Close

Popüler Yazılar

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

DEMOKRASİNİN GÖLGESİNDE SİYASAL YOKSULLUK

KRISTEVA’NIN KİRLİ AYNA’SI: TİKSİNTİNİN ESTETİĞİ

KRISTEVA’NIN KİRLİ AYNA’SI: TİKSİNTİNİN ESTETİĞİ

İnsanın yüzleşmekten en çok kaçındığı şey, kendi içinden taşan, kendisini kendisinden ayıran şeydir. Julia Kristeva’nın “abject” [1] kavramı işte tam da bu eşiği işaret eder: ne tamamen ben’in içinde ne de bütünüyle dışında olan; düzeni bozan, sınırları delip geçen, kimliği çözen, “ben” dediğimiz inşayı altüst eden sızıntı. Abject ile burun buruna gelmek, yalnızca mide bulandırıcı bir karşılaşma değil, varoluşun kırılganlığını iliklere kadar hissetmektir.

Çürümekte olan bir bedenle karşılaştığımızda tiksiniriz. Fakat bu tiksinti yalnızca estetik bir rahatsızlık değildir. Derinlerde, kendi ölümlülüğümüzün, kendi bedensel dağılabilirliğimizin işaretini görürüz. Ölü, bizden biridir, bir zamandır “biz”in parçasıdır; ama artık değildir. O “bizim” ve “bizden olmayan” arasındaki mutlak sınırda, abject olarak belirir. Cesetle burun buruna geldiğimizde aslında kendi özne oluşumuzun pamuk ipliğine bağlı olduğunu fark ederiz.

Kristeva’ya göre abject, öznenin inşasında kurucu bir dışlamadır. Çocuk, annesinin bedeniyle kaynaşmış halden ayrılırken, anne bedeninin aşırılıklarını abject olarak kodlar: kan, süt, ter, akıntı. Bağımsızlaşabilmek için onları dışarı iter, “benim değil” kılar. Ne var ki abject hiçbir zaman tamamen yok olmaz; bastırılmış olarak geri döner, hem de en rahatsız edici biçimde.

Sanat, abject ile burun buruna gelmenin en eski oyunlarından biridir. Barok resimlerde çarmıha gerili İsa’nın yaralarından akan kanın ihtişamla sergilenmesi; Goya’nın parçalanmış bedenleri, Francis Bacon’un et yığınlarını andıran çığlık figürleri… Tüm bunlar yalnızca korku ya da iğrenme üretmez, aynı zamanda izleyiciyi büyüler. Abject’in çekiciliği buradadır: hem uzak durmak isteriz hem bakmaktan alamayız kendimizi. Çünkü orada kendi kırılganlığımız, kimliğimizin çözülme ihtimaliyle karşılaşırız.

Burun buruna gelmek… Bu ifade, abject ile karşılaşmanın bedensel yakınlığını anlatır. Mesafeli bir teorik okuma değil; burnumuza dolan koku, midemizi bulandıran tat, gözümüzün önünde çözülen formlarla doğrudan bir çarpışma. Kusmukla, kanla, dışkıyla; ama aynı zamanda toplumların kusmuğu olan ötekilerle, sınırdışılarla, mültecilerle, delilerle. Abject yalnızca bedensel değil, toplumsal da işler: toplumun kendini tanımlarken dışladığı her şey, kolektif bir tiksintiyle bastırılır. Ama sınırlar delinir; abject geri döner.

Modern toplum, abject’i sterilize ederek görünmez kılmaya çalışır. Hastanelerin beyaz fayansları, ölüme dair tüm kokuları bastırır. Çöp dağları şehir merkezlerinden uzağa sürülür. Mezbahalar, morglar, akıl hastaneleri kentin kıyısına itilmiştir. Ama bu uzaklaştırma aynı zamanda büyüyen bir korku doğurur: her an bastırılanın geri dönebileceği korkusu. Pandemiler, kitlesel göçler, çıplak şiddet görüntüleri… İşte abject’in modern biçimleri.

Felsefi açıdan abject, sınırın kendisini sorgular. “Ben” dediğimiz şey, “ben olmayanı” dışlayarak kurulur. Ama bu dışlanan hiçbir zaman tamamen yabancı değildir; içten dışa sızmıştır. Bu yüzden abject, Derrida’nın différance’ı [2] gibi, öznenin yapısını sürekli tehdit eden, onu yeniden tanımlamaya zorlayan bir boşluktur. Ben’in kendiyle tam özdeşliğini bozar.

Sanatsal olarak abject, yaratıcılığın kaynağı da olabilir. Çünkü güzelliğin klasik ölçülerini sarsar, formu bozar, alışılagelmiş estetiği paramparça eder. Abject ile burun buruna gelen sanatçı, düzenli temsilden kaçar, biçimi çözer, çürümeyi, kanı, parçalanmayı estetize eder. Georges Bataille’ın erotizmi, Pasolini’nin şok edici sineması, Orlan’ın bedensel performansları… Hepsi abject’in sınırlarında dolaşır.

Kristeva’nın abject’iyle burun buruna gelmek, kendi tiksintimizle yüzleşmektir. Fakat bu tiksinti yalnızca “itme” değil, aynı zamanda bir “çekilme”dir. Kendi içimizdeki yabancıyı tanıma, bastırılmışın yüzeye çıkması. Bu yüzden abject, özneyi kurar ama aynı zamanda onu tehdit eder. Ne ben’in içinde ne dışında; bir ara bölge, bir liminal alan.

