralır.
Kerbelâ’nın kültürel mirası, yasın yaşatılmasıyla değil yalnız; yasın hangi insanı ürettiğiyle sınanır. Ritüel, merhameti büyütüyorsa hafıza görevini yapmıştır. Başkasını küçültüyor, yeni düşmanlıklar kuruyor ve siyasî itaati çoğaltıyorsa Hüseyin’in adı Yezid’in düzenine hizmet etmeye başlamış demektir.
Filozof Kirpi: “Kerbelâ’yı omuzlarda taşımak kolaydır; onu adalet olarak gündelik hayata indirmek, kalabalıkların değil haysiyet sahiplerinin işidir.”
6. ŞEHÂDET, İMÂMET VE İLÂHÎ ADALET: KERBELÂ’NIN TEOLOJİK EVRENİ
Kerbelâ, İslâm tarihinin yalnız siyasî hafızasını değil, Allah, adalet, kader, şehâdet ve hakikat tasavvurunu da derinden sarsmıştır. Çünkü Kerbelâ’dan sonra teolojik soru artık yalnız “Kim haklıydı?” değildir. Daha ağır bir soru yükselir: Haklı olan neden öldürüldü, zalim olan neden galip geldi? Peygamber’in torunu çölde susuz bırakılırken ilâhî adalet neredeydi? Allah’ın sevdiği kulun dünyevî mağlûbiyeti ne anlama gelir? Eğer tarih ilâhî iradenin dışında değilse, Kerbelâ’daki kötülük nasıl açıklanacaktır?
Bu sorular, kolay cevapların kaldırabileceği türden değildir. “Allah böyle istedi” cümlesi, metafizik bakımdan doğru sanılsa bile ahlâkî bakımdan tehlikeli bir kestirmeye dönüşebilir. Çünkü ilâhî irade ile insan fiilini birbirine karıştırdığımız anda zalimin sorumluluğu bulanıklaşır. Kerbelâ’yı kader diye açıklamak kolaydır; fakat bu kolaylık, emri verenlerin, yolu kesenlerin, suyu tutanların ve kılıcı indirenlerin suçunu görünmez kılar.
İslâm düşüncesinde ilâhî bilgi ile insan iradesi arasındaki ilişki öteden beri tartışılmıştır. Allah’ın bir olayı bilmesi, insanı o fiili işlemeye zorlamaz. Bilmek ile yaptırmak aynı şey değildir. Aksi hâlde hiçbir kötülükten, hiçbir zulümden ve hiçbir ahlâkî sorumluluktan söz edilemezdi. Kerbelâ’da yaşananlar ilâhî bilginin dışında değildir; fakat bu durum, katillerin iradesini hükümsüz kılmaz. İnsanlar karar vermiş, taraf seçmiş ve fiillerini gerçekleştirmiştir.
Kader inancının siyasî iktidarlar tarafından kullanılma biçimi burada ayrıca önemlidir. Tarih boyunca bazı yönetimler, kendi galibiyetlerini Allah’ın takdiriyle özdeşleştirmiştir. “Allah dilemeseydi biz kazanamazdık” cümlesi, askerî sonucu ahlâkî haklılığa çevirmek için kullanılmıştır. Oysa galibiyet, ilâhî rızânın açık belgesi değildir. Zalimler de kazanabilir, peygamberler de sürgün edilebilir, masumlar da öldürülebilir. Tarihî başarıyı teolojik doğruluk ölçüsüne dönüştüren anlayış, gücü kutsallaştırır.
Kerbelâ bu kaba başarı teolojisini parçalar. Yezid’in siyasî düzeni galip gelmiş, Hz. Hüseyin’in kafilesi askerî bakımdan yok edilmiştir. Buna rağmen Müslüman hafızası, kılıcın kazandığı bu sonucu hakikatin galibiyeti saymamıştır. Bedeni öldürülen Hz. Hüseyin ahlâkî ve mânevî bakımdan büyümüş, onu öldüren düzen ise kendi zaferinin utancı altında kalmıştır. Böylece Kerbelâ, tarihin hükmüyle ilâhî adaletin hükmü arasındaki farkı açığa çıkarır.
İlâhî adalet, kötülüğün dünyada hemen cezalandırılması anlamına gelmez. Eğer her zalim aynı anda cezalandırılsaydı, tarih ahlâkî bir imtihan alanı olmaktan çıkardı. İnsan, sonuçları önceden belirlenmiş otomatik bir düzenin içinde yaşardı. Kerbelâ’nın acısı, insan özgürlüğünün korkunç tarafını gösterir: İnsan, kendisine verilen iradeyi Allah’ın sevdiği bir kulun kanını dökecek kadar kötüye kullanabilir.
Bu durum, Allah’ın kötülüğe razı olduğu mânasına gelmez. İlâhî izin ile ilâhî rızâ birbirinden ayrılmalıdır. Allah insanın kötülük yapabilmesini mümkün kılmıştır; fakat kötülüğü ahlâkî bakımdan onaylamamıştır. İnsan iradesinin gerçek olması, insanın zulmetme ihtimalini de içerir. Özgürlüğü yalnız iyi seçimlere izin veren bir mekanizma hâline getirmek, onu özgürlük olmaktan çıkarır. Kerbelâ, insan iradesinin metafizik büyüklüğünü değil, ahlâkî tehlikesini gösterir.
Şiî teolojide Kerbelâ’nın merkezinde imâmet düşüncesi bulunur. İmam, yalnız siyasî yönetici değildir; ilâhî rehberlik, hakikatin korunması ve Peygamber mirasının devamı bakımından özel bir konuma sahiptir. Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı duruşu bu anlayışta sıradan bir siyasî muhalefet değil, hak imamın gayrimeşrû iktidara karşı kıyamıdır. İmamın otoritesi oy sayısına, askerî güce veya devlet makamına bağlı değildir. Onun meşruiyeti mânevî ve ilâhî bir zemine dayanır.
