SORU SORMAK, İNSANIN TUTUKLUK YAPMAYACAK MUKAVİM TEK SİLAHIDIR.
İmdat Demir— Filozof Kirpi
Soru sormak, insanın tutukluk yapmayacak mukavim tek silahıdır.
İnsan, dünyaya hazır cevaplarla değil, açık bir hayretle gelir. Çocuğun ilk bilgeliği, henüz cevapları olmamasından değil, cevap diye önüne konulan şeylerden kuşku duyabilmesinden doğar. “Bu ne?”, “Neden?”, “Kim söyledi?”, “Başka türlü olamaz mı?” soruları, insan zihninin henüz evcilleştirilmemiş hâlidir. Sonra aile, okul, mahalle, din, siyaset, piyasa ve makam devreye girer; çocuğun sorularını terbiye etmeye, budamaya, hizaya çekmeye başlar. Çünkü bütün iktidarlar, kendilerine itaat eden ağızları sever; fakat kendilerini açıklamaya zorlayan bir zihinden ürker. Soru, masum görünür; ama en büyük tahtları bile sallayabilecek kadar sinsi, sessiz ve dayanıklıdır.
Silahların çoğu bakım ister. Paslanır, bozulur, mermisi biter, namlusu ısınır, mekanizması tutukluk yapar. Soru ise insanın cebinde taşımadığı, zihninde sakladığı bir silahtır. Ne ruhsat ister ne cephane. Ele geçirilemez, sınır kapısında aranamaz, üst aramasında bulunamaz. Doğru sorulmuş tek bir soru, bin sayfalık propagandayı delip geçebilir. Çünkü yalan, cevaba hazırlanır; soruya değil. İktidar, konuşmasını tasarlar, sloganını ezberletir, kürsüsünü kurar, alkışçısını seçer. Fakat beklenmedik bir “neden?” karşısında bütün dekor çatırdar. Soru, yalanın makyajını silen soğuk sudur.
Mukavim olmak, yalnızca direnmek değildir; baskı altında biçimini kaybetmemektir. Soru da tam olarak bunu yapar. İnsan soru sorduğu müddetçe zihninin şeklini korur. Ona ne kadar propaganda yüklenirse yüklensin, ne kadar korku üflenirse üflensin, ne kadar kutsal, millî, ideolojik veya akademik ambalaj gösterilirse gösterilsin, soru aklın omurgasını dik tutar. Cevaplar çoğu zaman devrin malıdır; sorular ise insanlığın uzun hafızasına aittir. Bir çağın en güçlü cevabı, başka bir çağda utanç verici bir hurafeye dönüşebilir. Fakat “Adalet nedir?”, “İnsan niçin aşağılanır?”, “İktidar kime hesap verir?”, “Hakikat kimin mülküdür?” gibi sorular zamanın çürütemediği demirden çekirdeklerdir.
İktidarın en sevdiği insan, cevabı olan değil, soru sormayı bırakmış olandır. Çünkü hazır cevabı değiştirmek mümkündür; fakat soru sorma alışkanlığını söküp atmak zordur. Bugün bir sloganı ezberleyen, yarın başka bir sloganı da ezberleyebilir. Asıl tehlike, sloganın kendisine değil, slogan üretme düzenine soru soran kişidir. O kişi yalnızca “Bu söz doğru mu?” demez; “Bu sözü kim, hangi çıkarla, hangi zamanda, hangi korkuyu kullanarak dolaşıma soktu?” diye sorar. İşte o anda propaganda içeriğini değil, mekanizmasını kaybeder. Perde açılır, ipler görünür, kuklacı terler.
Din adına konuşanlar da sorudan rahatsız olabilir; çünkü soru, Tanrı’yı değil, Tanrı adına kurulan beşerî iktidarı sorgular. Siyaset adına konuşanlar da sorudan korkabilir; çünkü soru, devleti değil, devleti kendine mülk edenleri hesaba çeker. Akademi, medyâ, sermaye ve bürokrasi de aynı korkuyu taşır. “Bu unvanı nasıl aldın?”, “Bu servet nasıl oluştu?”, “Bu bilgiyi neden sakladın?”, “Bu kararı kimin lehine verdin?”, “Bu sessizlik sana ne kazandırdı?” soruları, makamların cilasını kazır. Çünkü makamların çoğu kudretli görünür; ama aslında hesap sorulmamasından beslenir.