Belki de en radikal karşılaşma, kendi ölümümüzle burun buruna geldiğimiz andır. Ölüm, abject’in nihai yüzüdür: yaşamın düzenini bozar, anlamı çözer, “ben”i dağıtır. Kristeva’nın diliyle, abject özneyi hem kurar hem de yok eder. Burada tiksintiyle dehşet birleşir. Ama aynı zamanda, yeni bir yaratımın, yeni bir anlamın, yeni bir estetiğin kapısını da aralar.

Kristeva’nın abject’iyle burun buruna olmak, modern insanın kaçamayacağı yazgıdır. Çünkü biz, steril cam duvarlar ardında yaşasak da bedenlerimizden sızanlarla, toplumsal kusmuklarımızla, bastırılmış ötekilerimizle çevriliyiz. Ve her defasında, burnumuzun ucuna kadar yaklaşan o iğrenç ama büyüleyici fazlalık, bize şunu hatırlatır: “Ben” dediğimiz şey, sürekli dışarı attığımız şeylerle mümkündür. Abject hem sınırın ötesinde hem sınırın tam kalbinde, burnumuzun ucunda, nefesimizi keserek var olur.

İmdat DEMİR

…………………

[1] ABJECT şudur: Julia Kristeva’nın geliştirdiği abject (iğrenç, tiksinç, dışlanmış olan) kavramı, Powers of Horror: An Essay on Abjection (1980) adlı eserinde ortaya koyduğu temel bir psikanalitik–felsefi terimdir. Ne tamamen nesne, ne tamamen özne olan; sınırları ihlal eden, düzeni tehdit eden, öznelliği bozan şeydir. Tiksinti, iğrenme, korku ve dışlama duygularını tetikler ama aynı zamanda büyüleyici, çekici bir yanı vardır. Bedenin sınırlarını aşan unsurlar abject örneğidir: kan, kusmuk, dışkı, çürümüş beden, leş… Çünkü bunlar hem bizdendir (bedenimizin ürünü) hem de bizden değildir (bedenden atılmış, tehditkâr). Abject, öznenin kimliğini, düzenini ve kültürel sembolik evrenini tehdit eder. Bu yüzden toplumlar, dinler, kültürler abject olanı sınır dışı etmeye, bastırmaya, tabulaştırmaya çalışır. Kristeva’ya göre özne olma süreci, abject ile yüzleşme ve onu dışlama sürecidir. Örnekler: Toplumsal olarak: dışlanan göçmenler, deliler, “öteki” kabul edilenler. Sanatta: çürüme, parçalanma, beden atıklarıyla ilgili imgeler. Psikolojik olarak: anne–çocuk ilişkisinde annenin bedensel aşırılığı ve çocuğun bireyselleşme çabası. Yani abject, sınırların bozulduğu, özne–nesne ayrımının çöktüğü, kimliğin sarsıldığı yerde beliren tiksindirici ama büyüleyici olan şeydir.

[2] DIFFÉRANCE: Jacques Derrida’nın différance kavramı, hem dil teorisi hem de post-yapısalcı düşünce içinde en çok tartışılan ve aynı zamanda en çok yanlış anlaşılan kavramlarından biridir. Kelimenin kendisi, “différence” (fark) sözcüğünün Fransızca yazılışına kasıtlı olarak eklenmiş bir yazım değişikliği ile üretilmiştir. “a” harfi, sesli okunduğunda duyulmaz; yani différence ile différance telaffuzda aynıdır, fakat yazıda farklı görünür. Bu, kavramın içinde barındırdığı “görünür/görünmez” oyununu temsil eder. Anlam Katmanları: Derrida, bu kelime oyunu ile iki Fransızca fiili aynı anda çağrıştırır: [ Différer = “farklı olmak”, “ayırmak” (difference anlamı)] [ Différer = “ertelemek”, “geciktirmek” (deferral anlamı)] Dolayısıyla différance: Anlamın farklar üzerinden kurulması (Saussure’ün gösterge teorisini radikalleştirir: Anlam, mutlak özlerden değil, diğer işaretlerle olan farklardan doğar). Anlamın sürekli ertelenmesi (Bir işaretin anlamı, başka işaretlere gönderme yapar; o işaretler [de başka işaretlere… Böylece “nihai” bir anlam noktası hiçbir zaman gelmez).  Derrida’nın İddiası, anlam ne tam olarak mevcuttur ne de tamamen yoktur; hep bir yolda olma, “iz” (trace) bırakma hâlindedir. Anlam, varlığını hep başka işaretlere borçlu olduğundan, sabit bir köken ya da mutlak öz yoktur. Différance, hem “varoluş” hem de “oluş süreci” hakkında radikal bir yeniden düşünmeyi zorunlu kılar. Yazı ve Konuşma İlişkisi, batı düşüncesinde geleneksel olarak “konuşma” yazıya göre daha asli görülür (Platon’dan beri). Derrida, différance ile yazının önceliğini öne çıkarır: Yazı, sadece konuşmanın temsili değil; anlamın sürekli ertelenip farklar üzerinden kurulduğu asli alanlardan biridir. Neden “a” Harfi? “a” harfi, telaffuzda duyulmadığı için, kavram yazıda görünür ama seste kaybolur. Bu, Derrida’nın “metin önceliklidir” ve “görünmeyen farklar anlamı belirler” tezinin doğrudan bir örneğidir.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir