BOĞAZ ÇEKİLDİĞİNDE EŞİĞİN KADINI
İmdat Demir
Bindokuyuzdoksanaltı yılının kışıydı; İstanbul, kendi sesini kısmış bir şehir gibiydi. Sis, yalnızca havayı değil, zamanı da koyulaştırıyordu. Üsküdar İskelesi’nde beklerken Boğaz’a baktım; su yerindeydi ama ben çekilmiş hissettim. Sanki deniz, görünmeyen bir buyruğa uymuş, geri adım atmıştı. Kıyıdaki taşlar, yosunlu merdivenler, paslı halkalar; hepsi bir gün ortaya çıkacak eşyalar gibi bekliyordu. Paşabahçe vapuru yanaştığında metalin çarpması, bir tabut kapağının kapanışı kadar kesindi. Arka üst güverteye çıktım. Rüzgâr, kömür tozu ve tuz kokusunu karıştırıp yüzüme çarptı. İstanbul o yıllarda böyle kokardı; yarım kalmış modernlik, yoksulluk, acele ve duman.
Dizlerimde Orhan Pamuk’un Kara Kitap‘ı vardı. “Boğaz’ın sularının çekildiği vakit” bölümünü geçmiş, ilerlemiştim; ama metin, okurun yakasını bırakmazdı. Okumasan da seninle gelirdi. İstanbul’un aslında hep suları çekilmiş bir şehir olduğunu düşünüyordum. Üstünde yaşanan her şey, altta kalmış bir yığının üstüne kuruluydu. Beton, kemiklerin üstüne dökülmüştü; hafıza, denizin dibinde kalmıştı. Kent, kendini hatırlamak istemiyordu; hatırlamak, sorumluluk demekti.
Kısa bir Samsun yaktım. Sigara, keyiften çok bir refleks, bedenin hafızasıydı. Dumanı izlerken fark etmedim; izmarit parmaklarımdan kurtulup suya düştü. O an içimde bir şey koptu. Çünkü ben, hayatım boyunca sigara izmaritini denize atan biri olmamıştım. Kendime böyle bir ahlâk atfetmiştim. Ama o an, irade askıya alınmıştı. Bir dalgınlık, bir boşluk; belki de alışkanlıkların ahlâktan hızlı olması.
Tam o anda bir ses yükseldi. Ne tam öfkeliydi ne de yumuşak. Yarı irkiltici, yarı büyüleyici. “O kitabı da denize at.” Ses, bir tepki değil, bir eşikti. Başımı kaldırdım. Karşımda duran kadın, suya bakmıyordu; suyun altına bakıyordu. Gözleri, yüzeyle derinlik arasındaki çizgiyi görüyordu. Üzerinde zaman yoktu; yaşı yoktu; ismi yoktu. Bir mekâna ait değildi. Sanki vapurun değil, eşiğin yolcusuydu.
Tereddüt etmedim. Kitabı elime aldım. Bir an havada tuttum. O an, Boğaz çekildi. Deniz, zihnimde geri adım attı; altta kalanlar belirdi. Sonra Kara Kitap suya düştü. Kitabın kapanış sesi, içimde bir mezarın toprağı gibi yankılandı. Kadın sustu. Sessizlik, dersin kendisiydi.
“Niye attın?” dedi sonra. Sesinde suçlama yoktu; merak da yoktu. Sanki cevabı biliyordu. “Sen söyledin,” dedim. Gülümsedi. O gülüş, bir fablın ilk cümlesiydi. “Ben söylemedim,” dedi. “Ben kapıyı gösterdim.” Eşik buydu işte: Söylenenle yapılan arasındaki boşluk. İrade ile refleks arasındaki karanlık.
Konuşmaya başladık. Çevre yıkımını anlattı; susuzluğu, kirli havayı, insanların duyarsızlığını. 1996’da İstanbul hâlâ susuzdu; tankerler, yoksul mahallelerin kaderiydi. Hava kirliliği, boğazı yakardı. Ama kimse bunu politik bir mesele olarak görmezdi. Kadın, bunları masal diliyle örüyordu. “Bir gün,” dedi, “deniz gerçekten çekilecek. O zaman herkes, neyi attığını görecek.” Antropolojiyle konuşuyor, şiirle susuyordu. Bilgi onda sert değil, sivriydi; keser ama kanatmaz, iz bırakırdı.
Vapur ilerledi. Kıyılar, yoksulluğun ve betonun birbirine yaslandığı bir sahne dekoru gibi aktı. Gecekondular, cam kulelerin gölgesinde kaldı; taşra, kentin içinde taşra olarak yeniden üretildi. Kent–taşra gerilimi, bir fay hattı gibi görünmezdi ama her an sarsardı. Kadın, bu fayın üstünde duruyordu. Ne bu taraftaydı ne öbüründe. Eşik bekçisiydi.