Soru sormak, yalnız dışarıya çevrilmiş bir namlu değildir. İnsan kendisine soru sormuyorsa başkalarına yönelttiği sorular kolayca gösteriye dönüşür. “Ben neden buna inanıyorum?”, “Benim öfkem gerçekten adalet duygusundan mı doğuyor, yoksa kıskançlığıma ahlâkî bir maske mi takıyorum?”, “Ben hakikati mi arıyorum, yoksa haklı çıkmayı mı?”, “Benim sustuğum yerde kim eziliyor?” soruları, insanın kendi içindeki küçük diktatörü ortaya çıkarır. Kendine soru sormayan kişi, dışarıdaki tirana karşı konuşurken bile içeride bir tiran yetiştirebilir. Eleştiri, önce insanın kendi aynasına saplanmadıkça kolayca kibir üretir.
Sorunun ahlâkî kudreti, cevabı garanti etmemesinden gelir. Hakikî soru, önceden belirlenmiş cevabın tiyatrosu değildir. Bazı insanlar soru soruyormuş gibi yapar; aslında karşısındakini sıkıştırmak, teşhir etmek veya kendi fikrini parlatmak ister. Bu, soru değil, soru kılığına girmiş hüküm cümlesidir. Soru sormak cesaret ister; çünkü insan cevabın kendi konforunu bozabileceğini kabul eder. Gerçek soru, soranı da yaralayabilir. Bildiğini sandığı şeylerin yıkılmasına, inandığı kişilerin küçülmesine, kendi rolünün kirli çıkmasına yol açabilir. Bu sebeple soru, yalnız başkasını hedef alan bir silah değil, sahibini de dönüştüren iki ağızlı bir bıçaktır.
Toplumların çürümesi, cevapların yanlışlaşmasıyla başlamaz; soruların yasaklanmasıyla başlar. Bir ülkede insanlar “Neden yoksuluz?”, “Bu kadar kaynak nereye gitti?”, “Kim hesap verecek?”, “Bu çocuklar neden aç?”, “Bu insanlar neden cezaevinde?”, “Bu şehir neden talan edildi?” diye soramıyorsa orada hukuk henüz kâğıt üzerinde yaşar. Soru suç sayılıyorsa, cevap çoktan hükme bağlanmıştır. Böyle yerlerde mahkemeler karar verir ama adalet üretmez; üniversiteler diploma verir ama bilgi üretmez; medya konuşur ama gerçeği söylemez; din adamları vaaz eder ama vicdanı uyandırmaz. Soru sustuğunda kurumlar yaşamaya devam eder, fakat ruhlarını kaybeder.
Bugünün dünyasında soru sormak daha da hayatîdir; çünkü insan yalnız kaba kuvvetle değil, görünmez yönlendirmelerle kuşatılıyor. Ekran ona neyi göreceğini, neye öfkeleneceğini, kimi alkışlayacağını, hangi korkuyu büyüteceğini fısıldıyor. Algoritma, insanın önüne cevaplar yığıyor; fakat hangi soruların hiç sorulmadığını gizliyor. Çok bilgiye maruz kalmak, düşünmek anlamına gelmiyor. Bazen bilgi bolluğu, hakikatin üstünü örten yeni bir cehâlet biçimine dönüşüyor. Bu yüzden çağımızın asıl meselesi cevaba erişmekten çok, cevabı seçen düzeni sorgulamaktır. “Bunu neden görüyorum?”, “Bana neden şimdi gösteriliyor?”, “Bu öfke gerçekten bana mı ait?”, “Bu kanaati ben mi kurdum, yoksa bana mı kurduruldu?” soruları dijital çağın zihnî savunma hattıdır.
Üstelik bazı sorular tek başına sorulduğunda fısıltı, birlikte sorulduğunda tarih olur. Bir işçinin “Neden emeğimin karşılığını alamıyorum?” sorusu başka işçilerin ağzında çoğalınca hak talebine dönüşür. Bir annenin “Çocuğum neden güvende değil?” sorusu başka annelerle birleşince devletin duvarına dayanır. Soru, yalnız bireysel uyanışın değil, müşterek vicdanın da başlangıcıdır. Kalabalıkların gerçek kudreti aynı cevabı tekrarlamalarında değil, aynı adaletsizliğe farklı yerlerden soru yöneltebilmelerindedir. Çünkü ortak soru, birbirini tanımayan insanların yaralarını aynı cümlede buluşturur; korkuyu parçalar, yalnızlığı azaltır ve iktidarın karşısına dağınık öfkeler değil, ne istediğini bilen ahlâkî bir irade çıkarır. Ve işte soru, kalabalığın vicdanına dönüşür orada.
