ŞİİR KALIR
İmdat Demir
içimin yokuşlarında tırmandığım hasretsin, taşın dili ısınır
bir günde zirveye indim, akşam sabaha sızar usul
inadınla kurduğum cümleler, çizgili yolda cehennem tabelası
üstü çizilmiş heceler, kırık şamdan gibi yanar içimde
ben sönüyorum, yangın zirvesinden buz tutar kelimem
kutuplarda çözülüyorum, yarım bakışın sabahında sayıklarım
ay ile ağaç iki sevgili, göğe yazarsın beni sessiz
bir tren geçer içimden, vagonları eski defter kokar
her sayfada bir kırık mühür, tarihin suskun eli durur
bir padişah gölgesiyle yürürüm, cebimde paslı rüzgâr
sokak lambaları eğilir, gece omuzlarımı yoklar uzun
bir çocuk dilimde taş taşır, aklımın kıyısına dizer
benim şehrim içerden büyür, dışardan erir sabırla
senin adın, boğaza asılmış ince bir köprü olur
kâğıt üstünde kanatlanan harfler, göğü çizerek kırılır
bir cümle kurarım; ucu suskun, gövdesi çığlık olur
içimdeki kuyu konuşur, sesi taşın alnına yazılır
bazen bir atlı geçer rüyamdan, nalı yıldızla sürtüşür
bazen iç monoloğum daralır, bir iğne deliğine sığar
kendi yüzüme bakarım, aynada yabancı bir iklim durur
gözlerim, iki serseri nehir, sana doğru yırtar haritayı
ve ben her defa, başka bir harfin içinde kaybolurum
pastoral bir öğle düşer, otların omzu yeşil dua
çayırda bir serçe, hayatı bir iğne gibi deler
uzakta bir değirmen döner, zamanı unutur kanatlarıyla
senin yokluğun, tarlaya düşmüş gölgesiz bir bulut olur
ben yürürüm, toprağın nabzı avucumda atar gizli
bir çoban ıslığı gibi uzar içimdeki karanlık
iki ağaç arasında asılı kalır, yarım kalmış gülüşün
bir defterin kenarında, kirpi dikenleri gibi notlar
her notta bir kaçış, her kaçışta bir dönüş yarası
zaman bazen göğsümde çatlar, camdan bir takvim olur
günler dizilir; her biri, suskun bir asker kadar yorgun
bir an gelir, varlık bir masal; yokluk bir ayna olur
ben aynaya eğilirim, içimdeki yüz geriye çekilir
sen uzakta bir merdiven, basamakları sisle örülü
çizgili bir yol var, üzerinde cehennem yazısı titrer
yolun kenarında durur, terk edilmiş kahkahalar paslı
ben yürürken ayaklarım, kendi gölgemi bile taşır
gözlerimden bir kar yağar, yazın ortasında bile üşür
senin inadın, bir taşın kalbi; vurdukça ses verir
benim inadım, bir suyun dili; sustukça çoğalır
ikisi çarpışır, içimde bir ülke kurulur sessiz
ve o ülkenin bayrağı, yırtık bir bulut olur
tarihin içinden geçerim, arkamda işaret fişekleri
bir şairin mezarıyla konuşurum, toprağı mürekkep kokar
bir filozofun gömleği rüzgâr, soruları göğe asar
ben soruya sarılırım, cevaplarım düşer taşra otlarına
cevap dediğin, bazen bir kırıntı; bazen koca bir boşluk
sen boşluğa adını yazarsın, ben harfleri toplarım avuç
avucumda harfler yanar, külü gözlerime kaçırırım
buz tutmuş bir zirve var, yangından kalma bir merdiven
tırmanırım; her basamak, kendi içime dönen bir kıvrım
orada nefesim donar, sesim camdan bir kuş olur
cam kuşun kanadı çizilir, göğe düşer ince bir çizgi
o çizgiden sızar gece, sızar gündüz, sızar hatıra
ben hatıraya dokunurum, parmağımda tuzlu bir hıçkırık
sen uzakta, kutuplarda çözülen bir ışık gibi kaçarsın
bir şamdan hecesi yanar, üstü çizilmiş cümlenin kıyısında
harfler ağlar; ama gözyaşı değil, ince kum dökülür
kumdan bir saat kurarım, içine kalbimi koyarım ters
zaman akarken tersine, ben ileriye düşerim şaşkın
ileri dediğin, bazen gerinin maskesi; bazen rüya
rüyanın kıyısında beklerim, ayaklarım suya değmez
sen suya değersin, göğe yazarsın beni kimsesizlikle
ben iki gözüm serserim, adını sırtımda taşırım
şehirler içimde döner, her sokak bir başka susuş
bir kahvehanede oturur keder, bardakta çay değil gölge
masaya eğilirim, cümlelerim çarpılır kendi kendine
bir adam konuşur içimde, sesi benim sesime benzemez
o adam belki bendim, belki senden arta kalan bir yüz
yüz dediğin, bazen mektup; bazen mühürsüz bir veda
ben vedayı açmam, cebimde büyür paslı anahtar
kapılar açılmadan da insan, odalardan taşar bazen
bir gece olur, akşam sabaha akar ince bir sızı
sabah olur, akşam içime geri döner; ters rüzgâr
ben günleri ters giyerim, yakası içime batar
senin yokluğun, bir yakut gibi; ışığı acıtır
bir taşın içine saklarım seni, taş konuşur durur
taşın konuşması, benim susmam; benim susmam, senin adın