Düdük çaldı. Hikâye bitmiş gibiydi. İndik. Ne isim sorduk ne adres. Kimlikler, vapurun arka güvertesinde kaldı. İçerik konuştuk; derinlik konuştuk. Ayrılırken “Allah’a ısmarladık” dedi. Sanki bir cenazeden çıkıyorduk. O anda anladım; eşik varlıklar, vedayı bilmezdi. Onlar yalnızca bırakırdı.
Ertesi gün Ortaköy’e gittim. Kumpir aldım. Cami avlusunun taşları, yoksulluğun ve turizmin arasında sıkışmıştı. Oturdum. O da oradaydı. Sanki vapurdan değil, bir rüyadan çıkıp gelmişti. Yanına gittim; müsaade istedim. “Otur,” dedi. Sesinde davet değil, izin vardı. Saatlerce konuştuk. Edebiyat, İstanbul, çevre, insan… İsim yine sorulmadı. İçimde bir el, soruyu geri itiyordu. Sormak, eşiği kapatmak gibiydi.
Antropoloji okuduğunu söyledi. Ama bunu bir meslek beyanı gibi değil, bir bakış açısı olarak sundu. İnsan topluluklarının masallarla kendini ayakta tuttuğunu anlattı. “Fablolar,” dedi, “bilimin utangaç hâlidir.” Bu cümle, içimde bir taş gibi yerine oturdu. Masal, gerçeğin prova sahasıydı. Kent de bir masaldı; ama kötü anlatılmıştı.
İstanbul’u yaralı bir hayvan gibi tarif etti. “Yarasını gizleyen,” dedi, “ama kokusunu saklayamayan.” Çevre felaketi, yalnızca doğanın değil, belleğin de yıkımıydı. Kitaplar denize atılıyordu; izmaritler, hikâyeler, cesetler… Boğaz’ın dibinde bir arşiv oluşuyordu. Kadın, bu arşivin bekçisiydi sanki. Sormadan biliyor, söylemeden öğretiyordu.
Akşam ayrıldık. Yine “Allah’a ısmarladık.” Yine cenaze soğuğu. Eve döndüğümde, içimde bir karmaşa vardı. Kimdi bu kadın? Neden ismini sormuyordum? Neden sormamak, doğru geliyordu? O gece rüya gördüm. Bir yüzey vardı; yarısı karanlık, yarısı ışık. Arasında keskin bir çizgi. Çizgi, nehir değildi; kapıydı. Kapının eşiğinde o duruyordu. İçeri çağırmıyor, dışarı itmiyordu. Sadece bekliyordu.
Üçüncü gün yine buluştuk. Bu kez antropolojiyle şiiri uzun uzun konuştuk. Şiirin, insanın kendini kaybetmeden başkasına bakma yolu olduğunu söyledi. “Şiir,” dedi, “adı olmayanın evidir.” O an, neden ismini sormadığımı anladım. Ad, bir mülktü. O, mülk değildi. Zaman aktı. Ayrıldık. Eve döndüm. İçimde, eşiği geçememenin sızısı vardı.
Sonraki gün Ortaköy’e indim. Yoktu. Bir eksilme oldu. Sanki ben eksilmiştim. Günlerce gittim. Gelmedi. İstanbul, duyarsızlığını yüzüme vurdu. Beton, denizi bastırdı. Çevre yıkımı, yalnızca doğayı değil, karşılaşmaları da yok ediyordu. İnsanlar, birbirini kaçırıyordu. Otuz üç gün geçti. Otuz üç, masalların sayısıdır. O gün, hiç beklemediğim bir anda oradaydı.
Ama içimde sevinç yoktu. Soğuk bir sakinlik vardı. Cenaze günü gibi. Oturduk. Bu kez derinlik yoktu. Havadan sudan konuştuk. Sanki eşik, bir süreliğine kapanmıştı. Ayrıldık. Eve döndüğümde suçluluk patladı. “Nasıl sormadın?” dedim kendime. “Nasıl iz bırakmadın?” Kendimi yargıladım. O günden sonra onu bir daha görmedim.
Aylar geçti. İstanbul değişti. Beton çoğaldı. Deniz, daha da kirlendi. Kitaplar, raflarda değil, vitrinlerde durdu. Ben bazen Boğaz’a baktım; sular çekilmiş gibi hissettim. Altta kalanları düşündüm. Denize atılan kitabı. İzmariti. Kadını. Eşiği.
Şimdi düşünüyorum. Belki de o kadın, denize atılan kitabın kendisiydi. Belleğin dibinden çıkan bir figür. İstanbul’un suları çekildiğinde görünen bir iskelet. Beni sınadı. Bir ders verdi. Ama tamamlamadı. Çünkü eşik varlıklar, dersi bitirmez. Onlar, insanı eksik bırakır.
Masallar böyledir. Sonu açık kalır. Kent susar. Deniz kitapları saklar. Ben hâlâ o vapurun arka güvertesindeyim. Duman dağılıyor. Suçluluk kalıyor. Ve bir cenaze soğuğu.