Bu yaklaşımda Kerbelâ, hak ile bâtılın tarihî karşılaşması hâline gelir. Hz. Hüseyin yalnız kendi dönemindeki bir hükümdara itiraz etmez; adaletin ilkesini temsil eder. Yezid ise yalnız tarihî bir kişi olmaktan çıkarak zulmün, yozlaşmanın ve gayrimeşrû iktidarın sembolüne dönüşür. Bu sembolleştirme Kerbelâ’nın evrensel etkisini büyütmüştür. Fakat aynı zamanda tarihî kişileri mutlak iyi ve mutlak kötünün donmuş figürlerine dönüştürme riskini taşır.
Sünnî gelenekte ise Hz. Hüseyin’in öldürülmesi büyük bir facia ve açık bir zulüm olarak görülmüştür. Ehl-i Beyt sevgisi, yalnız Şiîliğe ait bir duygu değildir. Sünnî dünyada da Hz. Hüseyin, Peygamber’in sevgili torunu, fazilet ve şehâdet sembolü olarak anılmıştır. Bununla birlikte Yezid’in şahsı ve sorumluluğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bazıları onu doğrudan lânetlemeyi savunmuş, bazıları tarihî sorumluluğunu kabul etmekle birlikte şahsî lânet konusunda ihtiyatlı davranmış, bazıları ise fitne korkusuyla meseleyi yumuşatmaya çalışmıştır.
Bu ihtiyatın bir bölümü teolojik hassasiyetten, bir bölümü siyasî korkudan, bir bölümü de tarihî çatışmaları yeniden üretmeme arzusundan doğmuştur. Fakat ihtiyat ile ahlâkî belirsizlik aynı şey değildir. Hz. Hüseyin’in öldürülmesini sıradan bir siyasî çatışma gibi göstermek, tarihî zulmü bulanıklaştırır. Mezhebî tarafgirlikten kaçınmak adına zalim ile mazlum arasındaki farkı silmek, adalet değildir. Sahte denge, çoğu zaman güçlü olanın işine yarar.
Kerbelâ’nın teolojik anlamı bakımından şehâdet kavramı belirleyicidir. Şehit, yalnız öldürülen kişi değildir. İnancı, adaleti ve hakikati uğruna hayatını kaybeden kişidir. Şehâdetin değeri ölümün kendisinden değil, ölüm karşısında korunan ahlâkî konumdan doğar. Her ölen şehit olmadığı gibi, her siyasî amaç uğruna ölmek de kutsal sayılamaz.
Hz. Hüseyin’in şehâdeti, ölümü yüceltmek için değil, bazı şartlarda hakikate sadakatin bedelini göstermek için anlamlıdır. Şehâdet düşüncesi hayatı küçümsemeye başladığında kendi ahlâkî temelini kaybeder. Allah’ın insana verdiği hayat değersiz değildir. İnsan, ölümü aramakla değil, zor karşısında vicdanını satmamakla yücelir. Kerbelâ’nın dili “Ölünüz” diye bağırmaz; “Yaşamak adına her şeye teslim olmayınız” diye fısıldar.
Ne var ki sonraki dönemlerde şehâdet kültürü, siyasî seferberliğin güçlü araçlarından biri hâline gelmiştir. Devletler, örgütler ve ideolojik hareketler Kerbelâ sembollerini kullanarak insanları savaşa çağırmıştır. Başkasının çocuğunu ölüme gönderenler, Hz. Hüseyin’in fedakârlığını kendi propagandalarına sermaye yapmıştır. Burada ağır bir ahlâkî ayrım gerekir: Hz. Hüseyin kendi canını ortaya koymuştur; iktidar sahipleri ise çoğu zaman başkalarının canını ortaya sürer.
Şehâdeti başkalarının ölümü üzerinden kutsayanlar, Kerbelâ’nın hakikatinden uzaklaşır. Sarayında oturup yoksul çocuklara cennet vaat eden siyasetçi, Hüseyin’in değil, ölüm ticaretinin dilini konuşur. Kerbelâ, insan hayatının kolayca harcanabileceğini değil, haysiyetin iktidara satılamayacağını öğretir.
Kerbelâ’nın Hristiyanlıktaki çarmıh öğretisine benzeyen kurtarıcı kurban anlayışıyla yorumlanıp yorumlanamayacağı da tartışılmıştır. Bazı halk anlatılarında Hz. Hüseyin’in ölümü, ümmetin günahlarını taşıyan, insanlara mânevî kurtuluş sağlayan bir fedakârlık gibi sunulmuştur. Yas tutmak, ağlamak ve Hüseyin’e bağlılık göstermek, bağışlanmanın vesilesi olarak görülmüştür.
Ancak İslâm’ın temel ahlâk anlayışında hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez. Hz. Hüseyin’in şehâdeti, insanların kendi sorumluluklarını ortadan kaldıran bir kefâret olarak okunamaz. Hüseyin için ağlamak, zalimce yaşayan kişiyi otomatik olarak temize çıkarmaz. Gözyaşı tövbenin yerine geçmez. Sevgi, ahlâkî dönüşüm üretmediğinde yalnız duygusal bir sığınaktır.
Hz. Hüseyin’in şehâdeti insanlığın günahlarını üstlenmiş bir kurban olmaktan çok, insanları kendi günahlarıyla yüzleşmeye çağıran bir tanıklıktır. Onun ölümü, sorumluluğumuzu azaltmaz; artırır. “Hüseyin bizim için öldü” cümlesi, “Artık bizim hiçbir şey yapmamıza gerek yok” sonucuna ulaşamaz. Daha doğru soru şudur: Hüseyin’in ölümünden sonra biz hangi zulmün karşısında durduk?
Ehl-i Beyt sevgisi de Kerbelâ teolojisinin merkezî unsurlarındandır. Hz. Muhammed’in ailesine duyulan sevgi, Müslüman toplumun farklı kesimlerinde ortak bir duygudur. Fakat sevgi, zamanla yalnız sözlü bağlılığa indirgenebilir. Ehl-i Beyt’i sevmek, isimleri anmak ve mersiyeler okumak kadar onların temsil ettiği adalet, sadakat ve merhamet anlayışını hayatın içine taşımayı gerektirir.