Eğitimin en büyük ihaneti, çocuğa cevap ezberletip soru sorma yeteneğini köreltmesidir. Oysa eğitilmiş insan, çok cevap bilen değil, doğru yerde doğru soruyu kurabilen insandır. Bilgi deposu olmakla düşünmek aynı şey değildir. Bir hafıza makinesi de binlerce cevabı saklayabilir; fakat hangi cevabın hangi soruyu gizlediğini anlayamaz. Soru, bilgiyi hareket ettirir, birbirine çarptırır, çelişkileri açığa çıkarır. Öğretmen, çocuğun sorusundan rahatsız oluyorsa bilgisinden değil, otoritesinden emindir. Çünkü hakikate güvenen kişi sorudan korkmaz; yalnızca ezberine güvenen kişi sınıfta sessizlik ister.
Soru, ayrıca insanın haysiyetidir. Haysiyet, önüne konulan her şeyi kabul etmemekle başlar. Sana kim olduğunu söylüyorlar; sor. Neye inanacağını söylüyorlar; sor. Kimi seveceğini, kimden nefret edeceğini, hangi bayrağın altında susacağını, hangi sloganla öleceğini söylüyorlar; yine sor. İnsan, kendisine biçilen rolü sorgulamadığı anda hayatının öznesi olmaktan çıkar, başkasının senaryosunda figürana dönüşür. Soru, senaryoyu elinden alıp yırtmanın ilk hareketidir. Bazen tek kelimelik bir “niçin?”, yıllarca süren itaati çatlatır.
Elbette soru sormanın bedeli vardır. Soruyu seven bir düzen henüz icat edilmemiştir. Ailede nankör, okulda ukalâ, iş yerinde uyumsuz, siyasette hain, dinde sapkın, akademide yetersiz ilân edilebilirsin. Çünkü sorunun ilk etkisi cevap bulmak değil, düzenin sinir uçlarına dokunmaktır. İnsan bazen cevabı yıllarca alamaz; fakat sorunun kendisi bile suskunluk duvarında bir gedik açar. Her soru hemen zafer getirmez. Bazı sorular sahibini yalnızlaştırır, süründürür, işsiz bırakır, itibarsızlaştırır. Yine de soru kaybolmaz. Bir ağız susturulur, başka bir ağızda yeniden doğar. Mukavemeti buradan gelir: Bedeni yenilebilir, fakat anlamı ele geçirilemez.
Soru sormak kavga çıkarmak değildir; kavganın nedenini görünür kılmaktır. Soru sormak saygısızlık değildir; sahte saygının altında saklanan tahakkümü açığa çıkarmaktır. Soru sormak her şeyi inkâr etmek de değildir; neyin inanılmaya değer olduğunu ayırt etmektir. Kuşku, aklın sürekli ikametgâhı olursa insanı felç edebilir; fakat soru, kuşkuyu yönlendirir, ona hedef ve ahlâk kazandırır. Her şeye şüpheyle bakmak kolaydır; doğru şeyi, doğru kişiye, doğru zamanda, doğru bedeli göze alarak sormak zordur. Soru, zekânın değil, karakterin de imtihanıdır.
İnsanlık, büyük cevaplardan çok büyük sorular sayesinde ilerledi. Ateşi, yıldızı, hastalığı, adaleti, özgürlüğü, ölümü ve Tanrı’yı anlamaya çalışan her medeniyet, önce soru sordu. Cevaplar değişti; sorular yolculuğa devam etti. Bu yüzden insanın elindeki en dayanıklı silah, çelikten değil hayretten yapılmıştır. Susturulabilir, fakat çürütülemez. Yasaklanabilir, fakat yok edilemez. Geciktirilebilir, fakat bütünüyle durdurulamaz.
Soru sormayan insan, kendisine verilen hayatı yaşar. Soru soran insan ise hayatın kime ait olduğunu araştırır. İşte bütün iktidarların asıl korkusu budur: Bir insanın, yalnızca cevabı değil, hayatının mülkiyetini de talep etmesi.
—Soru sormak, insanın tutukluk yapmayacak mukavim tek silahıdır.