adın bir mermerde çoğalır, her harf bir çatlak olur
çatlaklardan sızar deniz, denizden çıkar rüzgârın kemiği
ay ile ağaç yine sevgili, geceyi paylaşır gizli
ay, ağacın saçlarına dokunur; yapraklar ürperir ince
ben yaprakların arasından geçerim, bir gölgeye sığınırım
gölge bir çocuk gibi büyür, sonra bir ihtiyar olur
ihtiyar olur, sesi tarihten gelir; yüzü geleceğe bakar
ben o yüze bakınca, kendimi bir masal sanırım
masalın içinde bir bıçak, bıçağın içinde bir gül
gülün içinde sen, dikenin içinde benim dilim
varoluşçu bir kırılma: dünyanın çivisi gevşer birden
bir sandalyeye oturur boşluk, bacakları titrer uzun
ben oturmam, çünkü içim yürüyüş; içim yolculuk
yolculuk dediğin, bazen dönmek; bazen daha çok kaybolmak
kayboldukça bulurum, buldukça kaybolurum; çelişkiyle beslenir
senin gülüşün, bu çelişkinin alnında bir çizgi
ben çizgiyi okurum, çizgi beni okur; karşılıklı sürgün
ve sürgün bir ülkedir, pasaport yerine rüya verir
rüyanın kıyısından gelir bir at; yelesi dumanlı
atın gözünde ben varım, ama ben kendimi tanımam
tanımak dediğin, bir harf kadar küçük; bir dağ kadar büyük
dağ içimde büyür, zirvesi yangın; eteği buz
ikisini aynı anda taşırım, omuzlarımda iki iklim
sen bana bakarsın uzaktan, gözlerin bir liman gibi
ben limana yaklaşırım, fakat deniz çekilir; iskele kalır
iskelede bir kuş, adını gagasında taşır sabırla
bir kuş dili kurarım, heceleri tüyden, sesi tenden
o dille sana seslenmem; sana sessizlik gönderirim
sessizlik kargoyla gelir, mühürsüz bir zarf gibi
zarfı açarsın, içinden gece çıkar; ben de çıkarım
gece benim yüzümde yürür, gözlerimde siyah bir merdiven
merdivenin basamaklarında, yarım kalmış bakışın asılı
ben bakışa dokunurum, bakış benden ürker; kaçmaz
kaçmak yerine dönüşür, bir yıldız tozuna karışır
yıldız tozu sürerim alnıma, bir savaş boyası gibi
epik bir genişlik: sanki ordular geçer içimden
ama orduların atı yok, kılıcı yok; sadece susuş
susmuş bir ordu yürür; ayak izleri suya düşer
su izleri taşır, taş izleri göğe; gök izleri yokluğa
ben yokluğu bir bayrak gibi kaldırırım; rüzgâr bile utanır
sen utanmazsın; çünkü sen rüzgârın kendisisin belki
belki de ben, rüzgârı yanlış adlandıran bir yalnızlık
bir yalnızlık, iki gözüm serserim; omuzumda gece taşır
geceyi taşırken gündüzün ipini koparır; düşer
düşen ipten bir salıncak kurarım, çocukluğum oturur
çocukluğum sallanır; her salınımda adın biraz daha büyür
büyüdükçe ağırlaşır, ağırlaştıkça incelir; garip
incelen şey bazen keskindir; keskin şey bazen merhamet
ben merhameti taşta ararım, taşta bulurum; acır
acı dediğin, bir bilgelik değil; bir iz bırakma biçimi
izler birikir; cebimde taşlar, dilimde ateş, gözümde buz
bu üçlüyle yürürüm, içimin yokuşlarında tırmanırım
her adım bir aforizma: “yol, kalbin çizdiği haritadır.”
harita yanar; kıyıları kül, merkezinde senin susuşun
susüşün bir ülke kurar, ülkede ben sürgün bir kral
kral dediğin, tahtsız; tacı kırık; alnı rüzgâr
ben rüzgârı giyinirim, ama rüzgâr bana dar gelir
dar gelen her şey, sonunda bir şiire dönüşür gizli
şiir dediğin, bir yaradır; kabuğu müzikle tutulur
ben müziği duyarım, ama notalar göç eder içimden
göç eden notaların ardında, kuşlar değil heceler kalır
heceler bir şamdan gibi yanar, ben sönmem; donarım
donduğum yerde akşam, sabaha doğru ince ince yürür
sen akşamın omzunda durursun, sabahın yüzüne bakarsın
ben arada kalırım; aranın adı: hasretin yokuşu
yokuşun tepesinde ay ile ağaç yine sevgili
sen göğe yazarsın beni, ben yere yazamam seni
yer beni taşır; gök seni taşır; ikimiz farklı rüzgâr
ama rüzgârların kavgası, aynı bulutta barışır bazen
bulutun içindeki su, benim içimdeki söz olur
söz olur, fakat bitmez; biteviye zirveye iner
zirveye inerken yorulmam; çünkü yorulmak da bir kapı
kapı açılmaz; kapı kapanmaz; kapı sadece bekler
beklerken ben değişirim; sen değişmezsin; gizem büyür
gizem dediğin, bir perde; perdeyi rüya aralar
rüya aralanınca, tarihin içinden bir ışık sızar
o ışık senin yüzün değil; senin yüzüne benzeyen bir çağ
çağ, içimde konuşur; dili kırık; hecesi yanık
ben o kırık heceyi alırım, kalbimin yanına koyarım
kalbimin yanında bir pusula, iğnesi hep sana döner
döndükçe dünya döner; dünya döndükçe ben küçülürüm
küçülürüm; ama hasret büyür; yokuş uzar, şiir kalır