Hz. Hüseyin’i sevdiğini söyleyen bir toplum, zalim yöneticinin önünde eğiliyorsa sevgisini ritüele hapsetmiştir. Hz. Fâtıma’ya hürmet ettiğini söyleyen bir topluluk, kadınların haysiyetini çiğniyorsa Ehl-i Beyt sevgisini sembolik bir vitrine dönüştürmüştür. Hz. Zeyneb’i öven bir düzen, hakikati söyleyen kadınları susturuyorsa Kerbelâ’yı anmıyor, onu yeniden üretiyor demektir.
Teolojik hafıza, ahlâkî davranıştan koptuğunda kutsal isimler iktidarın süs eşyasına dönüşür. İnsanlar Hüseyin’in adını yüksek sesle söyleyebilir, fakat onun reddettiği bütün siyasî ahlâksızlıkları gündelik hayatlarında sürdürebilir. Dinî sembolün çokluğu, ahlâkın varlığını garanti etmez. Kimi zaman semboller çoğaldıkça hakikat daha iyi saklanır.
Kerbelâ’nın bir başka teolojik boyutu sabır kavramıdır. Sabır çoğu zaman zulme sessizce katlanmak biçiminde yorumlanır. Oysa Hz. Hüseyin’in tavrı, sabrın pasif teslimiyet olmadığını gösterir. Sabır, haksızlık karşısında boyun eğmek değil; haklı konumunu korurken bedelin ağırlığına dayanabilmektir. Zalim karşısında susmak sabır değil, korkunun dindarlaştırılması olabilir.
Aynı şekilde tevekkül, sonuçları Allah’a bırakmak adına sorumluluktan kaçmak değildir. İnsan elinden geleni yaptıktan sonra sonuca hükmedemeyeceğini kabul eder. Kerbelâ’da tevekkül, siyasî teslimiyet biçimini almamıştır. Hz. Hüseyin, “Allah böyle takdir etmiş” diyerek Yezid’e boyun eğmemiştir. Tam tersine, Allah’a güvenmesi onu hükümdarın önünde eğilmekten kurtarmıştır.
Kerbelâ teolojisinin en tehlikeli bozulmalarından biri, acının kutsallaştırılmasıdır. Acı insanı otomatik olarak yüceltmez. Zulüm görmek, her düşünceyi doğru kılmaz. Yas tutmak, topluluğu ahlâkî bakımdan dokunulmaz hâle getirmez. Kendisini Kerbelâ’nın mazlumu sayan bir toplum, başka insanların zalimi olabilir. Tarihî mağduriyet, bugünkü kötülüğün mazereti değildir.
İlâhî adalet inancı, mazluma umut verir; fakat bu umut insan sorumluluğunu erteleyen bir uyuşturucuya dönüştürülemez. “Allah hesabını sorar” diyerek dünyadaki adaletsizliğe sessiz kalmak, adalet görevini göğe havale etmektir. Allah’ın adaletine inanmak, insanın yeryüzünde adalet aramasını gereksiz kılmaz. Aksine, onu zorunlu hâle getirir.
Kerbelâ, insanı yalnız âhiret hesabına değil, dünya sorumluluğuna çağırır. Zalimlerin son hükmünü Allah verecektir; fakat bu, yaşayanların susma hakkına sahip olduğu anlamına gelmez. Hz. Zeyneb’in tanıklığı bunun açık örneğidir. O, “Nasıl olsa Allah cezalandırır” diyerek susmamış; iktidarın yüzüne işlediği cinayeti söylemiştir. Teoloji, sessizlik değil, hakikat üretmiştir.
Kerbelâ’nın ilâhî adalet içindeki yeri, zalimin geçici başarısıyla mazlumun ebedî değeri arasındaki gerilimde belirir. Tarih, sonucu hemen vermeyebilir. Saraylar uzun süre ayakta kalabilir, ordular galip gelebilir ve propagandalar hakikati örtebilir. Fakat hiçbir güç, işlediği zulmün anlamını sonsuza kadar kontrol edemez. Kerbelâ’da kılıç bedeni parçalamış, fakat adaleti susturamamıştır.
Hz. Hüseyin’in teolojik mirası, insanların onun adına ne kadar ağladığıyla değil, onun karşı çıktığı zulme ne kadar mesafe koyduğu ile anlaşılır. Şehâdet, imâmet, kader ve Ehl-i Beyt sevgisi, insanı adalete taşımıyorsa kavramların tamamı kutsal bir gürültüye dönüşür. Kerbelâ’nın teolojisi, insanı tarihin dışında bir teselliye değil, tarihin içinde sorumluluğa çağırmalıdır.
Filozof Kirpi: “Hüseyin’i kader öldürmedi; kaderin arkasına saklanan iradesizler, emir kulları ve kutsal suskunlar öldürdü.”
7. SUSMAK DA BİR TARAFTIR: KERBELÂ’NIN AHLÂKÎ MAHKEMESİ
Kerbelâ’nın ahlâkî karanlığı, kılıçların çekildiği anda başlamadı. Kılıçtan önce sessizlik vardı. Emirden önce itaat, ihanetten önce korku, katliamdan önce hesaplı bir geri çekiliş vardı. İnsanlar ne olacağını bütünüyle bilmiyor olabilirlerdi; fakat neyin yanlış olduğunu anlayamayacak kadar da kör değillerdi. Hz. Hüseyin’in kim olduğu biliniyordu. Kûfe’den gönderilen mektuplar unutulmamıştı. Peygamber ailesine karşı yürütülen kuşatmanın sıradan bir askerî tedbir olmadığı açıktı. Buna rağmen şehir sustu, kabile reisleri hesap yaptı, askerler saf tuttu, memurlar emir taşıdı. Kerbelâ, bu sebeple yalnız zalimin cinayeti değildir; susanların, çekilenlerin ve görevine sığınanların da ahlâkî dosyasıdır.
Kötülük çoğu zaman tek başına hareket etmez. Kendisine merdiven kuracak korkaklara, kapı açacak menfaatçilere ve olan biteni “bizi ilgilendirmez” diyerek seyredecek kalabalıklara ihtiyaç duyar. Bir hükümdarın buyruğu, yüzlerce insanın itaati olmadan çölde kan dökemez. Bir vali tehdit eder, kabile reisi boyun eğer, asker yürür, halk evine kapanır. Sonra herkes suçun merkezinde kendisinden daha güçlü bir başkasını gösterir. Emir kulları komutana, komutan valiye, vali hükümdara, halk ise korkuya sığınır. Böylece cinayet işlenir; fakat herkes kendi payını görünmez kılmaya çalışır.
Kerbelâ’nın ahlâkî mahkemesinde “Ben yalnız emri uyguladım” cümlesi beraat sağlamaz. Emir, sorumluluğu yok etmez. İnsan, görev aldığı anda vicdanını devletin deposuna teslim etmez. Haksız bir emrin uygulanması, emri vereni suçlu kıldığı kadar uygulayanı da sorumlu kılar. Askerin görevi, insanlığını iptal etmez. Bürokratik hiyerarşi, ahlâkî muhakemeyi ortadan kaldırmaz. Devletin içindeki her insan, makamından önce insandır.
Kerbelâ ordusundaki askerlerin tamamını aynı derecede kötü niyetli saymak doğru olmayabilir. Kimisi korkmuş, kimisi maaşını kaybetmekten çekinmiş, kimisi kabile baskısı altında kalmış, kimisi ise olup biteni değiştiremeyeceğine inanmış olabilir. Fakat niyetlerin farklılığı, fiilin sonucunu değiştirmez. Bir insan öldürmeye gönülsüz olabilir; yine de öldürmeye katılıyorsa mağdur açısından kılıcın isteksiz vurulmasının pek anlamı yoktur. Ahlâk, insanın içinde kurduğu mazeretleri değil, dış dünyada yaptığı eylemleri tartar.
Kûfe’nin ahlâkî sorumluluğu bu noktada ağırlaşır. Hz. Hüseyin’i davet edenlerin önemli bir bölümü, şehir baskı altına alındığında geri çekildi. Verilen söz, tehlike belirince bozuldu. İnsanların canlarından, ailelerinden ve mallarından korkmaları anlaşılabilir. Fakat anlaşılabilirlik, haklılık değildir. Korku insanîdir; ihanet ise korkunun ahlâkî bir tercihe dönüşmesidir. İnsan bazen korkar ve yine de sözünde durur. Bazen de korkusunu hayatının merkezi yapar, verdiği sözleri unutmayı akıllılık sayar.
Kerbelâ’nın en ağır yaralarından biri, davetin ihanete dönüşmesidir. Hz. Hüseyin kendi kendine Kûfe’ye yürümemişti. Mektuplar gelmiş, destek sözleri verilmiş, ümmetin durumunun düzeltilmesi için çağrı yapılmıştı. Sonra şehir kendi çağrısının bedelinden kaçtı. Bu, yalnız siyasî korkaklık değil, misafirlik ve eman ahlâkının da çöküşüdür. Çağırdığı insanı koruyamayan şehir, kendi şerefini de koruyamamıştır.
Kûfe halkının tamamını aynı hükme mahkûm etmek de adil olmaz. Baskıya direnenler, Müslim bin Akîl’e destek verenler, yakalananlar, öldürülenler ve daha sonra pişmanlıkla ayaklananlar vardı. Toplum yekpare değildir. Fakat kolektif sorumluluk, tek tek masumların varlığıyla ortadan kalkmaz. Şehir, siyasî iradesini kaybetmiş; korku, insanları birbirinden koparmış ve ortak sözün yerini bireysel kurtuluş hesabı almıştır. Herkes evine çekildiğinde sokak, zalimin mülkü hâline gelir.
Kerbelâ ahlâkının merkezindeki isimlerden biri Hür bin Yezîd’dir. Hür, Hz. Hüseyin’in kafilesinin hareketini sınırlayan birliğin başındadır. Trajedinin kurulmasına fiilen katılmıştır. Fakat son anda saf değiştirmiş, kendi ordusundan ayrılarak Hz. Hüseyin’in yanına geçmiştir. Onun hikâyesi, tövbenin ucuz bir pişmanlık olmadığını gösterir. Hür, ağlayıp eski yerinde kalmamıştır. Yanlışını kabul etmiş, bedel ödemiş ve açılmasına yardım ettiği yaraya kendi canıyla müdahale etmiştir.
Gerçek tövbe, insanın geçmişini inkâr etmesi değildir. Geçmişte yaptığı kötülüğü bilerek hakikatin tarafına geçmesidir. Hür’ün dönüşümü, hiçbir insanın yaptığı ilk hataya ebediyen mahkûm olmadığını gösterir. Fakat dönüşüm sözle değil, davranışla mümkündür. “Pişmanım” demek, zalimin ordusunda kalmaya devam ediyorsa ahlâkî bir süs cümlesidir. Hür’ün tövbesi değerlidir; çünkü onu güvenlikten tehlikeye, iktidar safından ölüm ihtimaline taşımıştır.
Kerbelâ’da ahlâkî sorumluluk, taraf değiştirme imkânının son ana kadar sürdüğünü de gösterir. İnsan, hayatının belirli bir anında yanlış safta bulunabilir. Önemli olan, gerçeği gördüğünde hangi bedeli göze alabildiğidir. Hür’ün adı, geçmişte yol kesmiş olmasına rağmen anılır; çünkü o, yol kesen ellerini son anda hakikatin önünden çekmiştir. Bu, suçun silinmesi değil, insanın suçuyla arasına ahlâkî bir mesafe koyabilmesidir.
Hz. Zeyneb’in tavrı ise Kerbelâ ahlâkının başka bir yüzünü açar: tanıklık. Savaş meydanında kılıçla direnmek kadar, katliamdan sonra hakikati anlatmak da ahlâkî bir eylemdir. İktidar, öldürdüğü insanların hikâyesini de kontrol etmek ister. Onları asi, fitneci, bölücü veya devlet düşmanı ilân ederek kendi şiddetini meşrûlaştırmaya çalışır. Hz. Zeyneb bu anlatıyı bozmuştur. Esir alınmış olsa da dilini teslim etmemiştir. O, iktidarın zafer sahnesini ahlâkî bir teşhir alanına çevirmiştir.
Tanıklık, geçmişi nakletmekten ibaret değildir. Failin kurduğu yalan düzenine karşı hafızayı korumaktır. Katliamdan sonra susmak, öldürülenleri ikinci kez öldürmektir. Birinci ölüm bedende gerçekleşir; ikinci ölüm, hakikatin inkâr edilmesinde. Hz. Zeyneb’in sözü bu ikinci ölümü engellemiştir. Kerbelâ’nın hafızası, savaş meydanında can verenlerin cesareti kadar, hayatta kalanların konuşma iradesine de borçludur.
Bu sebeple Kerbelâ’nın ahlâkî kahramanlığı yalnız erkeklerin savaş alanındaki fedakârlığıyla sınırlandırılamaz. Kadınların ve çocukların varlığı, trajedinin duygusal dekoru değildir. Onlar, şiddetin bedelini taşıyan ve hafızasını geleceğe aktaran öznelerdir. Hz. Zeyneb’i yalnız ağlayan kardeş olarak anlatmak, onun siyasî ve ahlâkî kudretini küçültür. O, sarayda korkmayan bir tanık, yenilmiş görünenlerin dilinde büyüyen bir vicdandır.
Kerbelâ’daki çocuklar da ahlâkî muhakemenin merkezine yerleştirilmelidir. Bir siyasî düzen, çocukların susuzluğunu teslimiyet aracı olarak kullanıyorsa meşruiyetini çoktan kaybetmiştir. Çocukların varlığı, taraflar arasındaki çatışmayı sıradan bir iktidar mücadelesi olmaktan çıkarır. Onlar savaşın faili değildir; buna rağmen kuşatmanın bedelini ödemiştir. İktidarın çocuklara dokunduğu yerde siyasî tartışmanın dili biter, ahlâkî mahkûmiyet başlar.
Kerbelâ’nın etik dünyasında adalet ile sadakat arasındaki ilişki de sorgulanmalıdır. Kabileye, devlete, lidere veya cemaate sadakat, insanı haksızlığın ortağı yapıyorsa erdem değildir. Sadakat, hakikatten koparıldığında organize bir körlüğe dönüşür. İnsan bazen kendi topluluğuna karşı çıkarak ona gerçek sadakati gösterir. Çünkü topluluğun hatasını onaylamak, onu çürümeye terk etmektir.
Yezid’in ordusunda bulunmak, siyasî sadakatin ahlâka üstün tutulduğu bir tercihti. Devletin birliği, hükümdarın otoritesi ve düzenin devamı uğruna Hz. Hüseyin’in hayatı feda edildi. Fakat bir düzen masumun kanıyla korunuyorsa korunmaya lâyık olup olmadığı sorulmalıdır. Ahlâk, devleti mutlak değer saymaz. Devlet insan için vardır; insan devletin yakıtı değildir.
Kerbelâ’nın ahlâkî mahkemesinde tarafsızlık da sanıldığı kadar temiz değildir. Zulüm ile mazlum karşı karşıya geldiğinde ortada durmak çoğu zaman güçlüye alan açar. Tarafsız kişi kılıç çekmemiş olabilir; fakat kılıcı durdurmak için de elini kaldırmamıştır. Onun sessizliği, failin hareket alanını genişletir. Ahlâkî tarafsızlık, eşit güçler arasındaki anlaşmazlıklarda anlamlı olabilir. Bir taraf kuşatılmış, susuz bırakılmış ve öldürülüyorsa tarafsızlık, zulmün kenarında açılmış güvenli bir gölgeliktir.
İnsanların “Ben ne yapabilirdim?” sorusu bazen haklı bir çaresizliği, bazen de hesaplı bir kaçışı gizler. Herkes tek başına devleti durduramaz. Fakat herkes doğruyu yanlış diye adlandırmaktan vazgeçmeyebilir. Herkes kılıca karşı koyamaz; ama komşusunu ihbar etmeyebilir, yalan fetvaya alkış tutmayabilir, zalimin sofrasına oturmayabilir. Ahlâk büyük kahramanlıklar kadar küçük reddedişlerle de yaşar.
Kerbelâ, seyircinin masumiyeti meselesini bu yüzden önümüze koyar. Seyretmek, hiçbir şey yapmamak gibi görünür. Oysa toplumsal hayatta seyir de bir eylemdir. Kalabalıklar susarak failin kendisini çoğunluk sanmasına yardım eder. İnsanlar pencerelerini kapattığında zulüm sokakta yalnız kalmaz; sokak bütünüyle zalime kalır. Sessizlik, failin aradığı en ucuz meşruiyet biçimidir.
Bugün Kerbelâ’yı ananların ahlâkî sorumluluğu geçmişin faillerine lânet okumaktan ibaret olamaz. Çünkü geçmişin Yezid’ine öfkelenmek güvenlidir; bugünün zalimine karşı çıkmak bedel ister. İnsan ölmüş bir hükümdara cesurca hakaret edebilir, yaşayan iktidarın önünde ise dilini yutabilir. Böyle bir hafıza, Kerbelâ’yı ahlâkî bir çağrı olmaktan çıkarıp risksiz bir tarih merasimine dönüştürür.
Hz. Hüseyin’in yanında bulunmak, onun adını söylemekle tamamlanmaz. Günümüzde kuşatılanın, susturulanın, hakkı yenilenin ve devlet zoruyla ezilenin yanında durmayı gerektirir. Aksi takdirde insan, Hüseyin’in matemini tutarken Yezid’in düzeninde memuriyet yapabilir. Kerbelâ’nın asıl tehdidi buradadır: semboller mazlumun, kurumlar zalimin elinde olabilir.
Kerbelâ’nın ahlâkı, insana kusursuz olmayı değil, kritik anda nerede durduğunu sorar. Hata yapanın dönmesini, korkanın korkusunu tanımasını, susanın konuşmasını, görevlinin emri sorgulamasını, tanığın gördüğünü saklamamasını ister. Ahlâkî hayat, büyük nutuklarla değil, tehlike anında verilen küçük fakat geri dönülmez kararlarla şekillenir.
Hz. Hüseyin’in ölümü, yalnız zalimlerin gücünü değil, sessizlerin sorumluluğunu da açığa çıkarmıştır. Bir toplumda herkes doğrudan katil olmayabilir; fakat herkes masum da değildir. Kimisi emir verir, kimisi uygular, kimisi yol gösterir, kimisi susar. Kerbelâ’nın mahkemesi, kılıcı tutmayan eli de sorgular.
Filozof Kirpi: “Zalim kılıcı kaldırdığında susan el temiz kalmaz; yalnız kana değmemiş olur.”
8. HER ÇAĞIN KERBELÂ’SI: YASIN SİYASETE, SİYASETİN İSTİSMARA DÖNÜŞMESİ
Kerbelâ’da savaş sona erdiğinde siyasî mücadele bitmedi; yalnız biçim değiştirdi. Kılıçların yerini anlatılar, meydanların yerini minberler, orduların yerini hafıza toplulukları aldı. Hz. Hüseyin’in bedeni çölde bırakılmıştı; fakat adı sarayların duvarlarına çarpan uzun bir itiraza dönüştü. İktidar askerî bakımdan kazanmış, buna karşılık öldürdüğü insanın mânasını yönetememişti. Kerbelâ’nın sonraki siyasî tarihi, biraz da bu kontrol edilemeyen mânanın tarihidir.
Bir devlet rakibini öldürebilir, fakat onun nasıl hatırlanacağını her zaman belirleyemez. Emevî iktidarı Hz. Hüseyin’i siyasî bir tehdit olarak etkisizleştirmiş görünüyordu. Ne var ki ölüm, onu küçültmedi; siyasî iktidarın ulaşamayacağı ahlâkî bir yüksekliğe taşıdı. Yezid’in sarayı zaman içinde yıkıldı, ordusu dağıldı, bürokrasisi tarihin arşivine çekildi. Kerbelâ ise hafızada büyümeye devam etti. Çünkü bazı yenilgiler siyasî ömrünü savaş meydanında tamamlamaz; gelecek kuşakların dilinde yeni bir mücadeleye dönüşür.
Kerbelâ’nın ilk siyasî yankıları, Hz. Hüseyin’i yalnız bıraktıkları için pişmanlık duyanların hareketlerinde görüldü. Tevvâbûn adıyla anılan topluluk, Kûfe’nin suçluluğunu siyasî bir tövbeye çevirmeye çalıştı. Onların hareketi, geçmişte yapılmayan yardımın sonradan ödenmek istenen ağır bedeliydi. Ardından Muhtâr es-Sekafî’nin hareketi, Kerbelâ faillerinden hesap sorma iddiasıyla ortaya çıktı. Böylece yas, pasif bir duygudan intikam ve siyasal seferberlik kaynağına dönüştü.
Bu dönüşüm, Kerbelâ hafızasının iki temel yönünü açığa çıkarır. Birinci yön, zulüm karşısında harekete geçme iradesidir. Acı, insanı yalnız ağlatmaz; bazen ayağa kaldırır. İkinci yön ise adalet talebinin kolayca intikam arzusuna dönüşebilmesidir. Adalet, suçun sınırlarını belirler ve sorumluyu arar. İntikam ise acıya benzeyen yeni acılar üretmek ister. Kerbelâ adına başlayan hareketlerin tamamı, Hz. Hüseyin’in ahlâkî çizgisini aynı ölçüde korumuş değildir. Mazlumun adı, sonraki iktidar mücadelelerinde yeni iktidar taleplerinin meşruiyet kaynağına dönüşebilmiştir.
Kerbelâ bu sebeple siyasî bakımdan son derece güçlü, aynı zamanda tehlikeli bir semboldür. Zulüm, fedakârlık, ihanet, şehâdet, suskunluk ve direniş gibi büyük kavramların tamamını tek bir tarihî sahnede birleştirir. Bir siyasî hareket kendisini Hz. Hüseyin’in tarafında gösterdiğinde, sıradan bir muhalefet olmaktan çıkar; ahlâkî ve kutsal bir davanın temsilcisi gibi görünür. Rakibini Yezid olarak adlandırdığında ise onu yalnız siyasî rakip değil, mutlak kötülüğün temsilcisi hâline getirir.
Bu dil, mücadeleye büyük bir duygusal enerji kazandırır. İnsanlar kendilerini gündelik bir iktidar çatışmasının değil, hak ile bâtıl arasındaki tarih ötesi savaşın içinde hissederler. Fedakârlık kolaylaşır, bağlılık güçlenir, tereddüt zayıflar. Fakat aynı dil, siyasî muhakemeyi de felç edebilir. Kendini Hüseyin ilân eden kişi, artık eleştirilemez bir kutsallık zırhı kazanır. Rakip Yezid sayıldığında onunla konuşmak, uzlaşmak veya haklı olabileceği bir taraf bulunduğunu kabul etmek ihanet gibi görülür.
Her çatışmayı Kerbelâ’ya benzetmek, tarihin karmaşıklığını ahlâkî bir tiyatroya indirger. Gerçek siyasette taraflar her zaman bütünüyle masum veya bütünüyle şeytan değildir. Bir hareket bazı konularda mazlum, başka alanlarda zalim olabilir. Bir iktidar geçmişte baskı görmüş, daha sonra kendisi baskıcı hâle gelmiş olabilir. Kerbelâ benzetmesi bu geçişleri görmeyi zorlaştırır. Çünkü sembolik anlatıda roller önceden dağıtılmıştır: Biz Hüseyin’iz, onlar Yezid’dir. Bu cümle kurulduğu anda öz eleştiri kapısı kapanır.
Mazlumluk, siyasette büyük bir meşruiyet sermayesidir. Acı çekmiş olmak, topluma ahlâkî güven verir. Fakat dün mazlum olmak, bugün zalim olmayı imkânsız kılmaz. Hatta bazı iktidarlar geçmişte uğradıkları haksızlıkları, bugünkü haksızlıklarının dokunulmazlık belgesine dönüştürür. “Biz çok acı çektik” diyerek başkalarına çektirdikleri acıyı görünmez kılmaya çalışırlar. Böylece Kerbelâ hafızası, adaletin aynası olmaktan çıkıp iktidarın zırhına dönüşür.
Hz. Hüseyin’in adıyla iktidara yürüyenlerin, iktidara ulaştıklarında Hz. Hüseyin’in karşı çıktığı yöntemleri kullanması Kerbelâ siyasetinin en büyük ironisidir. Dün zorla biata itiraz edenler bugün mutlak sadakat isteyebilir. Dün saray ulemâsını eleştirenler bugün kendi din adamlarını yetiştirebilir. Dün mazlumların sesini yükseltenler bugün muhalifleri susturabilir. Kutsal semboller değişmez; yalnız onları kullanan iktidarların yüzleri değişir.
Kerbelâ’nın devletler tarafından resmîleştirilmesi bu çelişkiyi daha da belirginleştirir. Devlet, yas merasimlerini destekleyebilir, büyük törenler düzenleyebilir, meydanları bayraklarla donatabilir ve Hz. Hüseyin’in adını resmî söylemin merkezine yerleştirebilir. Fakat aynı devlet, kendi vatandaşlarından sorgusuz itaat talep ediyor, eleştiriyi suç sayıyor ve muhalefeti düşmanlaştırıyorsa Kerbelâ’yı anmıyor; onun sembolik gücünü kendi Yezidî düzenine devşiriyor demektir.
Resmî yas, başlangıçta toplumun tarihî acısını tanıyabilir. Ancak devletin denetimine girdiğinde hafıza seçici hâle gelir. Hangi sahnenin vurgulanacağına, hangi sözün okunacağına ve kimin Hüseyin’i temsil edeceğine iktidar karar verir. Yas, kamusal vicdan olmaktan çıkarak siyasî sadakat törenine dönüşür. İnsanların matem içindeki samimiyeti, devletin ideolojik koreografisine eklenir.
Kerbelâ’nın resmî ideolojiye dönüşmesi, Hz. Hüseyin’in muhalif niteliğini etkisizleştirebilir. İktidar, onu tarihî bir kahraman olarak yüceltirken bugünkü itiraz hakkını bastırır. Geçmişin Hüseyin’ini sevmek kolaydır; çünkü artık yönetimi tehdit etmez. Yaşayan Hüseyinî itiraz ise sarayın huzurunu bozar. Bu sebeple iktidarlar çoğu zaman ölü muhalifleri sever, yaşayan muhaliflerden nefret eder. Ölünün heykelini diker, dirinin sesini keser.
Kerbelâ sembolizmi, modern dönemde devrimci hareketler tarafından da güçlü biçimde kullanılmıştır. Hz. Hüseyin, zulme boyun eğmeyen devrimci insanın; Yezid ise yozlaşmış siyasî düzenin simgesi olarak yorumlanmıştır. “Her gün Âşûrâ, her yer Kerbelâ” sözü bu siyasî evrenselleştirmenin en yoğun ifadesidir. Bu anlayış, Kerbelâ’yı tarihî bir mezhep vak‘asından çıkarıp bütün çağların adalet mücadelesine bağlar.
Bu yorumun güçlü tarafı açıktır. Kerbelâ geçmişte bırakılmaz; bugünün zulümleriyle ilişkilendirilir. İnsan, yalnız 680 yılında öldürülenlere ağlamakla yetinmez; kendi çağında susuz bırakılanları, kuşatılanları, işkence görenleri ve susturulanları görmek zorunda kalır. Yas, vicdanı güncelleyen bir sorumluluk alanına dönüşür.
Fakat “Her yer Kerbelâ” sözü sınırsız biçimde kullanıldığında Kerbelâ’nın kendisi sıradanlaşabilir. Her siyasî tartışma, her seçim yenilgisi, her parti içi çatışma ve her şahsî mağduriyet Kerbelâ diye adlandırılırsa tarihî facianın ahlâkî ağırlığı aşınır. Kerbelâ, her kızgın siyasetçinin cebinden çıkardığı hazır bir benzetme değildir. Çölün susuzluğu, parti toplantısında koltuk kaybedenlerin metaforuna indirgenemez.
Kerbelâ benzetmesinin meşrû olabilmesi için ortada gerçek bir zorbalık, açık bir haksızlık ve bedel ödemeyi göze alan ahlâkî bir ret bulunmalıdır. Her muhalif Hüseyin değildir. Bazı muhalifler yalnız kendileri iktidarda olmadığı için öfkelidir. Yezid’in tahtını eleştirmelerinin sebebi, taht fikrine karşı olmaları değil, üzerinde kendilerinin oturmamasıdır. İktidarın yöntemlerini değil, sahibini değiştirmek isterler.
Kerbelâ siyaseti açısından asıl ölçü, muhalifin iktidara geldiğinde ne yaptığıdır. Zulüm karşısındaki söylemi, kendisi güç sahibi olduğunda da devam ediyor mu? Eleştiri hakkını rakipleri için de savunuyor mu? Devlet zorunu kendi lehine kullanmaktan kaçınıyor mu? Adaleti yalnız kendi taraftarları için değil, düşman saydıkları için de istiyor mu? Bu soruların cevabı olumsuzsa Hüseyin’in adı, iktidar hırsının kutsal maskesine dönüşmüştür.
Şehâdet kültürünün siyasî seferberlik için kullanılması da Kerbelâ mirasının en sert biçimde sorgulanması gereken alanlarından biridir. Hz. Hüseyin’in ölümü, farklı dönemlerde savaşlara katılımı artırmak, askerî fedakârlığı kutsamak ve gençleri ölüme hazırlamak için kullanılmıştır. Ölüm, kişisel bir trajedi olmaktan çıkarılıp toplumsal bir şeref mertebesine dönüştürülür. Ailelere kayıplarının büyük bir zafer olduğu söylenir; siyasetçiler ise gönderdikleri cenazelerin ardında güvenli kürsülerden nutuk atar.
Hz. Hüseyin’in şehâdeti ile devletlerin savaş propagandası arasında temel bir fark vardır. Hz. Hüseyin, başkalarının hayatını kendi iktidarı için harcamamıştır. Kendi bedenini, kendi kararının bedeli olarak ortaya koymuştur. Modern siyasî düzenler ise çoğu zaman yoksulların çocuklarını ölüme gönderirken Kerbelâ’nın dilini kullanır. Başkalarının canı üzerinden şehâdet edebiyatı kuranlar, Hz. Hüseyin’in mirasını değil, ölüm ticaretini temsil eder.
Kerbelâ’nın mezhepçi siyasette kullanılması da benzer bir ahlâkî bozulmadır. Tarihî bir cinayetin sorumluluğu, yüzyıllar sonra doğmuş topluluklara aktarılır. Yaşayan insanlar, atalarının dahi doğrudan katılmadığı bir vak‘anın sembolik faili ilân edilir. Böylece yas, geçmişin adaletini aramak yerine bugünün masumlarına karşı düşmanlık üretir. Tarih, hafıza olmaktan çıkar; mezhepçi nefretin cephaneliğine dönüşür.
Hiçbir topluluk, Kerbelâ faillerinin biyolojik veya mezhebî devamı sayılamaz. Suç ferdî ve siyasî sorumlulukla ilgilidir; nesilden nesle kan yoluyla aktarılmaz. Yezid’i eleştirmekle bugünün farklı mezhepten insanını Yezid ilân etmek arasında ahlâkî bir uçurum vardır. Kerbelâ, kimlikler arasında intikam üretmek için değil, iktidarın zulmüne karşı ortak bir vicdan kurmak için hatırlanmalıdır.
Yasın ticarîleşmesi de siyasî istismarın daha sessiz bir biçimidir. Büyük organizasyonlar, sembolik ürünler, yayınlar, bayraklar, kıyafetler, seyahatler ve medya içerikleri geniş bir matem ekonomisi oluşturur. Bu ekonomik dolaşımın tamamı kötü değildir. İnsanlar hizmet üretir, ziyaretçileri ağırlar, yoksullara yemek dağıtır ve kamusal dayanışmayı büyütür. Ancak Hz. Hüseyin’in adıyla servet biriktirenlerin işçisine adaletsiz davranması, kutsal hafızanın ticârî bir markaya dönüşmesidir.
Kerbelâ adına kurulan her kurumun kendi içinde adaletli olması gerekir. İşçisini sömüren, kadınları susturan, çocukları araçsallaştıran, hesap vermeyen ve eleştiriyi bastıran bir Kerbelâ kurumu, anma faaliyetinin büyüklüğü ne olursa olsun kendi mesajını çürütür. Hüseyin’in bayrağı, Yezid’in çalışma düzeninin üzerine asıldığında yalnız renkli bir kumaştır.
Kerbelâ’nın siyasî geleceği, onun hangi ölçüde evrensel bir adalet çağrısına dönüşebileceğine bağlıdır. Hz. Hüseyin’i yalnız belirli bir mezhebin, kavmin veya siyasî hareketin mülkü hâline getirmek, onun ahlâkî tesirini daraltır. Kerbelâ, Müslümanların iç tarihine ait bir vak‘adır; fakat ortaya çıkardığı sorular bütün insanlığa yöneliktir. Devlet zorla sadakat isteyebilir mi? İnsan ne zaman itaat etmeyi bırakmalıdır? Suskun toplumlar cinayete nasıl ortak olur? Mağlûp olan haklı kalabilir mi? Tanıklık, iktidarın yalanını yenebilir mi?
Bu soruların mezhebi yoktur. Kerbelâ’nın evrenselliği, tarihî özgüllüğünü silmekle değil, içindeki ahlâkî yarayı başka insan acılarına açmakla mümkündür. Kendi Kerbelâ’sına ağlayıp başkasının katliamını görmeyen bir hafıza, evrensel değildir. Kendi şehidini kutsayıp başkasının ölüsünü küçümseyen bir vicdan, Hz. Hüseyin’in tarafında olduğunu iddia edemez.
Kerbelâ’nın siyasî anlamı, her çağda yeni Yezidler aramak kadar insanın kendi içindeki iktidar arzusunu sorgulamasını da gerektirir. İnsan başkasının zorbalığını kolayca görür; kendi küçük hükümranlığını ise adalet sanır. Evde, iş yerinde, cemaatte, partide veya devlette kendisine itaat bekler. Eleştiriye tahammül edemez, sadakati ahlâktan üstün tutar, kendisini topluluğun kaderi gibi görür. Sonra Muharrem geldiğinde Hz. Hüseyin için ağlar.
Kerbelâ’nın en büyük siyasî dersi, zalimi yalnız dışarıda aramamak olabilir. Yezid bir tarihî şahsiyettir; fakat Yezidîlik, gücü haklılık sayan her zihinde yeniden filizlenebilir. Hüseyin’in yanında durmak ise bir kimlik beyanından çok, iktidar karşısında vicdanı koruma disiplinidir. İnsan, kendi çıkarına aykırı olduğunda da adaleti savunabiliyorsa Kerbelâ’dan bir şey öğrenmiştir.
Kerbelâ’yı tarihte tutmak, onu güvenli bir mezara kapatmaktır. Her siyasî hadiseyi Kerbelâ ilân etmek ise onu ucuz bir slogana çevirmektir. Yapılması gereken, bu iki kolaylığın arasından yürümektir: Vak‘anın tarihî hakikatini korumak, ahlâkî sorularını bugüne taşımak ve hiçbir iktidarın Hüseyin’in adını kullanarak Yezid’in yöntemlerini gizlemesine izin vermemek.
Kerbelâ’nın yasını tutmak, geçmişteki katillere öfke duymaktan daha ağır bir sorumluluk taşır. İnsan kendi çağında kurulan kuşatmaları görmeli, susuz bırakılanların sesini duymalı, zorla biat isteyen iktidarları tanımalı ve mazlumluk iddiasıyla yeni zulümler kuranlara karşı uyanık olmalıdır. Aksi hâlde Kerbelâ, vicdanın okulu değil, siyasetin kostüm deposu hâline gelir.
Filozof Kirpi: “Hüseyin’in adını söyleyerek iktidar kuran çoktur; Hüseyin gibi iktidarın ahlâksız teklifine ‘hayır’ diyebilen ise her çağda azdır.”
